Gezi sürecinden feminizm adına benim çıkardığım ders bizim bu anaarter “beyaz feminizm”den ayrık, kendi gruplarımızın dertlerini daha iyi anlatabilecek “otantik” kadın hareketlerine muhtaç olduğumuz.

1

MEYDAN

YAZI

Gezi’nin Başörtülü Kadınlarla İmtihanı veya Türkiye’de “Beyaz Feminizm”e bir Bakış

Gezi sürecinin henüz ilk günlerinde başörtülülere karşı çeşitli tacizlerin ve saldırıların olduğu haberleri yayılmaya başlayınca, üzülerek ifade etmeliyim ki hiç şaşırmadım. Gerçek şu ki çoğu Müslüman başörtülü kadın ömründe en azından bir kez, sıklıkla birçok kez, çeşitli tacizlere ve saldırılara maruz kalmakta ve bunların bir kısmı kadınlığı ile ilgiliyken büyük bir başka kısmı da görünebilir Müslümanlığı ve bu iki kimliğin kesişiminden doğan çeşitli siyasî, sosyal, ekonomik, ve kültürel yargılarla ilgili. Bunu elbette bir istatistikî veri olarak sunmuyorum; bu örtülü Müslüman bir kadın olarak kendi deneyimim ve çevremdeki bu kimliğe sahip nice kadının tanıklıkları ve deneyimlerinden doğan bir durum tespiti. Bırakın Türkiye’de günlük karşılaşılan tacizleri ve saldırıları, bizzat, Türkiye’den sekiz bin küsûr kilometre ötede, Kanada’da dahi yine “Türklerden” başörtülü bir Türkiyeli olduğum için çeşitli saldırılara mâruz kalmış birisiyim.

 

Zaten onlarca yıldır varolan bir ayrımcılık ve son birkaç yılda değişen sosyoekonomik dinamikle birlikte artan bir kutuplaşmanın üzerine, Gezi süreci belirli kesimlerin kaygılarının bir patlaması ve sosyal kutuplaşmanın ayyuka çıkmasını beraberinde getirdi. Bunun sonucu olarak bu tarz taciz ve saldırıların artması ne yazık ki kimseyi şaşırtmaz. Bunun tahmin edilebilir olması elbette kötülüğünden ve yanlışlığından hiçbir şey kaybettirmiyor. Fakat açıkçası beni asıl şaşırtan bu üzücü gelişmelere Türkiye’deki anaarter feminist hareket içerisinde yer alan birçok tanıdığım ve takip ettiğim kişilerin tavırları oldu. Son birkaç yılda Türkiye’deki feminist hareketin “devlet feminizmi” kökeninden sıyrılıp, daha çoğulcu, daha çok-katmanlı bir harekete dönüştüğü ümidini taşımaktaydım; bu ümidim Gezi süreciyle beraber tamamen yok oldu. Yetmedi, feminizmin en sorunlu kollarının argümanlarıyla birlikte, eski reflekslere dayanan çok çeşitli ataerkil argümanın da feminist ağızlardan çıktığına şahit olduk. Ne yazık ki çoğu kadın hakları savunucusu ve genel olarak Gezi sürecine katılan birçok tanıdığım ve takip ettiğim kişi de bu argümanları hiçbir sorgulamaya tabi tutmadan kabul etti.

 

Bu süreçte Türkiye’deki feminist hareketin karşılaştığı sorunlar ve sınavlar üzerine kapsamlı bir şey yazmak istesek en azından bir kitap yazmamız gerekir; bu sebeple bunun yerine hem doğrudan beni de ilgilendirdiği ve deneyimimle alâkalı olduğu için hakkında daha rahat konuşabileceğim, hem de tartışması daha kolay olacak spesifik bir örnek ile başlamak istedim.

 

İşte bu yüzden, bu yazıda Gezi sürecinde ortaya çıkan başörtülü kadınlara yönelik taciz ve saldırı iddialarına ve bildirilerine karşı yine çoğu feminist hareketten çıkan çeşitli argümanları (safsataları) ele alarak söküme uğratmaya çalışacağım. Son olarak da feminist hareketin geleceğine dair birkaç şahsî kanımı paylaşacağım.

 

Fakat öncelikle yararlı olduğunu düşündüğüm bir kavramı açıklamak isterim: “intersectionality” veya “kesişimsellik”. Terimi feminizm (siyah feminizm) bağlamında ortaya atan hukuk teorisyeni Kimberlé Crenshaw, terimi “siyah kadınların… deneyimlerini şekillendirirken, ırk ve cinsiyetin birbiriyle etkileşime girdiği türlü yollar”i diye tarif ediyor. Terim kısa bir süre içerisinde, özellikle de farklı birçok adaletsizlik ve ayrımcılığa maruz kalan gruplarda, yaygınlık kazanmıştır. Bugün daha genelleyici şekilde tanımlarsak, “intersectionality” veya Türkçe bir karşılığı olarak “kesişimsellik”, çeşitli ayrımcılık ve sömürü sistemleri ve süreçlerinin kesişimlerinin irdelenmesi ve göz önünde bulundurulmasıdır diyebiliriz. Terimin tazeliğine rağmen arkasında çok ciddî büyüklükte bir yazın var; bu yazını etraflıca açıklamam elbette mümkün değil fakat basit bir şekilde niçin bu terimin ve yaklaşımın mühim olduğunu açıklayayım: hiçbir belirli adaletsizlik veya ayrımcılık veya sömürü diğerlerinden bağımsız bir şekilde işlemiyor. Irkçılık ataerkillikten, ataerkillik sınıfçılıktan vs. bağımsız değil. Bugün Türkiye’de Kürt bir kadın hem Kürt kimliği hem de kadın kimliği ile baskı görebiliyor ve bu baskıların birbiriyle girift bir ilişkisi var; vakumda, ful izolasyonda var olmuyorlar – vakumda, ful izolasyonda var olmuyoruz. İşte bu sebeple “kesişimsellik” çok önemli bir kavram: herkesin çok çeşitli mağduriyetleri ve çok çeşitli imtiyazları olabilir. Bu mağduriyetler ve imtiyazlar arasındaki karmaşık ilişkileri anlayabilmek için, bunların ilişkileri ve etkileşimlerini kavramamız gerekiyor.

 

Gezi sürecinin başlarında başörtülü kadınlara yönelik ilk taciz haberleri gelmeye başladığında bazı feministlerce öne sürülen bir argümanı ben ancak daha sonraları öğrenebildim. Bu argüman şöyle: “Başörtülü kadınlar değil – ‘kadınlar’ tacize uğruyor. Bu kadınlar başörtülü oldukları için değil, kadın oldukları için saldırıya uğruyor.”

 

Başta bu argüman kulağa mantıklı gelebilir, kuşkusuz bu kadınların tacize uğramasında “kadın” olmalarının payı var. Fakat üzerinde durup biraz düşündüğünüzde ister istemez şu soruyu soruyorsunuz: “bu kadınlar sadece ‘kadın’ mı? Kadınlıkları ile dindar kimliklerinin hiç mi kesişimi yok?” Başörtünün, hangi sebeple örtülürse örtülsün, örtünen kadına İslamî vurgulu bir “görünebilirlik” kattığı aşikâr. Nitekim bu kadınlar sadece “kadın” olarak var olmuyorlar, hem kadın hem örtülü dindar birer Müslüman olarak varlar – kimliklerinin bu iki yönü birbirinden tamamen ayrık değil. Aynı şekilde bu kadınlar yıllar boyunca Türkiye’de hem kadın oldukları için hem de dindar Müslüman oldukları için çok çeşitli ayrımcılıklara maruz kalmaktalar. Bu ayrımcılıkların önemli bir kısmı sık sık kesişir de nitelikte; örneğin başörtüsü yasakları ile başörtülü kadınların eğitim ve çalışma haklarının kısıtlanması gibi. En başta bahsettiğim “kesişimsellik” terimi bu argümanın aslında ne denli sorunlu olduğunu anlamakta çok işe yarayan bir terim ve yaklaşım: bu argüman, bu kadınların başörtülü / dindar-Müslüman kimliklerini yok sayıyor ve “kadın” kimliklerini de sanki bu diğer kimliklerinden bağımsız, izole yaşayan bir şeymiş gibi ele alıyor. Daha da öteye giderek bu kadınların gördüğü mağduriyetlerin, kimliklerinin çok çeşitli yönleri ve gördükleri çok çeşitli ayrımcılıklardan olabileceğini reddederek tek ve belirli bir mağduriyete indirgiyor. Bu elbette işin teorik yönü; pratik yönüne göz atarsak bu taciz bildirimlerinin çoğu zaten doğrudan bu kadınların “başörtülü” veya “dindar-Müslüman” kimliklerinin de hedef alındığını aşikâr kılacak detaylar içeriyor. Örneğin medyada da en çok ses getiren bildirimlerden birinde saldırganların “Tayyip’in …” “Ne geldiyse bu ülkenin başına bunların başörtüsü üzerinden geldi vurun şuna” “Kutsal başörtüymüş, görün bakalım kutsalı size neler yapacağız” gibi ifadelerde bulunduğu belirtiliyor.ii Bu ifadelerin kendisi, olayın teorik yönü bir yana, pratikte saldırının kadının hem “kadın” kimliği (cinsiyetçi küfürlerin olması), hem de “başörtülü” / “dindar-Müslüman” kimliğine karşı olduğunun ve ikisinin giriftliğinin işâreti. Bunu hiçe sayarak saldırının sadece “kadın” olmalarından ileri geldiğini savunmak, bu kadınların “başörtülü” / “dindar-Müslüman” kimlikleri yüzünden yaşadıkları ayrımcılık ve sömürüyü gözardı etmek olur ki bu da kapsayıcı değil dışlayıcı bir feminizme yol açar. Bu tarz bir feminizm de bu kadınların mağduriyetlerine bir çözüm olamayacağı gibi bu kadınlara hiçbir şekilde hitap da edemez. Nitekim, nüansın belirginleşmesi adına diyebiliriz ki, ABD’de beyaz bir feministin siyahî kadınların yaşadıkları taciz ve saldırıları “siyahlıklarıyla hiç alâkası yok, sadece kadın olmalarından tüm saldırılar” diye tarif etmesi, siyahî kadınların yaşadığı ırkçılığı ve bu ırkçılığın ataerkillik ve kadın düşmanlığı ile zaman içerisinde girdiği girift ilişkileri gözardı etmek olur. Böylece de aslında ilgili ırkçılığın devamına yardımcı olmuş olur. Aynı şekilde Türkiye’de kadınların “başörtülü”, “dindar-Müslüman” kimliklerinden ötürü yaşadıkları ayrımcılığı reddetmek de ülkedeki Müslüman-düşmanlığının, veya mesela “Kürt” kimliklerinden ötürü yaşadıkları ayrımcılığı reddetmek de ırkçılığın devam etmesine katkı sağlar.

 

İkinci bir duyduğum argüman ise şu şekildeydi: “Başbakanın konuşmaları provoke edici. İnsanlar provoke oldukları için başörtülü kadınlara saldırıyorlar, asıl suçlu Başbakan.” Kuşkusuz Başbakan’ın süreç boyunca retoriği oldukça problemliydi, yer yer ciddî anlamda saldırgandı da. Bununla birlikte Başbakan’ın retoriğinde doğrudan bu kadınları hedef tahtasına oturtmaya yönelik bir şey olmadığı gibi, eninde sonunda ilgili suçu işleyen Başbakan veya onun sözleri değil aklı yerinde yetişkinler. Bugün anaarter medya kadına karşı şiddet imgeleri ile dolu, buna karşı elbette sesimizi yükseltmeliyiz fakat pratikte belirli bir kadına karşı belirli bir şiddet eyleminin sorumlusu “genel olarak medya” diyebilir miyiz? Bu, oldukça kaypak bir suçluyu aklama girişimi değil de nedir? Ortada henüz işlendiği söylenen suç iddiaları mevcûtken, suçluyu suçlamaktansa, siyâsî bir figürün retoriğinin fütûrsuzluğu ve sorunlarına suçun yıkılması ne kadar adaletlidir?

 

Daha da ileri gitmek istiyorum: provokasyon nedir? Neye göre karar veriyoruz provokasyona? Kadına karşı uygulanan şiddetin “provokasyon” bazlı olduğu fikrini kim hangi kanıtlar ile ortaya atıyor? Feminist hareketin canla başla karşı çıktığı argümanlardan birisi de erkeklerin çeşitli sebeplerle provoke olarak (örneğin kültür, toplum, kadın bedenine dair yaklaşımlar vs) kadınlara saldırdığı ve bu yüzden de asıl suçlunun bu saldırganların kendisi değil de daha soyut bu kurumlar ve öğeler olduğu değil mi? Taciz ve tecavüze karşı bu “provokasyon” argümanına sürekli karşı çıkarken, bir ande ilgili taciz başörtülülere karşı olunca, “provokasyon” iddiaları gerçeklik mi kazandı? Ne yazık ki bu argüman başlı başına feminizm açısından çok büyük bir siyasî ikiyüzlülüğü de içermektedir ve kanımca ahlâken ve hukûken çirkindir.

 

En çok duyduğum ve irdelenmesi gerekilen üçüncü bir argümansa şuydu: “Gezi’de başörtülü bazı kimseler vardı ve tacize hiç uğramadılar. Bu yüzden bu taciz haberleri yalandır.” Bu argüman bazı başörtülü kadınların bireysel yaptığı “Ben Gezi’deydim ve tacize uğramadım. Taciz haberleri yalan.” çıkışlarıyla en aşırı noktasına ulaştı. Bu tarz söylemler Gezi eylemlerine katılan binlerce insan tarafından, feministler dahil, şişirilerek sosyal medyada büyük bir ölçüde paylaşıldı. Bu argümanın neden ve nasıl sorunlu olduğu aslında cümleleri birkaç kere okuyunca öyle aşikâr ki hiçbir özel söküme ihtiyaç duymuyor: Gezi sürecinde Taksim’de protestolara katılmış bazı başörtülü kadınların tacize uğramamış olması, onlarca farklı kentteki sayısız gösteride ve bu gösterilerle ilişkili olarak hiçbir başörtülü kadının tacize uğramadığı anlamına gelmez. Hecelemek gerekirse, ben X kentinde Y günü hiçbir taciz yaşamamışsam, çıkıp “X kentinde Y günü ben hiç taciz yaşamadım. Yani X kentinde Y günü hiçbir taciz yaşanmamıştır” diyemem, desem insanlar benim aklî dengemden şüphe eder sanırım. İşte bu argümanı benim için en ilgi çekici kılan ve belki de asıl irdelenmesi gerekilen kısmı da bu: safsata olduğu bu kadar bariz bir argüman nasıl olup da bu kadar büyük destek ve ilgi gördü? Nasıl oldu da Taksim’de bulunan bazı başörtülü kadınların şiddet ve tacize maruz kalmaması, hiçbir başörtülü kadının şiddet ve tacize uğramadığı kanısına vardırdı? Öyle ki, taciz iddialarında bulunan başörtülü kadınlara doğrudan “yalancı” muamelesi yapıldı? Şunu da unutmayalım, bu argümanın ta kendisi bu iddialarda bulunan kadınlara dolaylı olarak “yalancı” demektedir.

 

Gezi sürecinde duyduğumuz yukarıdaki argümanlar ve benzeri birçok safsata ile benim için ortaya çıkan şu oldu: Türkiye’de sosyal medya dahil anaarter medya ve sosyal oluşumlarda hakim olan feminizm bir tür “beyaz feminizm”. Bu feminizm kapsayıcı değil: “öteki” gördüğü grupları (Türkiye’de bu dindar örtülü kadınlar, lgtbq bireyler, farklı etnik gruplardan bireyler vs olabilir) ya dışlıyor ya da bunlardan birer “örnek”/”token” alarak sahte bir kapsayıcılık kılıfına bürünüyor. Kapsayıcılık sorununun da ötesinde hiyerarşik bir yaklaşıma sahip olduğu ve toplumda çok belirli bir sosyokültürel ve sosyoekonomik kesimin temsilcisi olduğu, bu kesimin imtiyazlarını asla sorgulamadığı da bir gerçek. Ben şahsen bu kesime, “beyaz Türkler” demeyi tercih ediyorum ve geleneksel Kemalist vurgudan da bağımsız kullanıyorum bu terimi. Bunlar orta-sınıf veya üstü, eğitimli, sosyokültürel hiyerarşide “kültürlü” sayılan, illâ ki etnik olarak Türk olmasa da sosyal planda “Türk” sayılan veya kendisini “Türk” olarak tanımlayan, seküler veya laik, siyasî olarak kendisini daha çok sol veya liberal kategorilerde tarif eden insanlar. Bu bağlamda “beyaz feminizm” dediğim de Türkiye’de bu kesimin öncülüğünü yaptığı feminist hareket; doğal olarak öncelikleri ve diğer gruplarla etkileşimi kendi sosyal, kültürel, sınıfsal, siyasî parametreleri ve imtiyazlarının ötesine geçemiyor.

 

İşte bu sebeple Gezi sürecinden feminizm adına benim çıkardığım ders bizim bu anaarter “beyaz feminizm”den ayrık, kendi gruplarımızın dertlerini daha iyi anlatabilecek “otantik” kadın hareketlerine muhtaç olduğumuz. Nasıl ABD’de “beyaz feminizm” (orada elbette ‘ırk’ vurgusuyla ortaya çıkmıştı bu ‘beyaz’lık ama sınıfsal vs yönleri de mevcuttu) karşısında “siyah feminizm” ortaya çıkmış ve ülkedeki kadın hakları sorunlarının yanı sıra kadınlara ve kadın haklarına çok yönlü bakmanın gerekliliğini de ortaya koymuşsa, Türkiye’de de “beyaz feminizm”e karşı kadın hareketlerine ihtiyaç var. Haklarımızı bize bahşetme otoritesini kendisinde gören ve bizimle ancak hiyerarşik şekilde örgütlenecek, “asimetrik” dayanışmalar ve dolayısıyla dayanışmadan ziyâde yeni tahakkümler getirecek bir yapının içerisinde olmak yerine, kendi örgütlenmelerimizle alternatifler yaratmak ve Türkiye’deki kadın hareketlerini böylece zenginleştirmek, çeşitlendirmek, yepyeni ve hakîkî dayanışmalar kurabilmek bizim elimizde. Ancak böyle böyle Türkiye’deki anaarter kadın hareketi de değişime ve dönüşüme uğrayacak, daha doğrusu değişim ve dönüşüme uğraması gerektiğinin farkına varacaktır.

 

Siyasette başörtüsünün “her ne hikmettense” aniden hem “sağ”lı hem “sol”lu değer kazanmaya başladığı şu günlerde… her iki kesimin de kadınıyla erkeğiyle başörtülü kadınları “kurtarmaya” soyunduğu şu günlerde… Oryantalist ekolün yerli ürünlerinin “Beyaz Kurtarıcılığı”na ihtiyacımız olmadığını ikrâr etmenin özellikle mühim olduğunu düşünüyorum. Sağolun ama biz kendimizi kurtarırız.

 

——–

 

iCrenshaw, Kimberle. “Mapping the margins: Intersectionality, identity politics, and violence against women of color.” Stanford law review (1991): 1241-1299.

ii“O Kadın Konuştu: Vururken ‘Görün Bakalım Kutsalı’ Diyorlardı!” Radikal. N.p., 13 June 2013. Web. 22 July 2013.

 

Bu yazı ilk olarak hkubra.org sitesinde yayınlanmıştır.

– Görsel: Gertrude Abercrombie

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

KÜLTÜR

Yİslambol’da Aşk, Evlilik ve Birliktelik
İslambol’da Aşk, Evlilik ve Birliktelik

Dindar kesimdeki çağdaş birliktelik tartışmaları üzerine dindar ve feminist bir eleştiri ve dindar kesime bir çağrı...

  • Deniz

    biri bana lütfen şunu açıklasın: başını örtüp tesettüre giren arkadaşlarımız kendilerini “cinsel obje” olarak tanımlamış olmuyorlar mı? saç telini gizleyerek erkek inananları günahtan koruyan bir feminist oksimoron değil midir?

    • Deniz Kaynak

      biri bana şunu açıklasın, diye başlayan laflar bana çok ilginç geliyor. neden sizinkinden farklı diye birilerinin hayat tercihleriyle ilgili size açıklama yapmak zorunda olması gerektiğini düşünüyorsunuz tam olarak? üstelik de sorduğunuz, bilmemekten kaynaklanan bir merak bile değil. tam tersi başörtüsü takan birinden daha iyi bildiğinizi de iddia ediyorsunuz anladığım kadarıyla neden başörtüsü taktığını, hangi noktalarda çeliki yaşadığını vs.

    • lys

      çok şık. tesettürün çok çeşitli tasavvufi dayanakları mevcut, biri bana açıklasın demek yerine çok kısa bir araştırma -ve biraz daha az önyargılı yaklaşım- ile öğrenilebilir.
      sorunuza da şöyle bir soru ile karşılık verilse: sütyen takan / makyaj yapan / saçını boyayan / silikon taktıran / mini etek – topuklu ayakkabı giyen kadın kendini cinsel obje olarak tanımlamış olmuyor mu? ne diyeceğiz o zaman, “kadınlığına bu kadar vurgu yaparken erkeklerle eşit haklar istemek bir feminist oksimorondur” mu diyeceğiz?
      tesettürdeki kadın sadece “saç telini gizleyerek erkek inananları günahtan koruyor” ise süslenen kadın da sadece erkekleri baştan çıkarmak için mi süsleniyor?
      kadınlığına herhangi bir şekilde gönderme yapan bir davranış içerisine giren kadın kendisini cinsel obje olarak mı tanımlamaktadır? veya bu tür davranışların tümü erkekler uğruna mı yapılmaktadır?

      öne sürdüğünüz fikir (başörtüsü->cinsel obje/erkekler için = başörtüsü antifeministtir) maalesef pek de üzerine düşünülmüş bir önerme değil. bu kadar tessettürlü kadının hiçbirisinin bunu düşünmemiş, bu konuda kafa yormamış olduğunu varsaymak birazcık kötüniyetli bir önyargı değil midir? bütün tesettürlü kadınlar gerizekalı ve bunu düşünemediler, fakat siz beş dakikalık fikir fırtınası sonucu tesettürün kalbindeki vahim çelişkiye ulaştınız, tebrik ederim.

  • hebele

    kimse olmadi veya basbakan kiskirtti o yuzden yaptik demedi, carpitmayin. kabatas gibi bir yerde saldiri olacak, basbakan ve ismet berkan kayit var diyecek , vali yok diyecek, ve bir turlu ortaya saldirisi cikmayacak, hersey cok tutarsiz denildi. her soylenene inanmak zorunda degil insanlar, kanit istemeleri cok normal.

    • Çağla Özbek

      Hebele soylediginiz sey “Kimse olmadi demedi” noktasinda kirilip cokuyor malesef, keske baska insanlarin adina konusmasaydiniz. Sahsen benim Facebook timeline’im olayin ne kadar buyuk bir yalan, fantazi olduguyla ilgili post’larla dolup tasti.

      • hebele

        ofiste aceleyle yazinca oyle oluyor, soylemeye calistigim suydu, ben de olaydan bir hafta sonra olmadi diyenler arasina katildim. soylenenler,yapilanlar celiskiliydi cunku. durup dururken kimse olmadi demedi. zaman gecti tutarsizliklar iyice goze batti.celiskilerin sorgulanmasindan rahatsiz olunmasini da ilginc buluyorum.

        • Çağla Özbek

          Benim icin sorun “Celiskiler var demek ki olmadi” demek. Konuyu sicak tutarak sorular sormaya devam etmek, hatirlatmak ayri, kanit ortaya cikmadi diye olmadigina ikna olup hemen halinin altina itmek ayri gibi geliyor. “Dava nerede, kanit nerede” demek ayri, “Dava nerede, demek ki olmadi” demek de apayri. Bir de “Kanit nerede” diye sorarken biraz daha vicdan ariyor insan, sanki dogruysa hepimizin adina leke gelecekmis gibi bir telas hissi degil. Bu taciz gerceklestiyse bir grup insan kaybetmedi, resmen insanlik kaybetti. Gerceklesmediyse de bu gene bir grup insana mal edilebilecek bir sey degil. Beni muthis rahatsiz eden celiskilerin sorgulanmasi degil, bu taciz olayinin bir Hababam sinifi birlik beraberlik hissi yaratmasiydi, hala oyle. Yani su ya da bu nedenle, ustelik de kanitsiz, oldu ya da olmadi yargisini yapan herkese -nerden icap ettiyse- olaya mudahil olmus gibi bakiyorum ben. Savundugu seyin temizliginden emin olan biri neden onu bir kenara firlatip aceleci ve supheli bir yargiya sarilir anlayamiyorum, cok garip geliyor.

          • hebele

            1)”Benim icin sorun “Celiskiler var demek ki olmadi” demek.” Ben Occam’in usturasini kullaniyorum bu kadar celiski olunca, birileri yalan soyluyor diyorum.

            2)”Konuyu sicak tutarak sorular sormaya devam etmek, hatirlatmak ayri, kanit ortaya cikmadi diye olmadigina ikna olup hemen halinin altina itmek ayri gibi geliyor.” Basbakan kendisi tarih verdi su tarihte goruntuleri yayinlayacagiz diye, deadline olarak kabul ettik, goruntu gelmeyince biz de gelmeyecegine inandik cunku yeni bir deadline da gelmedi. Ne kadar bekleseydik?

            3)”Dava nerede, kanit nerede” demek ayri, “Dava nerede, demek ki olmadi” demek de apayri.” Kimsenin konuyu ittigi, unutturmaya calistigi yok. Aksine magdur oldugunu soyleyen taraf unutulmasini ister gibi. CHP meclise bu saldiri iddiasinin arastirilmasi icin basvuru yapti diye biliyorum. Taksim Dayanismasi da takipci oldu-yanlissa duzeltin- ve israrla ortaya birsey cikmiyor, celiskiler artiyor. Ne yapilsin daha?

            4)Telas hissi, vicdan, insanlik kaybetti falan cevap vermeye gerek yok bence. Soyledigim seyler bana cok net geliyor. Illa birilerine vicdan dersi vermek istiyorsaniz yanlis tarafa bakiyorsunuz bence.

            5)Birlik hissinin bu Kabatas iddiasiyla ilgisi oldugunu dusunmuyorum. Sagolsun basbakanimiz ve kolluk kuvvetleri her gun birlik hissini artiracak seyler yapiyor. Hababam siniflik, gulunecek, eglenecek seyler olmuyor. Olenler var, sakat kalanlar var hala komada olanlar var, bunlar olurken egemenin konu saptirmasina alet olmak islenen cinayetlere mudahil olmak gibi geliyor.Bana da bunlar vicdansizlik geliyor.

            6)Aceleci oldugumu dusunmuyorum ama evet supheci yaklasiyorum icinde insan ve rant olan konularda. Bence dogru da yapiyorum.

          • lys

            neden kanıt nerede diye sormalı veya sorulması anlaşılabilir, ben o kısmı da henüz çözebilmiş değilim. bu tek bir olaydır, detayları olaya tanıklık edenler bilebilir ancak. bizim bu biricik olayda “evet, olmuştur” / “yok böyle birşey. olmamıştır” / “olmuştur da o kadar değil” v.b. yargılara varma ihtiyacımız nereden kaynaklanıyor?
            benim pamuk gibi, insan sevgisi ile dolu annemin bile tesettürlü bir kadın gördüğünde tüyleri tedirginlikten diken diken oluyor, nefret ve korku o derece kanına işlemiş ve doğallaşmış. hal böyle iken tesettürlü kadınların havada, karada ve suda, kadın olmalarının yanında tesettürlü oldukları için özellikle diğer kadınlar tarafından hakaret ve tacize varan baskı ve dışlamalara maruz kaldıklarını inkar edemeyeceğimize göre bu tek olay hakkında kendimizi avukat, savcı ve hakim ilan edip bir karara varma aşkı, başbakanınki ayarında abesle iştigal gibi geliyor bana.
            kudurtmaya çalıştığımız bir taban kitlemiz yoksa bu tip tacizin var olduğunu kabul etmek ve tek tek olayları didikleyerek değil, aksine, kadınların ezildiği ve tacize uğradığı çoğu durumda olduğu gibi genel eğilimler çerçevesinde değerlendirmek lazım sanki.

  • seyyare asli

    Yaziyi buyuk bir ilgiyle okudum ve yazarin “kesisimsellik” konusunda yaptigi bir cok saptamaya ve ihtiyaca katiliyorum. Fakat Gezi direnisi sirasinda dindar olan ve olmayan kadinlarin biraraya gelerek Gezi direnisi esnasindaki taciz vakalarina karsi tam da bu kesisimsellik mevzusu uzerinden duzenledikleri yuruyusun ve olusturulan ortak sozun yok sayilmasi, bahsinin bile gecmemesi cok uzucu. Yazar “beyaz feminizmi” elestireyim derken, baska feminist deneyim ve birliktelikleri yokmus gibi gostererek, sessizlestiriyor, onlara buyuk haksizlik ediyor ve boylece elestirdigi dislayicilik mevhumuna kendisi de katkida bulunuyor.

    • Oşu Bubu

      seyyare asli, ben de yazıyı büyük bir ilgi ve kalp burukluğuyla okudum. dediğiniz gibi benim sesim yokmuş, bizim oluşturmaya çalıştığımız dayanışma yokmuş gibi hissettim. ancak buradaki eleştiri anaarter feminizmle ilgili ve bu yazıda şikayeti edilen feminizmin etrafındaki diğer sesler hala alernatif kanatta kalıyor maalesef. yani yine demode feminist söylemler ön plana çıkıyor. bunda medyanın da çok payı var elbette. Bence yazıya alternatif seslerin var olduğunun eklenmesi, örneklendirilmesi çok yapıcı ve hepimizin hakkını teslim eden bir şey olurdu. Böylece şu an hala alternatif gibi kalan seslerin anaakım olması için yapılması gerekenler tartışılabilir, somutlaştırılabilirdi; farklı feminist yaklaşımlar ve emekler de görmezden geliniyor gibi hissettirmezdi…

  • Alice

    Merhaba merak ediyorum nasil bu kadar sig kalmayi basarabiliyorsunuz? birinin X bolgesinde ezilen biri var Y bolgesinde de ben varim o zaman X ile ben ayniyim ben de eziliyorum turu bir serzenisine tek destek noktasi “ya of ya zenci kadinlara da beyaz kadinlar eziyet yapti sonucta” “canada da ben de bi iki turkten garip tepkiler aldim dusunun artik bu kadar da olmaz” ya da “hayatin tek anlami rakidir raki askin gozyasidir” minvalinde argumanlar olabilir mi? Neyse ki hayat bundan az biraz daha karmasik ve o yardimlarini istemediginiz BEYAZ? feministler normalde bulunduklari yerden “dir-dur” ile biten cumleler kurmadan once biraz daha dusunmeye egilimliler. Onlarin bu yargilamadan dusunmeye egilimliligi de size ve sizin gibilere yuzyillardir kendinize mal edebileceginiz kaynak fikirleri sagliyor. Zaten yeterince yardim aldiniz o feministlerden, minnettar olmalisiniz.

  • sebnemk

    Yazarın eline sağlık, tek ve evrensel bir kadınlık deneyimi üzerinden siyaset yapan ve diğer kadınlık deneyimlerini yok sayan/ötekileştiren beyaz feminist pozisyona ve ikiyüzlülüklerine dair önemli bir tartışma açıyor. Yalnız seyyare aslı’nın yukarıdaki eleştirisine katılıyorum. Yazar eleştirdiği ‘beyaz feminist’ pozisyon haricindeki diğer feminist pozisyonları görmezden geliyor sanki. Örneğin, Sosyalist Feminist Kolektif net bir şekilde gezi sürecinde başörtülü kadınlara yönelik şiddete karşı olduğunu belirtti: http://www.sosyalistfeministkolektif.org/component/content/article/2-haberler/534-basortulu-kadinlara-yonelik-siddet-ve-direniste-kadin-temsili
    Ayrıca, Kadına Şiddete Karşı Müslümanlar İnisiyatifi ve feministler tacize karşı ortak eylem yaptılar: https://www.youtube.com/watch?v=hZR-4q9YXxc Feminist Yaklaşımlar Dergisi son sayısında gezi sürecinde başörtülü kadınlara tacizin yanı sıra daha gizil ötekileştirme mekanizmalarının da devreye girdiğini gündeme getiren bir söyleşi yayınladı: http://www.feministyaklasimlar.org/ozet/?postid=1860

    Bunları atlamak, Elif Çakır’ın yaptığı gibi tüm feministleri itham altında bırakmak olur ki yazarın niyetinin bu olmadığını görebiliyorum. Bu arada hazır lafı gelmişken Hüda Kaya’nın hem muhafazakar medyanın ve iktidarın taciz konusundaki ikiyüzlülüklerini eleştiren hem de tüm feministlerin itham altında bırakılamayacağını vurgulayan nüanslı bir yazısı var: http://hurbakis.net/content/elif-cakirin-itham-ettigi-kadinlar-ve-otekiler

    Hkubra’nın yazısındaki şu tespit bence çok değerli: “Gezi sürecinden feminizm adına benim çıkardığım ders bizim bu anaarter “beyaz feminizm”den ayrık, kendi gruplarımızın dertlerini daha iyi anlatabilecek “otantik” kadın hareketlerine muhtaç olduğumuz.” Çok katılıyorum ama şükür ki zaten böyle hareketler/gruplar mevcut. Örneğin 90’lardan beri Kürt Kadın Hareketi var. Kürt Kadın Hareketi kadar kitlesel ve geniş kadın kesimlerini içine dahil edebilmiş olmasalar da örneğin başörtülü kadınların örgütledikleri Kadına Şiddete Karşı Müslümanlar İnisiyatifi, Başkent Kadın Platformu gibi yapılar var. Bunları yok saymak yerine daha çok görünür kılmalıyız ki feminist politika alanında ‘beyaz feminizm’in üstünlüğüne izin vermeyelim, azalarak yok olmasına destek olalım.

    • Çağla Özbek

      Sebnemk Huda Kaya’nin yazisi cok guzelmis, paylastiginiz icin tesekkurler.

    • Oşu Bubu

      sebnemk, demin seyyare asli’ya cevap yazdım sizin yorumunuzu görmeden. benim hissiyatımı da benden daha güzel ve ayrıntılı şekide anlatmışsınız :) çok teşekkürler.

  • denzi

    Yazarın ve yorum yapan arkadaşların eline sağlık. Tr’de feminizmin içeriden güçlü bir şekilde eleştirilmeye/sarsılmaya ihtiyacı var ve bunun örneği olan yazılar-paneller-forumlar vb çok değerli. Yazıya da bu sebeple heyecanla başlamıştım. Tek tip bir kadınlığı tarif eden feminist politikaları eleştirirken herhalde tr’de tek ve bütün halde bir feminizm olduğunu da var saymamak gerekir. Bu varsayım, yazıda çürütülen argümanların Gezi’deki feministlerin kolektif sözü olmadığını gözden kaçırmak olur. Aynı şekilde, tr’de feminist politika benim için de çoğu zaman en rahat nefes aldığım yer olmasa da, tr’deki feminist örgütlerin büyük çoğunluğunun ‘beyaz feminizm’ noktasında olmadığını, az çok farklı politik mücadelelerle temas halinde olduğunu ve öğrenmeye-karşılaşmaya-deneyim paylaşmaya açık olduğunu düşünüyorum. Sevgiler.

  • 386 dx

    Yazarımızın hem bu kadar uzun yazıp hem de her şeyi bu kadar havada bırakması üzücü olmuş. Ne zaman somuta bağlayacak diye page down page down geçtim, bütün yazı boyunca bir tek şu kısmı görebildim: Örneğin medyada da en çok ses getiren bildirimlerden birinde saldırganların “Tayyip’in …” “Ne geldiyse bu ülkenin başına bunların başörtüsü üzerinden geldi vurun şuna” “Kutsal başörtüymüş, görün bakalım kutsalı size neler yapacağız” gibi ifadelerde bulunduğu belirtiliyor.

    Penguen medyasında çıkmış bu saçmasapan (ve afedersiniz ama yalan olduğu 200 metreden sırıtan) bir iddia dışında yazıdaki tezlerin dayandığı tek bir kanıt, örnek, vaka, hiçbir şey yok. Yazıdaki tüm değerlendirmelerin de bu kadar çürük ve cılız bir somuta dayanması bunca sayfalık emeği tek başına yalan etmiş.

    Radikal feministlerimiz istedikleri kadar aksini iddia etsin, ispatla mükellef olan daima iddia sahibidir. Öznenin kadın, konunun taciz veya havanın parçalı bulutlu olması bunu değiştirmez. “Taciz olmamış diyenler olmadığını nereden biliyorlar ki? Nasıl bunu bu kadar rahatça iddia ediyorlar?” diye argüman olmaz. Buyrunuz okuyunuz: http://en.wikipedia.org/wiki/Null_hypothesis

  • hebele

    lys neden kanıt nerede diye sormalı veya sorulması anlaşılabilir, ben o kısmı da henüz çözebilmiş değilim. bu tek bir olaydır, detayları olaya tanıklık edenler bilebilir ancak. bizim bu biricik olayda “evet, olmuştur” / “yok böyle birşey. olmamıştır” / “olmuştur da o kadar değil” v.b. yargılara varma ihtiyacımız nereden kaynaklanıyor? diye sormus.

    gezicilerin surekli bununla itham edilmesi ve hareketin bununla altinin bosaltilmaya calisilmasi, oradaki basortululeri bu gibi soylemlerle gezi’den sogutma cabasi olabilir mi? mesela ben buraya durup dururken kabatas saldirisiyla ilgili celiskiler var, kanit isterim mi yazdim yoksa yukarida uzun uzun gezicileri kabatasla itham eden bir yazi var diye mi yazdim?

    basortululere annenizin ve baska kadinlarin tepkisi varsa, bu gibi ne idigu belirsiz ithamlar ve bunlari sorgulayanlari bastirmaya calismak basortulu kadinlara sadece zarar veriyor. siz nasil annem boyle yapiyor demek ki beyaz turkler basortululere baski yapiyor diye tume gidiyorsaniz, bazi insanlar da kabatas yalan demek ki bunun gibi tum iddialar yalan diye tume varabilir.

    • Deniz Kaynak

      hebele, bundan bir sene kadar önceydi. ev arkadaşımın kardeşi şehir dışına taşınıyor diye akşam beyoğlu’nda bir konsere gidecektik, ben son dakikada ateşim çıktığı için gitmemeye karar verdim. sabah kalktığımda ev arkadaşım hala evde yoktu. meraklandım, aramak üzereyken anahtarın sesini duydum. içeri üstü başı perişan, t-shirtünde kan izleri, yüzü-gözü birbirine karışmış halde girdi. gece 12 civarında (yanlış hatırlamıyorsam cuma günü, yani baya kalabalıkken) beyoğlu’nun ortasında 50 yaş civarındaki teyzeleri, bir erkek arkadaşları ve iki de kız arkadaşıyla birlikte 6-7 kişilik bir grup olarak yürürken, adamın biri tarafından elle taciz edilmişti. şaşkınlıkla ‘ne yapıyorsun sen?’ diye sorduğu için adam ve yanındaki arkadaşı delirmiş, 6-7 kişilik koca bir grubu, ağza alınmayacak hakaretlerle birlikte yaklaşık yarım saat boyunca benim şu anda hayal bile edemeyeceğim şekilde dövmüş. teyzesinin burnu kırık, bir arkadaşlarının kafatasında çatlak olduğundan şüpheleniyorlardı. adam kaçmaya çalışırken arkasından yetişip kafasını kaldırıma vurmuş. bütün bu yarım saat içinde yanlarından geçen onlarca insandan bir tanesi bile yardım etmemiş, polise haber vermemiş, polis de o sokaktan geçmemiş. karakola gidiyorlar, sonucu tahmin etmekte zorlanmazsınız. ‘bir şey yapamayız hanımefendi…’. yalnızca karakolda oldukları süre boyunca bile arkadaşım üç tane benzer şikayet aldıklarına şahit olmuş. boğazından tutulup, havaya kaldırılarak dayak yiyen bir başka kadın için yine cevap aynı: ‘bir şey yapamayız hanımefendi…’. işin peşini bırakmamaya karar verdiler (ki herkes bu şartlarda aynı şeyi yapmıyor. Neden acaba?) mutlaka sokakta kamera vardır diye, kamera kayıtlarından adamın eşgaline ulaşmaya çalıştılar. belli ki kameraların hiçbiri çalışmıyormuş. tanıdık bulup, sokaktaki okullardan birinin kamerasına ulaşmaya çalıştık. yine bir şey çıkmadı. olay hepimize büyük bir güvensizlik ve haksızlık hissi miras bırakarak kapandı.

      etrafınıza biraz bakın, çevrenizdeki kadınlara sorun. dehşetine inanmakta zorlanacağınız, tutarsız bulacağınız, hiçbir kanıta ulaşamayacağınız halde, anlatanın yakınlığı, gözlerinizle gördükleriniz, etkilerine şahit olduklarınız nedeniyle gerçekleştiğine inanmak zorunda kalacağınız kaç tane hikaye var? az daha istanbul sınırlarından çıkalım, mesela doğu’ya doğru gidelim. inkar edilemez kanıtlar, köyler-şehirler dolusu insanların şahitliği, video görüntüleri, fotoğraflar olduğu halde izleri itinayla silinen, sesini duyuramayan kaç tane cinayet, katliam, tecavüz, işkence var? gezi’de zaten işe yaramayan ya da yarasa da bize karşı yarayan polis güçlerinin ortada olmadığı, kameraların insanlar olayın büyüklüğüne şahit olmasın diye kapatıldığı, basının susturulduğu ortamda nasıl bir kanıt istiyorsunuz siz bu tacizlere?? ne hakla zaten yaşadığı travma ve yaşadıklarına inandıramama stresi nedeniyle, detayları, kişileri, zamanları karıştırabilecekleri bilinen kadınların (bakın tek bir kadın demiyorum) üzerine bu şekilde gidebiliriz?

      bu tek bir olaydan tüme varmak diye köşeye atılabilecek bir şey değil. bir ilke kararıdır. sizi bilmem ama hergün bu haberlerden onlarcasını duyan, yaşayan, yıllarca bitmeyen davaları birebir takip eden kadın hareketinin bu ilkesi, şahsen benim hiçbir devlet kurumuna, medyaya vs. güvenemeyeceğim bu ülkede, beni dinleyeceğinden, sözüme güveneceğinden emin olmak istediğim tek yapı olmalarını sağlıyor. bu kadar güvendiğim bir ilkeyi ‘bazı kadınlara karşı’ esnetmenin ihtimali bile burun buruna yaşamak zorunda kaldığımız bir tehlikeyi daha da katlanılmaz hale getiriyor ve kabataş’taki tek bir kadını değil, hepimizi ilgilendiriyor. iddiaların gerçek olup olmadığıyla değil, bu ilkenin yerinde durup durmadığıyla ilgileniyorum o yüzden…

    • lys

      bkz. “başbakanınki ayarında abesle iştigal gibi geliyor bana.
      kudurtmaya çalıştığımız bir taban kitlemiz yoksa …”

      gezi eylemlerine destek veren / verebilecek / sempati duyabilecek tesettürlü kesimin kabataş olayından etkilenip bu eylemler ve ifade ettiği şeylerden soğuması mıdır endişeniz? bu insanların, eylemlerin karşısında olan ve kendi tabanını kudurtmaktan başka amacı olmayan başbakanın söylediklerine kapılıp gideceğini düşünüyorsanız biraz yanılıyorsunuz. dahası, bu olayı başbakan taraflı kaynaklardan duyup “vay anasını bak şu gezicilere, bunlar başörtülü dövüyoo” diyebilecek insan sizi hiiiç mi hiç dinlemez, aksine sizin “kanıt yok, yalan söylüyorlar, söyle mantıksız, böyle tutarsız” tipinde açıklamalar ve yorumlarınızı düşmanlığınızın tescili olarak görür. ki olayla ilgili gezi-destekçisi kesimden gelen bu garip bir şekilde duyarsız ve insafsız değerlendirmeler kutuplaşmayı arttırmaktan başka bir işe yaramadı. şöyle ki: başbakan istediği kadar “geziciler bacımın üstüne işedi” diye yırtınsın, eğer gezi-destekçileri bu dezonfarmosyon yığılmasından arap saçına dönmüş olayda bariz bir şekilde taraf olmasalardı gezi eylemlerine sempati duyabilecek, tesettürlü kadınlar verilen bu tip refleks tepkiler karşısında gezi karşıtı cepheye yanaşmak durumunda kalmazlardı.
      kanaatindeyim.
      alt boşaltma terimiyle ilgili biraz kafanız karışmış olabilir. “geziciler çevreci değil, bunların amacı darbe yapmak” söylemi bir alt-boşaltma stratejisidir, ama “türbanlı bacıma saldırdılar” söylemi alt-boşaltma değil kutuplaştırma stratejisinin parçasıdır. buna karşılık olarak dezenformasyonu ortadan kaldırmaya çalışmanız -elinizde neredeyse sıfır veri varken sadece muhakeme yeteneğiyle bunu başarmanızın çok zor olması bir yana- kutuplaşmayı engellemekte hiçbir işe yaramayacağı gibi, bu olaydaki şekilde taraf tutar konuma düşerseniz kutuplaşma ve düşmanlaşmayı yoğunlaştırır, ılımlı insanların uzaklaşmasına, farklı görüşteki insanların ise sizi dinlemez hale gelmesine yol açarsınız.
      “annem böyle yapıyor demekki herkez yapıyor” gibi bi anlamı nerden çıkardınız, onu bilemediğim gibi beyaz türk kalıbına nerden vardınız onu hiç bilemiyorum. bu sınıfa kimleri sokuyorsunuz bilmem ama alt seviye memurluktan emekli ve hayatının tamamını geçim derdi peşinde geçirmiş bir kadın da bu sınıfa giriyorsa işler biraz karışık demektir. annemin tesettürlü veya tesettürsüz kimseye kötü davrandığını görmedim, fazla yumuşak başlıdır. fakat tepki duyduğunu görmemem için kör olmam lazım. bu tepkiselliğin sebebi annemin karakteri değil milli müfredat kalıntıları ve iliğine kadar işlemiş irtica korkusudur. aynı tepkileri geniş bir kitle paylaşıyor, bunu iddia etmek tümevarım değil en iyi ihtimalle genelleme olarak değerlendirilebilir.
      önceki mesajda söylemeye çalıştığım kısaca şuydu: 1) tesettüre taciz vardır, bunu ‘ama’sız kabul edip sebeplerini araştırmak, ve kadın dayanışması çerçevesinde prensip olarak destek vermek gerekir.
      2) propaganda aracı olmuş bir olay üzerinden taraf olmak anlamsız olmaktan öte propagandaya alet olmaktır.
      3) tek bir olayın doğru veya yalan olması genel çerçevede (kadına taciz açısından) hiçbirşeyi değiştirmez.

      • lys

        dezonfarmosyon ne ola ki? mother of all typos

  • lilith

    yazıdaki “beyaz” “siyah” gibi benzetmeleri şaşkınlıkla okudum. yukarıdaki tanıma göre ben “beyaz” oluyorum. fakat alevi bir aileden geldiğim için yarıömrüm boyunca okul, iş gibi birçok çevrede kimliğimi saklamak konusunda uyarıldım. ramazan boyunca her gece davul sesleri ile uyanırdık ama ailemin inancının ibadetini tek bir kez bile görmedim, çünkü yasaktı. mahalleli bizim evimizde pişmiş yemeğe bile dokunmak istemezdi, çünkü biz abdestsiz pisliklerdik. bu ülkede ateist oluşumla gördüğüm baskıları saymaya gerek duymuyorum. ve tüm bunlarla ben beyaz oluyorum, müslümanlarsa siyah, öyle mi? ve bu ülkede yayılan bir müslüman düşmanlığı var öyle mi? evet bir öfke var, ama o öfke müslüman olana yönelik değil, yıllardır bu ülkede iktidar olana yönelik… bir batı ülkesi değil türkiye, sünni müslüman muhafazakarlaşma süreci akp ile de başlamadı. bu ülkede “beyaz” olmak o kadar kolay değil. beni beyaz diye tanımlamak, müslüman olmayan benim mağduriyetimi gizlemeye, iktidarın baskısını artırmasına hizmet eder ancak. ve bir müslüman kadının kendini “siyah” diye tanımlaması da, siyah kadınların yaşamış olduklarını küçümsemesidir bana kalırsa. başkentin göbeğinde ben başörtülü kadınlar tarafından bile tacize uğruyorum, ama bu yüzden kendimi “siyah” diye tanımlamıyorum. hayatımda “beyaz”lık nasıl bir şeydir bilmedim ki, nasıl beyaz feminist olabilirim? batıda değil, türkiye’de bir ateistin, bir müslüman olmayanın “beyaz” olması mümkün müdür? ancak insanın feminizmi batıdan öğrenmesi ile mümkün, türkiye’de müslüman olmayan kadınları “beyaz feminist” diye tanımlaması.
    yukarıdaki yazı tamamen “beyaz” feministlerin başörtülü kadınların gezi süreci boyunca maruz kaldığı tacizi görmezden geldiği kurgusu üzerine inşa edilmiş ve beyazlık ithamını da buradan alıyor. “peki ama müslüman kadınların polis tacizine uğrayan başörtüsüz direnişçi kadınlarla ne tip bir dayanışma eylemi oldu” diye sormak aklımıza gelmiyor hiçbirimizin, egemen olan sünni müslüman erkek olduğu halde çünkü kendimizi “beyaz” sandırılıyoruz.

    • Deniz Kaynak

      lilith, beyaz feminist tanımının ‘müslüman olmayan’ anlamında kullanıldığından şüpheliyim yazıda. bu bence literally beyaz olup olmamanla değil benimsediğin tavırla ilgili bir şey. yani gerçekten beyaz, ateist, alevi, heteroseksüel, hatta en belirgin özelliği olabilecek beyaz, orta-sınıf olmakla bile kendiliğinden üzerine yapışan bir şey değil, yazının da bahsettiği gibi kesişimsellikleri görmemek ve kadın deneyimlerinin çeşitliliğini hakim grubun varsayılan deneyimi ve değer yargılarına indirgemek, birileri adına konuşmak ‘tavrı’yla ilgili bir şey. dolayısıyla yalnızca sünni müslüman olmamanın kimseyi beyaz feminist yaptığını söyleyemezdim. ama zaman zaman benim de, bazı feministlerden de duyduğum ‘başörtülü olduğu için değil, kadın olduğu için tacize uğruyor’, ‘kürt kadınlarının yaşadığına devlet şiddeti demeyelim, erkek şiddeti diyelim’, gibi söylemler ve bu söylemler üzerinden bilinçli ya da bilinçsiz olarak kurulan kurtarıcılık, kadınlık üzerine çarpı iki-üç etkisi yapan diğer kimlikleri görmezden gelme, başka kadınların deneyimini onlardan iyi bildiğini iddia etme ya da mağduriyet yarıştırmacılık tavrına ‘beyaz feminizm’ derim. senin alevi bir kadın, kübra’nın müslüman bir kadın, bir diğerinin işçi, LGBT, seks işçisi, Kürt ya da yoksul bir kadın olarak yaşadığı, birinin bekar, birinin çocuklu bir kadın olarak yaşadığı adaletsizlik, haksızlık, mağduriyet (artık nasıl tanımlıyorsan) diğerini yalanlamıyor bence, tam tersi zaten zor olan kadınlık durumunun daha da zor hale geldiği durumların çeşitliliğini vurguluyor. bu kadar çeşitliliğe tek bir kadın hareketi içerisinde aynı dikkat ve itinayı göstermenin zor olduğunu, dolayısıyla yazıda ‘otantik’ feminist hareketler olarak adlandırılan örgütlülükler olmadan çözüme yaklaşamayacağımızı düşünüyorum. ama zaman zaman güçlerimizi birleştirmemiz gerektiğini de düşünüyorum. bunun için kelime anlamıyla beyaz olmaktan vazgeçemeyiz belki, tam olarak seçebileceğimiz bir şey değil çünkü, ama beyaz feministlik TAVRIndan vazgeçebiliriz.

  • lilith

    deniz mağduriyet yarıştırmıyor, ya da kimsenin yaşadığını görmezden gelmiyorum, son paragrafta zaten diyorum ki “yukarıdaki yazı tamamen “beyaz” feministlerin başörtülü kadınların gezi süreci boyunca maruz kaldığı tacizi görmezden geldiği kurgusu üzerine inşa edilmiş ve beyazlık ithamını da buradan alıyor.” yazıda da bahsedilen “başörtülü olduğu için değil kadın olduğu için tacize uğruyor” düşüncesinde de değilim. itirazım “beyaz” ve “siyah” kavramlarının kullanılışı üzerine; ama kimlik olarak olsun, ama tavır olarak olsun (büyük harfle yazılmasa da tavır sözcüğünü okuyabiliyorum)
    benim söylemek istediğim şu ki; hiçbir zaman egemen kültüre ait olmamışsan, tavrın da “beyaz” olamaz. müslümanlık, bu ülkede egemen kültürün bir parçası. yazıda ülkede yayılmakta olan bir müslüman düşmanlığından söz ediliyor. müslümanlığın egemen olduğu bir ülkede müslüman düşmanlığından değil iktidara düşmanlıktan bahsedebiliriz ancak. nasıl ki şu heteroseksist dünyada heterofobi diye bir kavramdan söz edemezsek; “sünni müslüman türk” kültürün egemen olduğu bir ülkede de “islamofobi”den bahsetmeyi doğru bulmuyorum. örnekle; türk kadının yaşadığını görmezden gelen ya da “mağduriyet yarıştırıcı tavra giren” kürt kadının tavırına “beyaz tavır” diyemeyiz. görmezden gelmek tek başına “beyaz tavır” değildir. ya da bir grup tarafından görmezden gelinmek de “siyah”lık değildir. ve zorlama bir şekilde “beyaz” “siyah” diye kategorizasyon yapılması da kesişimin önündeki en büyük engel bana kalırsa

  • sebnemk

    Lilith yazdıkların üzerine birkaç şey düşündüm:

    1- Bence iktidar üzerine düşünürken ne iktidar pozisyonunun ne de mağdur pozisyonunun sabit, değişmez olmadığını hatırlamalıyız. Yani ezen ve ezilen pozisyonları aslen zaman, mekan ve bağlama göre sürekli yeniden kurulan pozisyonlar değil mi? Ezen ya da ezilen olma halleri bir kere içine girilince üzerimize yapışan giysiler değil ki. Yani mesela başörtülü kadınları ötekileştiren ya da “8 mart yürüyüşünde translar yürümesin” diyen bir “beyaz feminist” gezi olayları esnasında gözaltına alınıp polisin tacizine maruz kalmış olabilir. Ya da Alevi bir aileden gelen ateist bir kadın Kürtlere karşı ırkçı söylemler üretebilir. (spekülasyon yapmıyorum etrafta bunların örnekleri olduğu için yazıyorum) Ya da zamanında başörtüsü yasağı yüzünden okula giremeyen Hilal Kaplan bugün karşımıza AKP iktidarının yılmaz savunucusu, organik aydını olarak çıkabiliyor. Ya da en azından Bahçelievler Belediye Başkanının gelini olmaktan dolayı siyasi, ekonomik vs pek çok ayrıcalığa sahip olduğunu tahmin ettiğimiz bir kadın başörtülü olduğu için tacize maruz kalabiliyor. Bu anlamda Sünni Müslümanlığın hegemonik olduğu bir ülkede pekala da islamofobi olabiliyor. Çünkü cumhuriyet tarihi boyunca eş zamanlı olarak bir yandan devlet tarafından Sünni türk ideolojinin aleni ya da gizil olarak pompalandığı bir yandan da Kemalist laiklik anlayışı çerçevesinde dindarların pek çok ayrımcılığa maruz kaldığı bir ülke burası. Özetle bir takım bağlamlarda “siyah” olmuş olmak başka bir bağlamda “beyaz” olunamayacağı ve vice versa anlamına gelmiyor bence.

    2- Hal böyleyken demokrat, özgürlükçü, eşitlikten yana bir tavır almak istiyorsak farklı bağlamlarda farklı şekillerde tekrar tekrar inşa edilen iktidar formlarının tümüne karşı uyanık olmamız gerekmez mi? En başta kendimize sürekli dönüp bakıp sorgulamamız gerekmez mi? (Ben şahsen zaman zaman kendime baktığımda bir takım ayrıcalıklarım nedeniyle bazı iktidar pozisyonlarına zıplamış olduğumu fark ediyorum, hemen silkinip kendime geliyorum.) Velhasıl, başörtülü bir kadın özellikle de başörtüsünden dolayı tacize maruz kalıyorsa bunu kınamak ve bunu görmezden gelen bazı feministlere bu ne perhiz bu ne lahana turşusu demek gerekmez mi? Ya da senin aynen sorduğun gibi “Müslüman kadınların polis tacizine uğrayan başörtüsüz direnişçi kadınlarla ne tip bir dayanışma eylemi oldu” diye de sormak gerekir. Ben de bu soruyu aynen sordum, ve karşıma Müslüman kadınların şu nefis bildirisi çıktı: http://www.baskentkadin.org/tr/?p=613 ya da yukarıdaki postumda da paylaştığım hüda kaya’nın yazısı çıktı: http://hurbakis.net/content/elif-cakirin-itham-ettigi-kadinlar-ve-otekiler

    3- Sünni türk çoğunluğun gücünü arkasına almış bir iktidarın faşizmiyle mücadele ederken kendimizi Müslüman/dindar kesimden muhaliflerle yan yana bulduğumuz pek çok an olacak. Mesela az önce verdiğim linklerdeki yazılar. Bu yan yana gelme anlarında birbirimize temas etmek, birbirimizin yaralarını görmek, o yaralardaki benzerlikleri ve farklılıkları fark etmek ve ittifak imkanları aramak çok mühim bence. Bu iktidarı o ittifaklar devirecek.

    • Deniz Kaynak

      benzer bir şey yazmak için siteye girmiştim ki şebnemk’nın yorumunu okudum, serin serin sular serpildi valla içime. daha bir şey demeyeyim. tamamen katılıyorum ben de.

  • Alice

    Tesekkurler 386dx, sevgili lilith bu argumansizliktan olen yazi bir yana size verilen cevapta yer alan bir detayi okumasi daha keyifliydi o da su “magduriyet yaristirmayin” cumlesi. Bu bakis acisina gore ortada hep tek bir magdur var o da fantastik kurgu teknigi ile zaten yazida uzun uzun temelsiz bicimde betimlenmis vaziyette. Yazi keyifli cunku bu yazinin sahibi ethnocentricizm/homeblindness denilen kavramin saglamsizligini turban uzerinden sirtina yuklemis. Agirligi altinda da ezilmis. Peki homeblindness nedir? Bogaz manzarali bir yalida oturdugunuzda bir sure sonra bogazi farketmezsiniz. Mesela kafanizda turban varsa da ezilen tum kadinlar birden turbanli olmaya baslar, exceldeki autofilter ozelligi gibi. Bu korluk maalesef oyle bir boyuta gelmis ki yazar kendi sig bakis acisini elestirmek yerine kendi turbaniyla yasadigi sorundan daha buyuk bir dunyaya bakan, kadin sorunlarini butunlestirici olarak ele alan feministlere kin duymaya baslamis. Yazida onlara yardimlarina ihtiyaci olmadigini soyluyor ve otantik feminist hareketlerine ihtiyac oldugundan bahsediyor. Neden otantik feminist hareketine ihtiyac var cunku onun sorunu aslinda oldugundan daha onemli ve buyuk; kahrolasi beyaz feministler ise o kadar cesit kadin sorunu varken ona yeterince duyarli davranamamislar ona “tamam artik tum dunya kadinlari her seyi birakip senin canada’daki yasadigin sorunlari optimal hale getirecegiz” diyememisler. Meshur “Tek bir kadinlik deneyimini esas alip elestiren” bu durumda zannediyorum ki “BEYAZ” feministler degil maalesef yazarin kendisi ve bu durum gercekten cok acikli gorunuyor. Yazida ve sonraki yorumlarda aslinda kendilerini kismen asagiladigini ve ona gore X turu problem yasayan kadinin sorununu oncelik olarak gormeyen feminist tipi olan “beyaz feminist”lere feminizm tarihinden birkac detayli ornek verebilecek olan var mi yoksa bu da uzak duramadigimiz beyazlar kategorisinden ismi bilinmeyen bir beyaz mi?

    • Çağla Özbek

      Alice neden inatla bu kadar ters tarafından ve kötü niyetli aldığınızı anlayamıyorum. Diğer yorumunuz da “onlara minnettar olmalısın, sus otur” biçiminde bitiyor. Benim yazıdan anladığım yazarın tam da “kadin sorunlarini butunlestirici olarak ele alamayan”, aynen “biz senin haklarını da savunuruz, senin konuşmana gerek yok” hissini veren feministlere duyduğu tepki. Bu tepkinin fazla sert ve diğer kapsayıcı davranışlara haksızlık etmiş olabileceğiyle ilgili de yukarda gayet yerinde ve katıldığım yorumlar var. Ya mesela çok gülünç bulduğunuz “tamam artik tum dunya kadinlari her seyi birakip senin canada’daki yasadigin sorunlari optimal hale getirecegiz” cümlesini mağdur olan bir kadına demeyeceksek feminizm tam olarak ne için var? Bu cümle “İşimiz gücümüz, daha önemli problemlerimiz var senin sokakta laf yemenle/mini eteğinle/kürtaj hakkınla uğraşamayız” demeye benziyor.

  • aksu

    Bütün bu beyaz feminizm/kesişimsellik hikayesinde beni en çok düşündüren şey, sosyolojiye politika muamelesi yapmanın giderek doğallaşması. Kimlik politikasının neden lazım olduğunu anlıyorum tabii ki ama politikanın kimlikten ibaret bir şeymiş muamelesi görmesini biraz ürkütücü buluyorum. Kimliklerin inşası hakkındaki bütün o tartışmalardan sonra üstelik! Fazlasıyla özensiz ve üstten konuşan bir yazı gibi göründü, “Tr”daki feminizm biraz daha özeni hakedermiş sanki. Değil mi?

    • Deniz Kaynak

      bu yorumu daha iyi anlamak için sanırım sizin bu konuyla ilgili yazdığınız şu makaleyi de okumak gerek: http://www.birikimdergisi.com/birikim/dergiyazi.aspx?did=1&dsid=167&dyid=2871&yazi=Feminizm:%20S%FDn%FDrlar%20ve%20%DDhlal%20%DDmkan%FD

       

      hatta hepsini okumaya üşenenler için benim çok etkilendiğim iki-üç paragrafını da alıntılayayım:

       

      ”Feministler, 1989’da “biz kadınlar…” dediklerinde, bütün kadınları kapsayacak genişlikte bir ortaklığı varsaymışlardı. Okumuş yazmış, iş güç sahibi kadınların da pekâlâ dayak yiyebildiklerini söylemek, bu ortaklığı vurgulamak anlamına geliyordu. Modernleşmenin ışığının kadınlara düşmediğini söylemek. Ama bunu açıkça söylemek, modernlik eleştirisini bir politik söz olarak kurmak yerine, cinsiyetin nasıl sınıfsal ya da başka farklılıkları “yatay kesen” bir kategori olduğunun kanıtı olarak kullandılar, böylece bence çok önemli bir kopuş imkânını atladılar. Bu kopuş, “kadın hareketi” denen belirsiz topluluk ile feminizmin farkını politik eylemlilik içinde ortaya koymayı da mümkün kılacaktı – oysa bu farkı adlı adınca ifade etmek bile pek çok durumda mümkün olmadı. Çünkü, ortaklığı politik değil, sosyolojik bir ortaklık olarak kurdular böylelikle: ezilmeden kaynaklanan bir ortaklık. İşte tam da bunu yaparak, bir yandan modernleşmeci gelenekten kopmaya çalışırken, diğer yandan bu gelenekle bağlarını pekiştirdiler. Evet, “biz kadınlar” demek, kadınların kendilerini bir özne olarak tanımlamak, önemli bir kopuştu. Artık kadınları kurtarmaktan değil, kadınların kurtuluşundan söz edilmekteydi çünkü. Ancak bu öznenin politika değil sosyoloji zemininde kuruluyor oluşu, bu kopuşun radikalliğini ve gücünü eksiltti. Bir ortaklık olarak Kadınlık eğer ezilmeden doğuyorsa, yani asıl olarak sosyolojik olarak tanımlanıp buradan kadın politikası üretiliyorsa, kurtuluşun kadınların kendileri ya da kurtarıcılar eliyle olması arasında çok büyük bir fark kalmaz – asıl fark, Kadınlık’ın politik bir ortaklık olarak tanımlanabilmesiyle sağlanır.”

       

      ”Kürtlük, lezbiyenlik, Müslümanlık… gibi farklılıklar, kadınlar arasında gerçek ve önemli farklara karşılık geliyor. Kimliğin insanın kendisini kurması için ne kadar önemli olduğunu biliyorum. Kaçabilmek için bile insanın bir eve ihtiyacı vardır; kimlik de biraz böyle bir şey olmalı: fırlatıldığı dünyada sığınacak bir ev. Bizi kuran, biçimlendiren bir yer. Sonradan kaçabilmek için. Mutluluğun kristalini yaratmak üzere.
      Bir yandan da, işte o “sonradan kaçabilmek için”i unutmak tam bir felaket oluyor; insan giderek daralıyor: önce bir ev, sonra evin bir bölümü, derken bir oda, odanın üzerindeki sedir, sedirin köşesindeki yastık… Biz bu evden neden kaçmak istiyorduk, nasıl ezildiğimizi göstermek için mi yoksa ezilmekten kurtuluş için mi?”

       

      ”(…) Bunu yaparken, “farklılıklara saygı” gibi bir politikanın ötesine geçip “herkes” meselesini yeniden gündeme getirmek mümkün olabilir mi, emin değilim. Ama hümanizmden beri bütün o yolu kat ettikten sonra dönüp bütün bu süreci geldiğimiz noktadan değerlendirmek son derece ufuk açıcı olurdu. Kemalist modernitenin vatandaşlık kimliğinin dayattığı “herkes”in nasıl kurulduğunu gördükten sonra, “peki bizim için farklı bir herkes olamaz mı” diye sormak. Zamanın ruhu, “herkes” deyince, şöyle bir şey anlamamıza neden oluyor: feministler artı sosyalistler artı işçiciler artı köylücüler artı lezbiyenler artı çevreciler artı Kürtler…. Sanki bütün bu kimlikler/konumlar içinden kaçamayacağımız evlermiş gibi. Yapabileceğimizin en fazlası, başkalarıyla işbirliği imiş gibi. Oysa herkes deyince sahiden “herkes”i kastediyor olamaz mıyız? Herkesin duyması için bir söz mümkün değil midir artık?”

  • aksu

    Mahcup oldum. Makale okumaya gerek olmadan kısaca biraz anlatmaya çalışayım derdimi o zaman:
    Birincisi, şu devasa beyaz/siyah kavramsallaştırmasının çok sıkıntılı olduğunu düşünüyorum. Ezme-ezilme ilişkisinin epeyce karmaşık olduğunu bilirken böyle bir hemzeminleştirmeden nasıl bir fayda bekleyebiliriz?
    İkincisi, tıpkı “Kadın”ın ne olduğunu açıklamanın gerektiği gibi (ki feminizm işte bunu yapar) “Siyah kadın”ın ya da “Müslüman kadın”ın ne olduğunu da söyleyebilmek gerekir, bunu ancak politik bir dolayımdan geçerek söyleyebilirsin (benim gençliğimde kendinde/kendi için çifti kullanılırdı bunu açıklamak için ama galiba şimdi pek kimse kullanmıyor). O dolayımdan geçtikten sonra kendine hala siyah ya da Müslüman ya da neyse onu söylüyorsan, tabii ki bunu açıklaman gerekir. Politik özneler, sosyolojik olanlardan farklı olarak, kendilerini açıklamakla yükümlüdürler.
    Üçüncüsü, şu kesişimsellik kavramsallaştırmasına neden bu kadar bayılındığını katiyen anlamıyorum. “Toplumsal cinsiyeti biz kuku anlamına kullanıyorduk, yine o anlamda kullanmaya devam edeceğiz ama işte, sınıftı etnisiteydi şuydu buydu onları da ihmal etmemek lazım, bunu anladık, o yüzden kukuyla onları kesiştireceğiz” gibi bir şey söylüyor, benim kulağıma öyle geliyor belki de! Toplumsal cinsiyet kavramsallaştırmasının kendisi zaten işin kukuyla başlayıp bitmediğini anlatmıyor muydu? Zaten bir “kesişimsellik” değil miydi? Nedir şimdi bu?
    Dördüncüsü, yazıdaki ayrı örgütlenme önerisinin politikaya güvensizliğin işareti olduğunu düşünüyorum. Yorumlarda Kürt kadın hareketi örneği veriliyor, zaten var siyahların ayrı örgütlenmesi diye ama bu başka bir şey, kendi tarihi ve bağlamı var ve “siyah”lık meselesi değil onlarınki. Ben feminizmin erkeklerle ilişkisini problematize etmemiz gerektiğini düşünüyorum, kadınlık ve erkeklik üzerine o koskoca kuir kapağını yedikten sonra! Kadınların beyazlar ve siyahlar olarak ayrı örgütlenmesinin önerilmesini ve bunun da bir özgürleşme olarak görülmesini anlamam pek kolay değil! (Hele ki siyah Müslümanlar gibi hayaller varsa, buna ancak tebessüm edebilirim; bir kaç yorumda da hatırlatıldığı gibi, “Tr”da şu anki hükümet, kendi kimliğini ve memleketin kimliğini İslam olarak kuruyor, biliyorsunuz).
    Ay korsan makale oldu. Şişmişim belli ki!

  • http://sonikpanik.blogspot.com/ SonikPanik

    burayı sessiz sessiz okurken aklımdan geçen, ne kadar zeki, renkli ve donanımlı kadınlar olduğunuz. öperim sizi yahu!

  • feyza

    Merhaba,
    Ben de Aksu gibi siyah-beyaz ayrımını son derece problemli buldum. Bu yazı anaakım feminizmden bahsediyor savunmasını da problemli buldum. O kesişimsellik denen şey neyse, son 7-8 yıldır onun içinden, ortasından, etrafından her türlü geçmiş ve tartışa tartışa bugünlere gelmiş bir feminist kadın olarak(bkz. görmüş geçirmiş feminist:)), bana bu yazıda varsayılan özne konumlarının neredeyse tamamı “boş konumlar” gibi geldi. Yazıyı okurken, kim bu siyahlar, kim bu beyazlar,kim bu anaarter feminizm, kızılderililer de nerede, bir vizon sürüsü yaklaşıyor! derken Western izler gibi hissetmeye başladım.
    Yazarın kendisine de belirttiğim gibi, başörtülü kadınlar tarafından yayıldığı iddia edilen “Gezi’deydim, taciz edilmedim, dolayısıyla taciz yoktur” sözünün (belki birkaç twit atılmıştır böyle), yaygın bir argüman olmasını da neye dayandırdığını anlamadım. Ben bunun yayıldığı tek bir sanal veya reel mecraya rastlamadım, rastlayan varsa bana da gösterirseniz sevinirim.
    Diğer taraftan Kabataş mevzuunda oldukça çok sayıda feministin “delil” lafına takılıp kalmış olmasını oldukça sorunlu buluyorum. Buna Kabataş’taki yürüyüşe katılan kadınlardan da eklemlenenler oldu. Mobese, delil, şüphe ekseninde olayı değerlendirmenin, en başta şiddete uğrayan kadına, sonra da bizim “beyan esastır” düsturumuza ağır darbe indirdiğini düşünüyorum. Bu durumda ne oldu? Hem kadının uğradığı şiddet her zaman olduğu gibi görmezden gelindi, hem iktidar bunun kaymağını bir güzel yedi, hem de feminizmin yıllardır emek verdiği kadının beyanı meselesinde elimizi zayıflattı. Tam bir win-win-win durumu oldu.
    Anaarter ve yanyollarla birbirine bağlanan feminizmler içinde tartışılıp eleştirilecek çok şey var tabii ki. Selamlar herkese.

  • Alice

    merhabalar,

    ikinci yorumumda son cümlede yer alan “aşağıladığını”, aşağılayan olacak kusura bakmayın.

    aksu’nun yazısını okudum teşekkürler, paylaştığınız için de. “Biz bu evden neden kaçmak istiyorduk, nasıl ezildiğimizi göstermek için mi yoksa ezilmekten kurtuluş için mi?” cümlesinin yazının altın vuruşu olduğunu düşünüyorum.

    aslında bu yazıyı okurken kızdığım nokta (sakinleşmiş) “western feminist” menşeili bir benzetme olan “beyaz feminist”ti. bu tarz söylemleri sayıları bir hayli az olan islami feminizm üzerine yazılmış kaynaklarda da çok daha iyi argümanlarla görebiliyoruz aslında (christian-muslim feminists/culture wars paradigm), ama onların temel aldıkları (kendi karşılaştıklarından bahsediyor) şu cümle gibi oluyor genelde “islamic feminists are finding ways to negotiate for progressive women’s rights within the conservative constraints of their culture”(1) eleştirilen western feministlerse dünyaya islamic feministlerin yaşadıkları (bu ayrıma bir birey oraya kendini yerleştirmek istemedikçe inanmıyorum) “conservative constraints” kısıtlarıyla bak(a)mıyorlar, afrikada yaşayan bir kadının, pakistanda yaşayan bir kadının ve elbette türkiye’de de yaşayan kadınların kendi otantik “muhafazakar kısıtları” doğrultusunda etkili (etkili olmak zorunda mı?) “feminizm yapılabilseydi” (feminizm yapmak) merak ediyorum eleştirilen o western feministlerin hangisi (sahip olduğumuz için minnettar olmamız gerektiğini düşündüğüm işte o western feministler; örnek http://www.flickr.com/photos/26966166@N03/2542112958/) bu kadar fark yaratabilirdi? aslında ilk yorumda ve diğer yorumlarda da bahsedilen kısıtlar içinde küçük özgürlük arayışı çabası olarak görülen o otantik hareketin etkinsizliğini anlatan güzel ve kısa bir kaynak olarak (2) de burada.

    1 islamic feminizm in kuwait: the politics and paradoxes, alessandra l. gonzalez
    2 feminism and world religions, chapter 6 by riffat hassan.

  • Adnan

    Pektabii nurserterlerden milletvekili cikaran ulkede hilal kaplan da organik aydin olur, genel olarak ara eleman ulkesi olmanin yaninda, kemalizmin sinifsal bir kavram kargasasi olusturarak sulari bulandirdigini da dusunmek mumkun. Sonucta kurulus gayesi tamamen sunni turkleri semirtmek ve rusya ile boy olcusebilir hale getirmek olan turkuye cumhuriyeti devleti kutsal kitap kilik kiysfet vesaire gibi seylerle ugrasarak ulkenin yuzde 60ina tekabul eden ve ugruna katliamlar -soykirimlar yapilmis bir anadolu zumresini de viktimize etmis oldu. Iyi tarafindan bakmak gerekirse bu viktimizasyon hissi sayesinde esneklikten uzak, plebisiteryen ve esansiyel olarak koylu olmak ile beraber bir demokrasi gelenegimiz gelismistir de denilebilir. Bu ulkede sunnilerden bile magdur yaratan sey “anaarter”in damarlarinda dolasan kemalist nobranliktan ve bu genius icraatlarindan ote degil. Islami kimligin postmodernizasyon sureci dahilinde basortulu kadinlar da en oncul insani haklardan olan herhangi bir general veya halkpartisi kadinkollari nazisine hesap vermeden egitim alma-ibadet etme haklarina kavusacaklardir. Yaziyi ilk etapta beyazturk ve kemalizm nefretim sebebi ile begenmistim, lakin biraz desildiginde turkiye feminist hareketleri ile alakali oldukca habersiz oldugu anlasiliyor. Ben 25 senedir turk medyasini takip eden ve az biraz ucundan sokagi bilen bir kimse olarak kabatas olayinin provokatif bir iddia oldugundan adim gibi eminim. Uzeri ciplak eli deri eldivenli arkadaslardan butun geziparki nahiyesinde 100-150 tane vardi, kemalist-tgb tahifesinden asla degillerdir. bunlarin bibergazi fiseklerinin savusturulmasi gibi o anda talimhane – siraselviler -meydan ucgeninde oldukca kritik oncelikleri varken birleserek bir kadini bayiltana kadar dovmesi ve bir bebegin uzerine isemesi zannedersem ancak devrim gunlerinin fevriligi ile ortaya atilabilecek fantastik bir iddadir. Zaten iddiayi birinci ve ikinci elden dillendiren arkadaslarin kim olduklari bu baglamda iddianin degerini dusuruyor. Ote yandan bu bir prensip meselesidir. Beyan esas ise beyan esastir. Onlarca kere basortulu insanlara farkli okazyonlarda ideolojik kokenli taciz ve hatta saldiri gorduk, bu olay ozelini birtarafa birakirsak A-“bu olay gerceklesmemistir” demek hem yukarida belirtildigi gibi dusmanca olur ve kutuplasmaya hizmet eder, B-“tecavuz kendi rizasi ile gerceklesmistir” kanisina varan mahkeme heyetleri tarzi bir oksimorona alet oluruz. Yazara tavsiyem sinifsal onyargi ve hakli serzenislerini biraz daha rafinelestirmesi olabilir. 1990larda laikci universite yonetimlerini titreten o idealist organizasyonun bugun nibenkalara, hilal kaplanlara kolay maas kapisi olmamasi lazim. Paylasim icin tesekkur ederiz. Sevgi ve saygi ile efendim.

  • hebele

    goruntuler yayinlanmis bugun

  • Tezer

    Çok eski bir tartışmaya, sitedeki başka bir yazıdaki referans nedeniyle geldim. (Gelmez olaydım.) Bir kere Aksu’ya “kral çıplak” dediği için, Sebnemk’ye de Hüda Kaya’nın gönüllere su serpen yazısını paylaştığı için teşekkür ederim. Mütedeyyin cenahtan bir kadının ilk kez Gezi’deki tacizleri anarken bizi de unutmadığını/yok saymadığını gördüm ya sanırım ölsem de gam yemeyeceğim. Çünkü hayatımda iki kez feminist/feminizan eylemlere katıldığım için pişmalık duydum. Birincisi, Dersim’de 5-10 kadın Barış noktasında oturma eylemi yaparken arkada Oremar çalması kimseye garip gelmediğinde (olayın yeri, bağlamı vs. çok önemli tabii ama bir grup feminist barış noktasındayken arkadaki müzüğün kalaşnikof ezgileri taşıması insanı şizofrenik hislenmelere gark ediyor); ikincisi de Gezi sırasında Kabataş’tan yapılan yürüyüş (kardeş benim de var olduğumu hatırlamayacak, bir daha adımı anmayacaksan beni o yürüyüşe neden çağırdın?).

    Post-modern düşüncelere aşina olmak, kimsenin duymadığı (varsayılan) ya da pek az kişinin anlayacağı bazı kavramlarla oynayabilmek maalesef yazılarımızı güçlendirmiyor. Bunu söylemek istedim çünkü yazar blogunda kendisine eleştiri yönelten feminist kadınlara “ben fazla analitik düşünüyor olabilirim” diyip üstlerine kavram kusmuş ve açıkça hiyerarşi kurma çabasına girmiş. Feminizmden, siyah feminizmden, iktidardan, tahakkümden bahsederken “bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” demek gerekmiyor mu kendisine? (Yukarıda bunu bir takım başka feministlere söylememizi öneren vardı ama ben o bir takım başka feministleri tespit edemediğimden yazara söyledim.) Hem de golü deplasmanda at(a)mayıp kendi sahasında atması… Düpedüz ayıpladım ama akademide bu “kişil bozukluğu” çok yaygın olduğu ve hepimizin ruhunu kirlettiği için bu olguyu yine toplumsal iktidar ilişkileri çerçevesinde düşünmeyi öneriyorum. (Haha şimdi kendisinin yüksek mertebesine bir miktar yaklaştım galiba.)

    Kesişimsellik kavramını ilk kez okudum ancak yapı-söküm diyince ilk aklımıza gelen Foucault’nun iktidar kavramsallaştırması neden kullanılmadı anlayamadım. Bahsedilen olguyu en az bu yazıdaki netlikte anlamamıza yardımcı olmuyor mu? Benim kötü niyetim olabilir ama bana akademide çokça karşımıza çıkan “dur kimsenin bilmediği birinden/bir şeyden bahsedeyim de şanım yürüsün”cülük gibi geldi. Yine de, umarım kavramı ve etrafındaki tartışmaları bilmediğimden, yazı da aradaki farkı kavramaya yarayacak derinlikte olmadığından böyle anlamışımdır. Neticede bu bir akademik makale, yazar da Kant değil öyle köşe yazısıyla çığır aşsın…

    Yazarın iktidar ilişkilerinin kesişimde öznelerin kuruluyor olmasından yola çıkıp, yapısökümcülükten dem vurup (sahi hangi yapıları söktünüz kuzum? Ben hiç birini tespit edemedim.) eleştirel sosyal bilimlerden az buçuk nasiplenmiş, hele de yazarın (bloğunda) iddia ettiği raddede analitik düşünme yetisine sahip birinin “Ben şahsen bu kesime, “beyaz Türkler” demeyi tercih ediyorum” cümlesi ile başlayan dev bir duvara toslamasını hazin buluyorum. Bu sosyolojik bir saptama değil, analiz değil, bildiğin “fantazi”. Yazarın “beyaz Türk/feminist” gösterenlerini duyunca (ya da mesela kendi kendine sayıklayınca) zihninde canlanan imgelemin gerçek hayatta bir karşılığı yok. Bir daha haykırmak istiyorum YOK! “Evrenselci feminizme inanmıyorum” diyen birinin böylesi korkunç bir genelleme yapması ne modernizmin aklıyla, ne post-modernizmin yapı sökümcülüğüyle anlaşılabilir. (Bu cümleyi kendi blogunda yorumlarda kurmuş. Bir de inanmak ne ayol? Felsefi akımlara “inanç” olarak yaklaşmak zaten kendinizi nasıl ve nerelerden kuruduğunuzun göstergesi. Eleştirel felsefeden -hatta felsefeden- umulan inandığımız ya da giyinerek tükettiğimiz bir nesne değil, bizi gerektiğinde duvardan duvara vuran, düşündüren, duygulandıran, yaralayan, iyileştiren ancak en nihayetinde dönüştüren bir soyut/somutluğunun olması.) Sökmeye kendi söyleminizden başlamanızı, hatta psikanalitik teoriden yararlanmanızı öneririm. Ama bugünlerde (blogdaki gibi) “affect” demek kadar “cool” olmadığı için sanırım tercih etmezsiniz. Sorun şu ki, affect teorisinde de sizin burada anlattığınız kaskatı kimlikler ve hiç değişmeyen özneler yok, inanın bana yok!

    Sonracığıma, “anaarter feminizm” kavramını hangi makalede okudunuz ya da analitik zihniniz hangi aşamada bu icadı yaptı bilmiyorum. 2 dalga, ortodoks falan gibi kavramlar da vardı oysa… Ama işin komiği benim Türkiye’de en ortodoks diyebileceğim, yüzlerin sabitleştiği, sözlerin sabitleştiği feminist örgütlerin adı yorumlarda falan sıralanıp, onların bu süreçte yayınladıkları bildiriler, Kabataş eylemine katılımlar falan anılıp bir takım “şöyle böyle diyen feministlerden” bahsedilerek top taca atılmış. Buradan çıkarılacak iki dersten en az birini lütfen çıkarınız: 1) Bir eleştiri yapacaksanız, bu eleştiriyi yönelttiğiniz özneyi uydurmak yerine adını koyunuz, tarifleyiniz ki hem eleştirinizin ayaları yere bassıni hem de insanlar cevp verecek, tartışmaya katılacaklarsa katılsınlar. (Ki bu tartışmadan dünyadan habersiliğinizle siz yenik çıkmışsınız bile.) 2) Kimlikleri sabitleyerek bir yere varılamaz. 3-5 yıl öncesinin feminist örgütleriyle bugününküler bir değil. Ve bu dönüşüm ne manalıdır ki başta LGBT örgütleri ile kurulan temas ve üçüncü dalga, radikal, post-modernist artık nasıl kalıba dökeceksek o takımdan bir takım feministlerin inatla bu köklü örgütlerde emek ve mücadele vermesinden, yeri gelip yenisini kurmasından ama feminist dayanışmalarını da elden geldiğince eksik etmemesinden, ortodoks görülen feministlerin de zaman zaman bana da saçlarımı yoldurmuş olsalar da anlama/anlaşma/dönüşme/dayanışma çabalarından kaynaklandı.

    Şimdi son olarak diyeceğim o ki yazınızdan ve yorumlarınızdan Türkiye’deki feminist hareketi YALNIZCA kitaplardan öğrendiğinizi çıkardım. Yanılıyorsam düzeltmeyin çünkü düzeltirseniz “dillusional” olduğunuza inanacağım. Okuduğunuz yazarlardan anlayamadığınızı gördüğüm bir başka mesele de “araştırma nesnenizi” (bu durumda inceleme nesnesi mi denir ne denir?) antropologların deyimiyle “orada olarak” öğrenmediğiniz ortada. Eh, her bilgi antropoliojik araştırmalara dayanmak zorunda değil. Ancak, böylesi yazılar hakikatlere dayanmak zorunda bana kalırsa, öcülere değil. Yanına yanaşmadığınız belli olan feminist örgütlerin hangilerinden dışlandığınızı, hangi feminist çevrelerde örgütlenmeye çabaladıktan sonra “siyah feministler” olarak ayrı örgütlenme içine girme ihtiyacı duyduğunuzu çok merak ediyorum. Bunu kişilerin toplumsal konumlarından ötürü farklı iktidar ilişkilerinin kesişiminde kurulduklarını ve farklı biçimlerde tahakküm altına alındıklarını anlamadığımdan sormuyorum. Elbette farklı feminizmler var ve bunlar örgütlenebilir. İşin aşırı komik tarafı, siz çıkıp “siyah feministler örgütlenin!” demeden önce de sizin deyiminizle “siyah” feminist örgütlenmelerin Türkiye’de var olmuş ve olmaya devam ediyor olması. Ancak, sizin tahayyülünüzün aksine bu örgütler ile “anaarter” arasında kalın çizgiler değil iyi/kötü dayanışma ağları var ve benim feminizmden öncelikli olarak anladığım da kadınların kendi üst kimlik ve ideolojilerinin çizdiği sınırlar içerisinde erkeklerden bağımsız örgütlenmeleri (ve işlerine geldiğinde düpedüz “erkek”lerden yana tavır almaları) değil, aynı ya da farklı örgütler içerisinde kadın dayanışmasını örmeleri.

Bir de bunlar var

gerard-depardieu
%1’lik Vergi Sürgünleri: Onlar Artık Yurtsuz
papito
Vatikan Büyükelçisiyle Röportaj: “Eşcinsel bireylere karşı değiliz, aile olmalarına karşıyız”
KHOLOUD BIDAK
Tahrir’de 18 Kadına Bekaret Testi Yapan Ordunun Ta Kendisiydi

Send this to friend