Lezbiyenleri mekandan atanları boykot!

MEYDAN

“Saygılı” Ama Fobik Bazı Mekanlara Kazık Atmaya Çağrı

 

Dışarıda birbirine sevgi gösteren lubunyalar olmak çok zor zanaat. Gerçekten. Görünürlük her an her yerden gelebilecek türlü tehlikelere, sarkıntılı hallere, gerilimlere karşı tetikte olmak demek. Lubunyalar için keyfin her zaman bir bedeli var.

 

Bulunduğumuz mekân özel bir işletme olunca durum daha da ilginç hale geliyor. Mekânın sahibinin çok “kıyak” bir insan veya açık görüşlü bir adam ya da geri kafalı biri olmasından bağımsız olarak, mekân sahiplerinin karmaşık sinyaller veren sözleri eşliğinde, değişken dozlarda ayrımcılık yaşayabiliyoruz.

 

Lezbiyence samimiyetlerimiz sırasında, çeşitli mekânlardan kovulma deneyimlerimizde, farkettik ki, bütün işletmecilerin ortaklaştığı bir cümle var. Bu şey aslında hem var hem yok. İşletmecilere göre var, bizse henüz pek rastlamadık. Bu şey  “müşterilerimiz rahatsız oluyor” argümanındaki birtakım belirsiz, hayaletsi müşteriler.

 

Birkaç hafta evvel bir gece, yine böyle hayaletler gören bir işletmeci yüzünden lubun romantik gecemiz bir anda bozuluverdi. Belki bu hayal kırıklığının sebebi bir yanımızın içten içe neoliberalizme güvenmesindendir: Parasını ödeyebildiğimiz sürece kendi konfor alanlarımızı yaratabileceğimize inanmak istiyoruzdur. Ama hiç de öyle olmayabiliyor işte.

 

İşin içine mülkiyet, sahipler, müşteriler, işletme vb. girince aslında o güzel, konforlu, sevgili dünya bir anda o mekândan kapı dışarı ediliyor. Ve işletme sahibinin şu sözleriyle baş başa kalıyorsunuz: “Ben aslında sizlere (lezbiyenlere) çok saygı duyuyorum ama burası bir işletme.” Yani aslında işletmecilik, bazı kişileri ve bazı fikirleri kapı dışarı etmenin çok saygılı, veciz ve kravatlı bir hali. Mülkiyet, saygılı bir homofobi. Şutlamanın nazik legalliği. Ahlakçılığın havalı biçimi.

 

Sizi daha fazla çatlatmadan anlatalım. Geçen akşam, iki kadın sevgili olarak, birbirimize bir güzellik yaptık, normalde paramızın pek de yetmeyeceği havalı bir mekâna gittik. (Mekanın adı Sensus’tu.) Belli ki baş başa geçirilecek anlar için tasarlanmış, iki kişilik masaların olduğu romantik bir şarap evindeyiz. Birbirimizle flörtleşip, uzun derin konuşmalar yapıyor, arada birbirimizin yanağına öpücük konduruyorduk. Şarap çok güzeldi ve bütün bunları yapmamızın önünde bir engel olmadığını hissettik.

 

Hemen yanımızda, oturduklarından beri birbirlerinin yüzüne hiç bakmayıp sürekli telefonla oynayan bir hetero çift vardı. Hem fısır fısır, mekânın romantik ambiyansına tamamen tezat oluşturduğunu ve birbirlerinden sıkıldıklarını düşündüğümüz çiftten bahseder, hem de burçlarımızın özelliklerini okuyup birbirimizle dalga geçerken, bir adam önümüze sırıtarak dikildi.

 

Yüzünde vıcık vıcık bir hoşgörü maskesi ve buna eşlik eden, elindeki tapunun istediği her türlü ahlak kuralını işletebileceğine olan güvenle ve müstakbel müşterilerine, “doğru bir şekilde” hizmet ediyor olmanın verdiği prens pırıltısıyla mekânın işletmecisi çıkageldi. İşte ağzında o çok bildiğimiz repliği geveliyordu: “Müşterilerimiz rahatsız olduğu için size daha fazla hizmet veremeyeceğiz.” Ve post cihazını önümüze sürdü.

 

Kötü bir Hollywood filmi gibi.

 

İlk tepkimiz: “Neyimizden rahatsız oldunuz, kim rahatsız oldu?” “Söyleyemem…” Biz ısrar edince; işletme sahibi, rahatsız hayaletlerin temsilcisi olarak garsonu gösterdi. Belli ki rahatsız olan oydu. Garson suratına, böyle ayrıcalıklı ve saygıdeğer bir kurumda çalışıyor olmanın ve patronuyla hayaletlerine hizmet etmenin kıvançlı tebessümünü kondurmuştu.

 

Etraftaki müşterileri göstererek, bizim onlardan farklı olarak ne yaptığımızı sorduk ve bu yaptıklarının homofobik olduğunu söyledik. İşletme sahibi ise: “Yok, ben size saygı duyuyorum, ama burası bir işletme, lütfen nazikçe söylüyorum, sakince ödemenizi yapıp çıkın.” dedi. Saygı duymasa nasıl atacaktı kimbilir? Bu arada ödemezsek polisi arayacağını da araya sıkıştırıverdi. Bu noktadan sonra işler işletmeci için de garson için de baya kötüleşmeye başlayacaktı.

 

Birdenbire yanımızda oturan, telefonlarından başlarını kaldırmayan o çift bizi utandırarak sahneye girdi. Kadın bir anda işletmeciye dönerek: “Biz rahatsız olmadık, kimsenin de umurunda değil, siz şu an ayrımcılık yapıyorsunuz” dedi. Yanındaki adam destek verdi.

 

Onlar orayı tutarken, biz de mekânda duyuru yapmaya girişmiştik bile (Hem de iki dilde! Çünkü mekan turistlerin de gözbebeğiydi). Birimiz işletmeci ve garsona laf yetiştirirken, diğerimiz mekânı örgütlüyordu. “Bizim buradaki kimseden farkımız yok ve buradan kovuluyoruz, lütfen kim bizden rahatsızsa ortaya çıksın” diyorduk. Kimse çıkmadı, zaten belli ki garson ve işletmeci dışında bizim oradaki varlığımızdan haberdar bile değildi kimse.

 

İşletmeci, kibarlık kalkanına tutunmaya çalışıyordu hâlâ. Hâlâ. kendisinin bize ne kadar saygı duyduğunu, bu yüzden nazikçe gitmemizi istediğini söyleyip duruyordu. Fakat bu kalkan da çok dayanamadı. Mekândaki birkaç masadan, kadın dayanışması yükseliverdi. Bazı masalar istiflerini bozmazken, bazı kadınlar bu yapılanın yanlış olduğunu söylemeye başladılar.

 

Sonunda ne mi oldu? Kova ve yay burcu en azından kısa vadede kazandı: mekânda olay çıkardılar, bağırıp çağırdılar ve hesabı ödemeden (!) çıkıp Galata sokaklarında öç almanın mutluluğuyla çılgınca kahkahalar atarak koşmaya başladılar.

 

 

Jules ve Jim, Truffaut 1962.

 

 

Böyle anlarda insanın hisleri karman çorman oluyor: Gece hayatında iki kadın olmak hele lezbiyen olmak gerçekten birine edilebilecek en büyük beddua gibi geliyor. Bir çeşit lanet gibi. Aramızda lezbiyen olarak görünen kimsenin olaysız geçirdiği tek bir romantik gecesi yok hayatta. Her ne kadar olay çıkarıp hesabı ödemeden kaçsan da, bizim durumumuzda olduğu gibi, eşit muamele göremediğin için sinirleniyor, daha önceden sevdiğin/gittiğin bir yeri gözden çıkarmak zorunda olduğun için üzülüyorsun.

 

Yaşadığımız birçok an, dandik, ana akım ve fobik bir filmin muhtelif sahneleriymiş gibi geliyor bazen: sokakta taciz, eve kadar takip etmeye kalkanlar, arabadan laf atanlar, mekânlarından kovalayanlar, salyalarını akıta akıta gözleriyle bizi yalarmış gibi süzenler…Fobik dünyanın tornasından geçe geçe, görünen, bilinen tacizciler ve ahlakçılarla baş etmeyi öğrendik artık. Ne de olsa aşk, ona duyulan nefretin ve/ya bazı adamların ona duyduğu davetsiz arzunun ortasında yaşamaya çalıştığımız bir şey. O filmlerdeki hikâyelerin ve kendi gerçekliğimizin akışlarını bozabiliyor olmayı umuyoruz az da olsa.

 

İşte bu açık fobiklerin yanında bir de fobik olmadığını iddia eden fakat aynı zamanda müşterilerinin iyi hissetmesi ve işletmesinin para kazanmaya devam etmesi için bizi atmak zorunda olduğunu, “nazikçe” dile getiren işletmeciler var. Bu işletmecilerin, yaptıkları yapacakları her şeyi meşrulaştıracağına güvendikleri rahatsız müşteriler var. Bizim hikâyemizde yoktular. İşletmeci genel ahlaka güvendi ama şanslıyız ki gittiğimiz yerdeki müşteriler genel ahlaktan değildiler.

 

O mekândan, müşterilerin desteğiyle sorumluluksuz ve polissiz çıkabildik. Belki de polis çağırmalarını bekleyip işi daha da yokuşa sürmeliydik, kim bilir? Bu bize umut verse de, işletmecinin bize basmaya çalıştığı tekmeyi bizim ona basmamız bizi çılgıncasına şenlendirse de; o işletmeciler hala hayali “rahatsız müşterileri” bahane göstererek birilerini kovmaya devam edecekler. Bu görünmez kişiler varlarsa, onlarla yüzleşmek, konuşmak istiyoruz. Yoklarsa da “bizim diğerlerinden ne farkımız var?” diye bağırıp mekânı işletmecinin başına yıkasımız geliyor.

 

Artık bu konuda susmak istemiyoruz. Sadece mekânları terk edip gitmek yetmiyor çünkü. Başka bir şeyler yapmak istiyoruz. 20 lubunyalık bi rezervasyon yapalım ve hepimiz öpüşelim istiyoruz. Bu yerlere para kazandırmamak istiyoruz. Hem öpüşmek hem de bunun hesabını vermemek istiyoruz. Mekânların kapısını sökmek istiyoruz, bekçilerini de, ahlakçılarını da uzaya yollamak istiyoruz. Bu mekânların yemeklerini yemektense, Genel ahlak kimin ahlakı diye soruyoruz öyleyse? Genel ahlak, mekân işletmecisinin, oradaki gururlu adamın ahlâkı… Size hesap mı vereceğiz sandınız? Post cihazınızı almadığımıza dua edin.

 

 

 

Ana görsel: Lesbian Avengers Eat Fire

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bir de bunlar var

Dilber Ay: “Kim dedi sana benim akıllı olduğumu?”
Beshara Doumani ile Filistin-2: İçinde esneklik barındırabilecek mutabakatlar kurabilir miyiz?
Bazen öyle yoruluyorum ki…

Send this to friend