18. yüzyıl İstanbulunda kadınların günlük hayatı.

TARİH

Ebru Boyar İle Röportaj II: Yasaklar Üzerinden Kadın Tarihi Yazmak

Tarihçi Ebru Boyar ile bu röportajın iki hafta evvel yayınladığımız ilk kısmında 1702’de işlenmiş bir cinayeti konuşmuştuk. İstanbul Fatih’teki Kasap İlyas mahallesinde bir kadın öldürülüyor, apar topar gömülecekken komşularından bir kadın çıkıp Meryem’in bir cinayete kurban gitmiş olabileceğine dair yetkilileri uyarıyordu. Röportajın bu ikinci kısmına bakmadan, okumadıysanız Bu Kadını Mezara Komasunlar başlıklı ilk bölümüne bakmanızı tavsiye ederim. 

 

İkinci kısımda 18. yüzyıl ve civar zamanlarda İstanbul’da yaşayan kadınların şehir yaşamlarına ilişkin konuştuk. Nerelere giderlerdi, neleri yapabilirlerdi, sınıfsal farklar var mıydı… gibi temel soruların cevaplarını aydınlatmaya çalıştık. Mahallenin kadınların yaşamlarındaki yerine, kadınların yasalarla, otoriterlerle ilişkisine de değindik. Günlük hayattaki o görünmez çizgileri geçerken, onların gerisinde kalırken bir kadının iffet, namus, muhaddere kavramlarıyla sınırlandırılmış hayatının neye benzediğini aktarmaya çalıştık. Böyle bir döneme odaklanarak kadınların günlük hayatlarına bakmak birkaç sebepten önemli: Biraz nasıl yollardan geçtiğinizi gösteriyor, biraz bugün ile karşılaştırma imkânı tanıyor bu türden sorgulamalar. Fakat yine de “Osmanlı’nın şu zamanında kadınlar” demenin sakıncalı bir yanı var. Hangi kadınlar, hangi sınıf, hangi inanç, hatta biraz daha ileride bir noktada, nerede yaşayanlar, kaç yaşındakiler? Bu saydığım her gruba ve ek olarak birkaçına daha değiniyor bu röportaj. Hepsine kapılar açıyor biraz, kimine daha az, kimine daha genişçe. 

  

Röportajda sık sık bir kitaptan bahsediyoruz. Bu Ebru Boyar’ın, tarihçi Kate Fleet ile yaptıkları ortak bir çalışma. Osmanlı İstanbulunun Toplumsal Tarihi başlıklı, künyesini en sonda bulabilirsiniz.

 

Meryem öldürülmeseydi, onu ve komşusunu İstanbul’da hangi mekânlarda görebilirdik?

Mahalle içinde dolaşabilirlerdi. Hamama, mahalle hamamına giderlerdi mesela. Karşıya, Anadolu yakasına geçtiklerini biliyoruz, çünkü 16. yüzyılda, 1570’lerde 3. Murad’ın verdiği emirlerde görüyoruz bunu. Peremeciler, yani kayıkçıların yanına genç kadınlar binmesin, ama yaşlı kadınlar binebilir diye bir emri var. Tabi camilere gittiklerini biliyoruz, cami toplantılarıyla da ilgili belgeler var elimizde. Çarşı pazarda göründüklerini de biliyoruz. 16. yüzyılın sonuna doğru bir yasakla kadınlar çarşıya çıkmasın deniliyor. Ama böyle yasaklar esnaftan tepki alabiliyor. Örneğin, 18. yüzyılda bir yasağa karşı İstanbul‘daki altın bilezik üreten esnaf dilekçe veriyor sultana ve en önemli müşterilerinin kadınlar olduğunu söyleyerek onların dükkânlarına gelmelerinin önlenmemesini diliyor.  Kadınlar kumaş, giyim kuşam malzemesi, değerli takılar alıyorlar. Daha düşük sınıftan kadınların yemek için alışveriş yaptıklarını, odun aldıklarını biliyoruz.

 

 

unnamed3

Tophane pazar yeri, Walsh, Robert, Constantinople and the Scenery of the Seven Churches of Asia Minor (Londra ve Paris, 1839), kapak içi resmi.

 

 

Kitapta kadınların şehirdeki büyük şenliklere gidebildiğini de söylüyorsunuz, şehzadelerin sünnetlerine, düğünlere.

Evet İstanbul’da ve hatta taşrada kadınların şenliklerin bir parçası olduğunu biliyoruz. Minyatürlerde görebilirsiniz kadınları. Feraceleri içinde kalın peçeleri altında kadınlar gösterileri izlerler. Otoriterler de onları şenliklerin meşru konukları olarak görür. Mesela III. Ahmed’in oğulları için düzenlendiği sünnet düğününde Okçular Tekkesi’nde kadınlara da erkeklerden ayrı yemek veriliyor. Ama kapıya da Yeniçeri muhafızlar  dikiliyor.

 

Yüksekteki diyelim, o kadınların durumu nedir?

En görünmeyen kadınlar onlar, çünkü dışarıya çıkmaya ihtiyaçları yok. Çıktıklarında da etrafı kapalı arabalarla, çok gösterişli bir biçimde görünüyorlar. Valide sultanlar bunlara en güzel örnek.

 

Dışarı çıkmamak, dışarıda olmamak bir statü göstergesi yani?

Evet. Sıradan kadın ortalıkta aslında. Toplumun hangi kademesinden geldiği kadının kamusal alandaki görünürlüğünü belirliyor. Yüksek tabaka kadını daha düşük tabakalardan gelen kadınlara göre daha az görünür.

 

Muhaddere kavramını da bu çerçevede düşünmek lazım- çünkü muhaddere dediğimiz şey parası olan kadın için geçerli- yani kadının hizmetçisi olacak ki sokağa çıkabilsin onun için alışveriş yapabilsin, ya da kölesi olacak. Evden dışarı çıkmamak bir lüks aslında.

 

Screen Shot 2016-08-24 at 11.27.52 PM

İstanbul Anadolu yakasında kadınların mesire görüntüsü, Alexander Van Millingen, Constantinople, Warwick Globe (Londra: A & C Black,1906)- s. 260-261.

 

Muhaddere şimdi yabancı bir kavram. Biraz daha bahsedebilir misiniz? Aslında kitapta kadını tarif ederken şu kavramlar geçiyor: muhaddere, ehl-i ırz, sahibe-i ismet, ehl-i perde… Bunlar hep aynı anlama mı geliyor, yoksa duruma göre kullanımları var mı?

Muhaddere diğer bir tanımla ehl-i perde, sözlük anlamı ile örtü altındaki, örtünen kadın demek. Ama bu kavram Osmanlı döneminde yayımlanan fetvalara göre-ki bunların muhaddere tanımlaması birbirinden farklı olabiliyor-evden dışarı çıkmayan, çıksa da yanında hizmetçisi/kölesi ile çıkan ve bu halde de kendini vakarla taşıyan kadın anlamına geliyor. Bu da fakir, orta halli ya da köylü kadın kitlesi, yani Osmanlı kadınlarının çoğu için mümkün değil. Bu yüzden kadın iffetini tanımlamak için afife, ehl-i ırz, ehl-i ismet gibi tanımlar benimseniyor ve bunlar da kadının kamusal alandaki fiziksel görünürlüğüne göre değil de kadının kendini nasıl taşıdığına, nerelerde ve ne zaman dolaştığına ya da kimlerle görüştüğüne göre şekillenen sıfatlar oluyor.

 

 

Şehir yaşantısında başka nereleri sayabiliriz?

Şeyh, mezarlık ziyaretlerinde görüyoruz. Mesire yerlerine gidiyorlar. Doktorlara gittiklerini biliyoruz. Mesela erkek doktorların muayanehanelerine kadınlar da gidiyorlar. En azından 18. yüzyılda. 1760’larda yazan Çeşmizade Mustafa Reşid Efendi’nin aktardığına göre şarlatan hekimlere gidip kandırılan ve para kaptıran hastalar arasında kadınlar da var. Ayrıca çalışan kadınlar da var: Ev işine gidenler, bohçacılık, çamaşırcılık ve hatta hırsızlık yapanlar. Örneğin 16. yüzyılda kaymakçı dükkânlarına gider, kaymak yerlermiş. Bu yasaklanıyor mesela. Bu yasaklardan anlıyoruz kadınların ortalarda olduklarını. Alışveriş, dışarıya çıkma, seyahat etme yasaklanınca, ha diyorsunuz, demek ortadalarmış.

 

 

unnamed

Enderûnlu Fâzıl, Zenanname’den. 18. yüzyıl.

 

 

Başka yasaklar neler karşılaştığınız belgelerde?

Daha önce bahsettiğim kadınların leventlerle birlikte peremelere, yani kayıklara binmemesi var. Demek ki daha önce biniyorlardı. Yaşlı kadınlara izin var mesela. Genç kadınlar çok rahatça hedef olabiliyorlar oradan biliyoruz. 16. yüzyılda alışveriş yapmaları pazara çıkmamalarına dair yasaklar var. 2. Mahmut döneminde sanırım şenliklere kadınların gelmesi yasaklanıyor. Aslında biliyoruz ki o zamanlar kadınlar ortalıktalar. Sonra gelmesinler artık deniyor demek ki orada bir sorun çıkmış.

 

Toplumsal düzen bozulduğunda iki grup var hedefte. Biri kadınlar, özellikle genç kadınlar, diğeri de genç erkekler. Bu iki grubun da başına her türlü iş gelebilir. 18. yüzyılda yine olan olaylardan biri mesela, bir kadın iskelede beklerken iki yeniçeri kadını alıp götürüyor. Böyle vakaları biliyoruz ve bu asıl devletin kadının güvenliğini sağlayamadığının göstergesi.

 

unnamed1

Enderûnlu Fâzıl, Zenanname’den. Sadâbâd, 18. yüzyıl.

 

 

Bu en son bahsettiğiniz vakada kadın kaçırılmaya çalışılırken, namuslu biri olduğunu söylüyor. Aslında bağırıyor ve böylelikle kaçıranların elinden kurtuluyor. Kadının bunu söylemesinin bir anlamı var yani?

Kadın hemen kurtarılıyor bu vakada, evet anlamlı tabi ama şöyle: Kadın bir kenara koyuluyor, dokunmuyorlar, hemen gidip mahallesine soruluyor, “bu kadını nasıl bilirsiniz, namuslu mu?” diye, araştırıyorlar yani. Bugünkü GBT sorgulaması gibi düşünebilirsiniz, açıp kaydına bakmak yani. Kadının namuslu olmayan biri olduğu anlaşılsa başına gelecekler başka olabilir ve kaçıranların cezası da başka olur. Mesela fuhuş yapan kadınları öldürenlerin ceza aldığı biliniyor, ama bu türden vakaların üzerinde pek durulmadığından bu cezalandırmalar işlenen suçlara göre çok daha az oluyor. Siz namuslu bir kadına, arkasında kocası, ailesi, mahallesi olan bir kadına zarar verirseniz, devletin namusuna da dokunmuş oluyorsunuz.

 

 

Siz fuhuşla da ilgili çalıştınız. Nedir iffetli olmak, namuslu olmak, olmamak 18. yüzyılda, ne anlamalıyız?

Sadece 18. yüzyıl için değil ama daha genel baktığımızda fuhuş, zina üzerinden değerlendiriliyor Osmanlı’da. Ama ben onu biraz işin dışında tutuyorum, zina nedir, nasıldır vesaire meselesini İslam hukuku içerisinden değerlendirmek bizim Osmanlı devlet pratiğini anlamamıza yetmiyor. Osmanlı’nın son dönemi de dahil olmak üzere baktığımızda bir ‘namuslu kadın’ kavramı var ortada, ve ‘namus’, toplum, devlet tarafından benimseniyor ve benimsetiliyor ve kadın kendi iffetini sürekli ispat etmek zorunda kalıyor bu anlayışa göre. Bundan dolayı da kadına kamusal alanda nasıl davranması gerektiği belletiliyor. Böyle yürümeyeceksin, elinde çiçek taşımayacaksın, ne kadar kalın peçe kullanırsan kullan yüzüne allık sürmeyeceksin, kalçalarını kıvırmayacaksın vb.

 

Fuhuş tartışması da işte kadının Osmanlı dünyasında varoluşuna ve namus kavramına dair fikir veriyor. Çünkü ‘alüfte’, ‘yaramaz’, ‘kendi halinde olmayan’ kadın gibi tanımlar o kadar değişken ve kaygan ki Osmanlı özelinde sadece tek tip namuslu kadın tanımlaması yapmak sadece zaman anlamında değil, aynı zaman dilimi içinde coğrafya, sosyal statü, eğitim, mahallenin kültürel yapısı ve benzer faktörler yüzünden de çok zor. O yüzden belki kabaca iffetli kadın mahallenin, devletin, cemaatin ve hatta bireyin kendine tehdit olarak görmediği kadın diyebiliriz.

 

 

Bu sokakta görünme, hareket alanının kısıtlanmaması ile ilgili bazı istisnalardan bahsediyorsunuz kitabınızda.

Birkaç grup var böyle evet. Çingeneler kendi kurallarıyla yaşıyorlar, böyle olunca toplumun parçası gibi görünmüyorlar ve bir çeşit hareket serbestisine sahip olabiliyorlar. Fuhuş, hırsızlık yapmaları yasak tabi, buna ilişkin cezalar var, ama yine de 16. yüzyılın ortalarında devlet fuhuştan vergi alıyor bu gruptan. Meczubeler var. Delilere dokunmama var, çünkü delilikle ruhanilik arasında bir ilişki kuruluyor. Çarpılma korkusu var dolayısıyla. Fakat bu deliliğin nasıl olduğu da önemli, uyuşturucu madde, afyon kenevir kullananlara iyi davranılmıyor. Ebeler var bir de, günün herhangi bir saatinde şehirde görülebilirler.

 

Bölgesel farklılıklara da değinmek lazım. Kahire’deki dansçılar için geçerli kurallar imparatorluğun heryeri için söz konusu değil. Bu gruplar imparatorluğun her yerinde başka muamele görüyor olabilirler, karşılaştırmak lazım. Evliya Çelebi çok güzel bir örnek verir bununla ilgili. İstanbul’daki gibi sokakta gezen kadını Bitlis’te çarşıda öldürürler diyor.

 

Gayrimüslim kadınların durumuyla ilgili birşeyler de sormak istiyorum, ama “durum nedir?” diye sormak çok genel, dahası yanıltıcı bile olur. Yine de, buraya kadar konuştuklarımızla ilişkili olarak neler derdiniz?

Bana göre Osmanlı’da kadının durumuna bakınca Müslüman-Gayrimüslim ayrımı ikinci planda kalıyor. Örneğin 16. yüzyılın ünlü şeyhülislamı Ebussuud Efendi’ye göre Gayrimüslüm kadın da gereklerini yerine getirirse muhaddere olabilir. Gayrimüslim nüfusun yaşadığı mahallelerde de kadınlar aynı şekilde mahallenin kontrolü altında. Kadının hareketleri kendi cemaati tarafından da sınırlandırılıyor, yönlendiriliyor. Örneğin 18. yüzyılın başında Yanya’daki Ortodoks piskopos Hıristiyan kadınların ev dışında bir yüzük, bir çift küpe ve bir bilezikten fazlasını takmasını yasaklıyor ve buna tek istisna 40 gününü doldurmayan yeni gelinler.

 

Bütün bu konuştuklarımızı bugünle ilişkilendirmek gerekirse neler derdiniz? Kadınların haklar uğruna verdikleri mücadelede kat ettikleri yol görünür hale mi geliyor acaba, yoksa yerimizde mi sayıyoruz bir anlamda?

Belki şunu söylemek lazım: Yasalar ne kadar eşitlikçi ve özgürlükçü olursa olsun kadının esasen statüsünü değiştirecek olan içinde kadının da da erkeğin de olduğu toplum. Osmanlı’da olduğu gibi bugün de toplum kadının hareket alanı hakkında karar veriyor. Bugün eğitim hakkınız var ama aile, toplum izin vermeyince bunun bir önemi yok. Bugün oy verebiliyorsunuz ama size kime oy vereceğinizi dikte ettirenler olabiliyor. Bu açıdan bakınca, yerimizde sayıyoruz demeyelim ama gidecek daha çok yolumuz var diyelim.

 

 


A Social History of Ottoman İstanbul. Cambridge University Press tarafından 2010’da yayınlanan kitap Osmanlı İstanbul’unun Toplumsal Tarihi başlığıyla İş Bankası Kültür Yayınları tarafından 2014’te Türkçe’ye kazandırılmış.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ECİNNİLİK

YSanal Ev İşleri Sergisi: Sonsuz Patates
Sanal Ev İşleri Sergisi: Sonsuz Patates

Ne yapalım, nasıl yapalım da görünür hale getirelim ev işlerine gömdüğümüz zamanı? 

KÜLTÜR

YBir Ağaç Bir Yıl
Bir Ağaç Bir Yıl

Siz bir yerlerde bir şeylerle meşgulken, ormanda neler oluyor neler.

KÜLTÜR

YYüzyıllık Yalnızlık 50. Yıl Kutlamaları
Yüzyıllık Yalnızlık 50. Yıl Kutlamaları

Bir kitabın yayınladığı günü, ayı, yılı bilmek çok güzel değil mi?

SANAT

YRöportaj: Tülin Sertöz ile “Tren Penceresinden Bu Diyar” Belgeseli
Röportaj: Tülin Sertöz ile “Tren Penceresinden Bu Diyar” Belgeseli

Yönetmen Tülin Sertöz ile tren belgeselleri ve belgeselcilik üzerine söyleşi.

Bir de bunlar var

—Disiplin Kültürden Üstündür. Kant —Katılıyorum. Devlet
…Sanki Kendi İçer Gibi
Petrol Ofisi’yle Derin Boğaz

Send this to friend