Ebru Nihan Celkan: İnsanlar da kendi acılarından yola çıkarlarsa ve kendilerini oldukları gibi ifade etmeye başlarlarsa değişim olur.

KÜLTÜR

Şantiyeden sahneye, oradan kürsüye

Ebru şantiyelerde çalışırken oyun yazarı, yönetmeni oldu. Sonra eğitim işine de girdi. Şimdi toplumsal cinsiyet eşitliği, kültürel çeşitlilik gibi konularda eğitim veriyor. Zorunun adı neymiş, onu anlattı.

 

SAHNE

 

Ebru, neden tiyatroya bulaştın?
Ebru Nihan Celkan: Aslında eskiden beri yazıyordum. Farklı formlarda. Otobüste, minibüste falan dinlediğim diyalogları unutmuyordum ve uzun süre bunların önünü arkasını düşünüyordum. Kim bu insanlar? Hatta annem, daha ilkokuldayken kendisini çıldırtıncaya kadar yolda gördüğüm insanlar hakkında sorular sorduğumu söylüyor: Bu adam nereye gidiyor? Evi nerede? Niye torbasında tek ekmek var?.. Bu soruların cevaplarını düşünmek hoşuma gidiyordu. O zamanlar da tiyatro izliyordum ama bu soruların tiyatroyla bağlantısını henüz fark etmemiştim. Bir oyunculuk kursuna gittim. Sonra British Council-Aksanat ortaklığıyla düzenlenen, Mehmet Ergen’in geliştirdiği Oyun Yaz projesine rastladım.

 

O sırada kaç yaşındaydın?
22-23 yaşındaydım. Üniversiteyi bitirmiştim. İstanbul Üniversitesi’nde işletme yüksek lisansı yapıyordum. Bir yandan da bir otomobil şirketinde çalışıyordum. Eskiden biraz fanus gibi bir alanda yaşıyordum. Adanalı olmanın getirdiği imkanlar oldu ama…

 

ADANA

 

Adana’da yaşadın mı?
Altı yaşına kadar Adana’daydık biz, sonra İstanbul’a geldik. Ama okul tatil olduğu anda bizi anneannemlere gönderiyorlardı. O çok büyük bir şanstı.

 

Kalabalık bir eve mi gidiyordunuz?
Çok kalabalık bir eve. Dedem çok eski ve geleneksel bir pamuk tüccarıydı. Yıllarca Adalet Partisinde aktif politika yapmış. Evde her türlü insanın olmasını isterdi. Köyden ırgatlar da gelirdi, pamuk için fiyat vermek isteyen tüccar arkadaşları da gelirdi… Anneannem, teyzelerim, dayım… Evli olan teyzem sabah gelip akşam giderdi, anneannemin iki erkek kardeşi ve aileleri de öyle; dedemin akrabaları… Gelen kapıyı tıklatıp girerdi. Ve sofra hiç kaldırılmazdı. Kahvaltıyla açılır ve herkes uyuyana kadar açık kalırdı.

 

Öyle bir ortamda yaşamak sana neler hissettiriyordu?
Bu soru mesela çok canımı yakıyor, ağlamak istiyorum. Benim için memleket öyle bir şey işte. Çok güvende ve çok özgür hissediyordum. Belli zamanlarda kimse ne yaptığımızla ilgilenmiyordu. Yaptığımız hiçbir aşırılık, taşkınlık sert bir tepkiyle karşılanmıyordu. Bütün gün apartmanın arkasındaki dev çimenlikte koşup oynardık. Arapça evde sıkça konuşulan bir dildi. O yüzden İstanbul’da da farklı diller konuşan insanlar gördüğümde hiç garipsemedim. Şaşıran arkadaşlarımı gördüğümde şaşırıyordum.

 

Önyargılar, yargılamalar yok muydu?
Bizim aileye karşı vardı ya da var olmasından korkulurdu. Bazı şeyleri dışarıda söylemememizi tembihlerlerdi. Hırisi diye bir çorba vardı; bayram çorbası, dilek çorbası… “Bunu içtiğinizi dışarıda söylemeyin” derlerdi, mesela. Anneannem Arapça konuştuğunda annem “Yeter, Türkçeye geçin” derdi. Ama ben kendi ailemin içerisinde birilerinin ötekileştirildiğini pek hatırlamıyorum. Hatta; ben büyürken erkek gibi bir çocuktum; o yaşlarda İstanbul’a geldiğimde, varoluşum nedeniyle daha çok taciz ediliyordum. Adana’da çok daha rahattım.

 

Anneannemlerin yazlığına giderdik, orada Karataşspor idman yapardı. Ben de futbol oynamayı çok sevdiğim için o idmanlara girmek isterdim. Erkek çocukları beni oynatmak istemezdi. Kızların burada işi yok, evine git bebek bak, falan. Antrenör Gökhan Hoca (adı öyle kalmış aklımda) bir gün çocukları dizdi ve “Bu kız çocuğu her gün buraya gelecek. İdman yapacak. İçinizden biri bile dalga geçerse takım olarak [işte bilmem kaç tur] koşmanız gerekiyor” dedi. O günden sonra kimse bana bir şey söyleyemedi ve ben her istediğimde futbol oynamaya gidebildim. İstanbul’da böyle bir şansım yoktu. Tam tersine, büyüklerin “Oynama, sen kızsın” müdahalesini hatırlıyorum.

 

Şimdi yaptıklarında o günlerin çok izi var mı?
“İnsan yarası olan yerden kimliğini inşa eder” derler ya, hem yarası olan yerden hem de iyi bakılan yerden inşa ediyor galiba. Bazı şeyleri içselleştirdiğimizi ancak başka biri “Nasıl olur?” diye sorduğu zaman anlayabiliyoruz. Cesaretlendirilmenin etkisini çok hissediyorum.

 

ŞANTİYE

 

Bugünlerde neler yapıyorsun?
Ben 14 yıl beyaz yakalı olarak çalıştım. Bir iş makinesi firmasında 12 yıl görev yaptım. O firmaya geçtiğimde, Türkiye’de iş makinesi sektöründe çalışan kadın sayısı çok azdı. Orada çalışmam çok büyük bir avantaj oldu. Çünkü İsveç firmasıydı. Onların beni bu kadar rahat benimsemesi, bu kadar rahat şantiyelere göndermesi falan bana iyi hissettirdi. Orada çok mutluydum. İki yıl önce ayrıldım.

 

Tiyatro oyunlarını yazarken de orada çalışıyordun, yani.
Evet. Ben bunun çok iyi olduğunu düşünenlerdenim. Beni disipline sokuyordu. İşte olmam gereken vakitler, tiyatroya ayırmam gereken pırlanta vakitler belliydi.

 

İşin neydi?
Hep satış ve pazarlamada çalıştım. Ayrıldığımda pazarlama ve eğitim müdürüydüm. Satış ekipleri, müşteriler ve şantiye… Yüzde 99’u erkek olan bir kitleyle 12 yıl büyük bir keyifle geçti.

 

O işi niye bıraktın peki?
Çünkü gelişim alanının sınırına gelmiştim. Kendi kapasitemin en fazla yüzde 30’unu, 40’ını kullanabiliyordum. Artık memurluğa dönmüştü, yaratıcılık istemiyordu. “Salla başını, al maaşını”ya dönmüş bir iş. O da bana çok uymuyor. Aslında, aynı firma için İsveç’te çalışma imkanı ortaya çıktı. Ama yapacağım iş hem tam benim istediğim gibi değildi hem de küçük, içine kapalı bir kasabadaydı… Çok fazla insan gidiyor memleketten. Ben burada kalırsam yapabileceklerimin fazla olduğunu fark ettim: Etkili olabilirim, insanlarla çalışabilirim.

 

EĞİTİM

 

Sonra?
Bu sırada tiyatro yapıyordum. Tiyatroda da sadece oyun yazmadım ben, oyunları yönettim de. Yönetirken çok fazla kuram kitabıyla çalıştım. Anladım ki tiyatro, futbol gibi. Taktik ve tekniğin çok ciddi düşünülmesi gereken bir alan. Biri sahneye çıkıyor, elini havaya kaldırıyor, “Ben Hamlet’im” diyor ve salondaki herkes inanıyor. Bu nasıl olabiliyor? Muazzam bir şey. Peki onu Hamlet’e çeviren yol ne? Onu incelemeye, parçalara bölmeye başladım. Bunun çalışılabilir bir şey olduğunu fark ettim. Eğitim dediğimiz şey böyle şekillendirilse ne olur? Bunu düşünmeye başladım. İnsanların Hamlet’i anlamasının ötesinde içselleştirmesini sağlayabiliriz. Herhangi bir fikri, düşünceyi, tiyatronun prensiplerinden yola çıkarak tartışmaya açabiliriz.

 

Tiyatrodaki çalışma yöntemini başka alanlara mı taşıdın?
Evet. Tam o sırada Sabancı Üniversitesi Mor Sertifika Programından bir davet geldi. Bu, öğretmenlere, eğitim fakültesi öğrencilerine toplumsal cinsiyet eşitliği eğitimi verilen bir haftalık bir program. Benden, ülkenin dört bir yanından gelen, birbirini hiç tanımayan 70 kadar kişinin kısa bir sürede birbiriyle konuşabilecek hale gelmesini sağlamamı istediler. Program için bir giriş çalışması hazırladım. Tiyatroda oyuncuları hazırlarken kullandığımız bir oyun silsilesi. Sadece oyun oynuyorlar. Ama oyunların her birinin bir alt metni var ve sonunda bunları tartışıyoruz, tabii.

 

Nasıl yani?
Mesela, ilk oyunum şu: “Hayatta en az bir kere kalbi kırılmış olanlar salonun sağ tarafına geçsin” diyorum. Tabii ki hep beraber geçiyorlar. Diyorum ki “Bu anı hep cebinizde tutun çünkü en az bir ortak noktamız var.” Bu tip oyunlar. Bunun ardından Cins Adımlar geldi.

 

O ne?
Sabancı Üniversitesi’nin düzenlediği Toplumsal Cinsiyet ve Hafıza Yürüyüşleri. Geleneksel tarih kitaplarında bulunmayan kişilerin hayat hikayelerinin anlatıldığı bir yürüyüş yapılıyor. Bir grup insan bir araya geliyor. Herkes katılabiliyor. Hikaye anlatıcıları var. Mesela Galata Kulesi’nden yürümeye başlıyoruz, Zabel’in yaşadığı binanın önüne geliyoruz. Anlatıcı başlıyor anlatmaya.

 

Şehir turu gibi.
Evet ama mekanın hafızası, tarih kitaplarında yer almayan kadınların ve eşcinsellerin hikayesi anlatılıyor. Bu projede de hikaye anlatıcılarını çalıştırıyorum. Üç aşamalı: Hikaye nedir, hikaye yazımı ve anlatımı.

 

Bunun için niye seni çağırdılar?
Her şey oyunlarımla başladı. Oyunlarım da toplumsal cinsiyetle önemsediğim bir tartışma alanı. Çağıranlar da provalarımı, çalışma yöntemlerimi deneyimlemiş insanlar. Provaları görüp “Burada başka bir şey oluyor galiba” diyen insanlar. Bundan 8-9 yıl önce “Denemek ister misin?” diye sordular… Şimdi Mor Sertifika’da Toplum Cinsiyet Eşitliği 101 de yapıyorum aynı zamanda.

 

Bir yandan da kendi kendini eğitiyorsun herhalde, değil mi?
Kendini eğitmek için hiçbir fırsatı kaçırmamaya çalışıyorum. Diğer taraftan uzun yıllar çalıştığım İsveç merkezli firmanın yeri çok önemli. Biz orada hayatın olağan akışında oldukça derinden eğitildik. Bize gönderilen marka temsil kurallarından ‘mail’ diline, proje grubu oluşturmaya, insan kaynakları politikalarının belirlenmesine kadar her şeyde toplumsal cinsiyet eşitliği hayatın olağan akışına dahil edilmişti. Kadın istihdamı en az yüzde 30 olacak, iş makinesi sektöründe olmanın önemi yok, çalışırsan olur… Bunu da bir başarı kriteri olarak koyuyor. İlan çıkıyorsun, “Niye bu ilanda kadın yok?” diye soruyor. “Fuar alanında kadınlar için tuvalet var mı” diye soruyor, mesela. Bir kadın olarak senin aklına gelmemiş. Bunların yanında Sabancı Üniversitesi ile yaptığım çalışmalar, kendi çalışmalarım, oyunlarım vardı. Notos, Lambda, DasDas gibi birbirinden farklı alanlarda oyun yazarlığı eğitimi veriyordum… Bunlar bir araya geldi.

 

İşten ayrıldın ve…
“Ne yapayım ben şimdi?” diye düşündüm. Dört-beş ay buradan uzaklaştım. Bodrum’a gittim. Bir arkadaşımın evi vardı. Beş ay tamamen orada kalmadım ama beş ay durdum.


Ne yapmak istiyordun?

İnsanlarla bir araya gelmek, tartışmak, düşünmek. Bir dönüşüm alanı yaratmak. Eğitim vermek. Bu çok komik geliyor ama eskiden beri söylüyorum bunu: Ben galiba hayatım boyunca dünyayı değiştirmek istedim. Çok küçüklüğümden beri. Çünkü benim için dünya iyi gitmiyordu. Müdahale etmek istiyordum. Haddim değil ama… En büyük müdahalenin de ‘olduğum gibi olmak’ olduğunu çok sonraları fark ettim. Bunu fark edince, “İnsanlar da kendi acılarından yola çıkarlarsa ve kendilerini oldukları gibi ifade etmeye başlarlarsa değişim olur” diye düşündüm. Uzun yıllar, dünyayı değiştirmenin yolunun büyük devrimler olduğunu söylediler bize. Ama o büyük değişimlerin başkaları için çok büyük kırılmalar olduğunu hem okudukça öğrendim hem de deneyimledim. Dünyayı değiştirmek, kendi yaranla bir şekilde uğraşmak, “Niye canım yanıyor benim?” diye sormak, canının yandığı yerden yola çıkmak gibi geliyor bana. Ben öyle yola çıktım. Bugün ilgilendiğim her konuda çok canım yanmıştı. Toplumsal cinsiyet de çok canımı yaktı, LGBTİ konusu da çok canımı yaktı. Şimdi o yaşlarda olan insanların canı yanmasın diye sadece kendim olarak hayata devam etmenin bile bir değişim yarattığını fark ediyorum. O zamanlar bizim için rol modelleri o kadar azdı ki. Duygu Asena uzunca bir süre kadın hareketinin rol modeliydi, mesela. İnsan ikinci bir isim söylemekte zorlanıyordu. Bir kişinin hayatını kolaylaştırmak, yarının başka bir gün olacağına inanmak ve inandırmak önemli. Bu bir kişi bazen ben oluyorum. Bu konular üzerine düşündüğün zaman değişmeyeceğini düşündüğün bir sürü şeyi de değiştiriyorsun kendinde.

 

Mesela?
Sevginin şiddetli bir şey olduğunu düşünürdüm, mesela. “Ya benimsin ya kara toprağın,” “Ölene kadar beraber olman lazım,” bilmem ne. Tutkunun böyle ifade edilmesi… Bir sürü kodlarım vardı. Mesela, uzun süre Kürtlerin başka türlü birileri olduğunu düşündüm ki ailemin bir yarısı Kürt. Kendimde hiç değişmez dediğim bir sürü şeyi, üzerine düşünerek ve antrenman yaparak, başkalarından korkmadan, onlarla yüz yüze gelerek, konuşarak, ufacık ufacık değiştirdim. Bunun başka insanlar için de mümkün olduğunu düşünmeye başladım.

 

Beş ay bitti…
O beş ayın sonunda, elimde 10-12 atölye içeriği vardı. Yola çıktım. Sabancı Üniversitesi’nde yaptığım çalışmalar dolayısıyla oradaki ekip tanıyordu beni. Oradaki ekipten bir arkadaşım başka bir gruba geçti. “Toplumsal cinsiyet eşitliği ile ilgili dönüştürücü bir proje yapmak istiyoruz, bizimle çalışmak ister misin?” diye sordu. Ben de şirketi yeni kurmuştum, birkaç ay olmuştu.

 

İŞ

 

Şirket kurdun yani.
Evet: Y+O. (yartio.com) Yaz oyna, demek. Bir içerik şirketi. Özellikle eşitlik, etik, adalet konularını dert edinmiş, kurumların bunları içselleştirmesini sağlayacak içerikler üreten bir şirket. Diyelim ki sen insan kaynakları politikanda toplumsal cinsiyet eşitliği uygulamak istiyorsun. Ben geliyorum, insan kaynakları politikanı dinliyorum. O bilgileri alıyorum, bazı model ve metotları şirketine uyarlayarak bir rehber içeriği hazırlıyorum, diyorum ki “Senin rehberin bu.”

 

Seni nasıl buluyorlar?
Web sitem var. Bir de bu konuyla ilgili tek bir şey yapmıyorum ben. Yazılar yazıyorum, kendi tecrübemi her yerde paylaşıyorum, daha önceki projelerim birikmeye başladı… İlk yaptığım proje, büyük bir holding içindi ve iletişimde toplumsal cinsiyet eşitliği üzerineydi. Onlar için bir rehber kitap oluşturdum. O rehber oldukça başarılı oldu ve sektörün her alanında hızla yaygınlaştı. Sanırım insanların şunu fark etmesini sağladı: Bu mesele hissikablelvuku bir mesele değil. Sana göre, bana göre diye bir şey yok. Bu işin bir matematiği, mühendisliği var. Bunu kurguladığın zaman insanlar birden çok rahat ediyorlar. Toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamanın, bunun için yola koyulmanın düşündüklerinden daha pratik olduğunu fark ediyorlar.

 

Senden içerik ve eğitim satın alıyorlar, yani.
Evet. Bir ödüllendirme sürecini kurgulatmak da isteyebiliyorlar. Bir şirket toplumsal cinsiyet ödülü vermek istiyor. Bunun için başvurular nasıl olmalı mesela? Ya da “Kadın istihdamını artırmak istiyoruz, nasıl bir proje geliştirelim?” diye soruyorlar.

 

Şirketler bu konuda hevesli mi?
Şu anda şirketlerde ciddi bir hareketlilik var.

 

Neden?
Bence bir sürü sebebi var. Her şeyden önce küresel ekonominin böyle bir kararı var. Kalkınma hedefleri koydular. O hedeflerden biri de toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması. Üzerine proje geliştirildiğinde değişikliği en rahat gördüğümüz, sonuçlarını ölçebildiğimiz ve verim alabildiğimiz, aynı zamanda en problemli alan.

 

Ne elde etmeyi amaçlıyorlar?
Her şirketin farklı amaçları var. Kimisinin amacı sadece ekonomik ve rasyonel. Raporlar ortada. McKinsey yıllardır raporlar yayımlıyor. Kadınların üst yönetimlerde göreve gelmesiyle değişen ciro oranları, karlılık oranları ortada. Kimisi müşteri çeşitliliğini artırmak istiyor…

 

Sivil toplum kuruluşları da ilgili mi?
Evet, şimdi reklam verenlerin üyesi olduğu büyük bir kuruluşla, televizyon dizilerinde toplumsal cinsiyet eşitliği projesi yapıyoruz. Diziler çok problemli bir alan. Projeyi oluşturmak üzere benimle iletişime geçtiler, “Bu projenin paydaşları kim olmalı?” diye sordular. Tiyatro yapmak gibi işte. Bir hayale inanıyorsun. O hayali yazıyorsun. Sonra insanlara soruyorsun: “Benim bir hayalim var, buna ortak olmak ister misin?”

 

BERLİN

 

Bu arada tiyatro işleri de sürüyor, değil mi?
Geçen sene Berlin’deki Maxim Gorki, Berlin Edebiyat Kolokyumu (LCB), Çağdaş Oyun Yazarları Enstitüsü (NIDS) ve Robert Bosch Vakfı‘nın “Parça Parça Savaş” (Krieg im Frieden) adını taşıyan projesine seçilen dört oyun yazarından biri oldum. Maxim Gorki’nin sanat yönetmeni Şermin Langhoff. Bu önemli çünkü Maxim Gorki, yöneticisi kadın sanat yönetmeni olan nadir Avrupa tiyatrolarından biri. Geçen Mayıs ayında farklı ülkelerden dört oyun yazarı olarak bizi Berlin’de bir araya getirdiler. Bir buçuk ay oradaki bir konukevinde kaldık. Sadece bir araya gelip savaşın ve barışın ne ifade ettiğini konuşmamızı istediler. Sonra da üç ayda bir buluştuk. Her gittiğimizde yazdıklarımızı gruba açtık. Sonunda birer oyun yazmış olmamız gerekiyordu. Bu dört oyun Ekim’de, Maxim Gorki’de sahnelenecek. Muhtemelen gelecek sezon Türkiye’de de sahneye koyacağız.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

SANAT

YKötü Kız Kardeş
Kötü Kız Kardeş

Genel olarak ‘iyi bir şey yapmıyorum’ hissi hâkim bende. Ama sadece ‘iyi bir şey üretmiyorum’ değil. ‘İyi bir insan değilim,’ ‘iyi bir sanatçı değilim,’ ‘iyi hiçbir şey değilim'.

SANAT

YHA!
HA!

Ben her gecenin eşsiz olmasını isterim. Bunun için de sanatçıların kendilerini özgür hissetmesi gerekir.

SANAT

YÇürümeye karşı ‘jogging’
Çürümeye karşı ‘jogging’

Lübnanlı aktivist oyuncu Hanane Hajj Ali''nin tek kişilik gösterisi A Corner in the World'de.

SANAT

YAnne/kız yarasına merhem niyetine
Anne/kız yarasına merhem niyetine

Belçikalı sanatçı Sachli Gholamalizad’dan "Konuşmak İçin Bir Sebep"

Bir de bunlar var

Kazuo Ishiguro ile Röportaj: Kurgu Sanatı
Diren!Kazova Kazak ve Kültür Merkezi Açılıyor
Çileklerin İçinden Canım

Send this to friend