Feminizm romantizmimi yemiş yutmuşken...

KÜLTÜR

Yürü Yüreğim Gidelim Buralardan, Bu Aşk Bizimle Değil*

29 yaşında her kadının Cumartesi gecesi yapmayı tercih ettiği gibi evde yatağa uzanmış, abur cuburlarımı hazırlamış, bir şeyler izlemek için Netflix’i açmıştım ki anasayfada karşımda Twilight’ı gördüm. Bir anda kendimi 18 yaşımın heyecanına kavuşmuş bularak Edward Cullen’lı fantezilerimin de teşvikiyle filmi derhal oynattım. Filmden hatırladığım korkunç makyaj kalitesi ve dandik bi lens markası tanıtımına benzeyen göz rengi çeşitliliği bile romantizme susamış bünyemin karşısında oldukça zayıf kalmıştı.

 

Film başlar başlamaz yeniden 18 yaşıma, gerçek hayatın sillesini yememiş hayalperest günlerime döndüm. Genelde tek başına vakit geçirmeyi tercih eden ve Güngören’de yaşayan şahsım için D&R’da gezmek, o yıllarda hayatımın en entelektüel aktivitelerindendi. Yine Bakırköyümüzün (Bakırköy Avrupa Yakasının surdışında yaşayan gençleri için en büyük medeniyet noktasıydı) güzide AVMlerinden birinde D&R keyfi yaptığım bir gün, mağazanın en can alıcı noktasına yaratıcı bir dekorasyonla dizilmiş çok satanlar tezgahında kapağında Aşk-ı Memnu’nun afişini delicesine andıran avuç içinde kırmızı elma görseli yer alan kitap hemen dikkatimi çekti. Aşk, tutku ve romantizme oldukça yabancı genç kız bünyem bu şahane görsele daha fazla karşı koyamadı ve kitabı aldım.

 

Benim yaşlarımda ve benim gibi kendini yalnız hisseden genç bir kızın dilinden ve oldukça sade(?) bir anlatımla yazılmış kitap adeta beni büyülemişti. Kitabın ana karakteri yalnız ve toy Bella, babasının yanına taşınıyor ve bu küçük kasabada hayatının aşkı Edward Cullen’la tanışıyordu. Kitap romantizm algımı o derece etkilemişti ki hayatımdaki tek eksikliğin vampir bir erkek olduğuna beni ikna etmişti. Bella Edward’a ölümüne (mecazsız: kız baya hayatını falan tehliye atıyor) aşık oldukça artık aşk hayatımda beni bekleyen gelecek karşısında bilgili olduğumu düşünüyordum. Edward Bella’yı sürekli korumaya çalışıyor, ayrıldıklarında intihar etmeye çalışıyor ve tüm ailesini Bella için karşısına alıyordu. Bella’nın inanılmaz kırılgan ve sakar yapısı bu ilişki biçimini oldukça sevimlileştiriyor, ‘Ah deli kız!’ nidalarım eşliğinde okurluk keyfime keyif katıyordu. Edward’ın Bella’yı sürekli koruyup kollayan insan üstü emeği karşısında Bella da Edward için insanlığından vazgeçip, “beni de vampir yap, sonsuza dek birlikte yaşayalım” diye diretiyordu.

 

Zamanında beni inanılmaz etkileyen, biri bittikçe serinin diğer kitabını almak için koştuğum bu edebi! eserlerin sinema adaptasyonu da aynı sene başlamıştı. Serinin ilk kitabının filmini izlemek için Bakırköy’deki güzide başka bir AVM’ye koşuşum dün gibi aklımda. Bu kitaptan edindiğim romantik algıyla uğruna hayatımı vereceğim romantik partnerimle tanışmak üzere çıktığım yolda edindiğim deneyimler ‘Kızım her şeyi çok abartıyorsun’dan, Bella’nın Edward’a attığı haşin bakışları taklit ettiğimi düşünürken duyduğum ‘Senin gözlerin biraz şaşıymış ya ahaha’ şakalarına uzansa da kuyruğu dik tutma maceram sürmekteydi. Ve işte yıllar sonra, bu gece, bu film yeniden karşıma çıkmıştı.

 

Neticede 29 yaşında kitaptaki/filmdeki romantik deneyimlerin zerresini yaşayamamış, hala süper romantik bir vampirle tanışmamış, yardım ihtiyaçlarım(!) söz konusu olduğunda kendi işlerini halletmek konusunda tek başına İSMEK kursu yürütecek kadar tekneki ve mesleki deneyim kazanmış bünyem bu kez Twilight’ı izlerken bambaşka hisler hissediyordu. Bir kere Edward’ın 109 Bella’nın 17 yaşında olması o zaman umrum dışıydı fakat şu anda bu repliğin geçtiği sahnede ‘What The Fuck?’ kaşlarıma hakim olamıyordum. Ayrıca Edward Bella’yı korumak güdüsüyle(!) onu habire takip ediyor, Bella arkadaşlarıyla dışarıya çıkmak istediğinde kızı alıkoyuyordu. ‘Bu ne cüret ya?’ diye düşünürken buluyordum kendimi. Bella ‘Beni de vampir yap ölene dek birlikte kalalım’ dediğinde Edward’ın kızın biyoloji dersindeki başarısından bahsedip ‘Kız sen aslında neler neler yaparsın, vampirlik boş adam işi’ dediğini duyamıyordum. Ki şimdi bu kız vampir olursa, bunlar sonsuza kadar yaşarsa aşırı sıkıcı değil mi? 18 yaşındayken bu fikre coşan hassas bünyem artık bu düşünce karşısında yakınlarda kolonya arıyordu. Ayrıca yine 18 yaşındaki bana oldukça romantik gelen Edward’ın Bella’nın odasına gizlice girip onu izlediği kısımlar şu anda resmen kapıyı bacayı kapatıp, defalarca kilit kontrolüne sebebiyet oluyordu. Bütün bu filmin, yaşlı bir adamın genç bir kızı hayatı ve kararları konusunda manipüle ediş hikayesi olduğunu yeni farkediyordum ve bu yazıyı yazmak üzere soluğu masabaşında böylece aldım.

 

Peki 18 yaşında, dedesi içeride Papatyam dizisini izlerken küçücük odasında okuduğu her sayfada güçlü erkek figürüyle mest olan kıza ne olmuştu? Artık romantik değil miydim? Bütün bunlar feminizmin suçu muydu? ‘Ah ulan Judith Butler yaktın be bizi!’ miydi? İyice içerlenmiştim ki bir anda kapı çaldı. Verdiğim yüklü market siparişini getiren çırağın içinden küfür ederek merdivenleri çıktığını duyabiliyordum. Adam elindeki epeyce ağır poşetlerle kapımda belirdiğinde bir an duraksadım. Adam sanki Edward Cullen’a mı benziyordu?

 

*: Güzide bir Gökhan Tepe şarkısı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bir de bunlar var

Çocuklar Hiperaktif Değil (…Ama Bir Sor Niye?)
Kadına Şiddet Uygulayan Erkek Var
İzzet Yıldızhan’la Sevgi Pekişmesi

Send this to friend