Kendime sorduğum sorular şunlar: Ömrümün yarısıyla ne yaptım? Ne yaptım ömrümün yarısıyla? Yarısıyla mı ömrümün? Ben n'aptım?

KÜLTÜR

Yaş 35, Beyoncé Gibi Ortasındayız Ömrün

35’in çoğu bitti. Üç ay sonra 36 olacağım. Cahit Sıkkı Bey’e göre ikinci yarıya gün sayıyorum. Şafak 93. Beyoncé başkan da iki ay önce 36 oldu, demek artık Dante gibi ortasında değil ömrün. Sona daha yakın. Başa daha uzak.

 

Gerçi mevzu bahis “orta”nın günümüzde 35’i geçip 40 yaş başlarına kaydığı söylenebilir. Bilim, tıp, haftada 3 kardio-2 güç antrenmanı, o olmazsa günde 10 bin adım, avuç avuç solgar kapsülü, şekersiz-glütensiz-sevimsiz sofralar, kinoa-pancar-maş fasulyesi-avokado kaseleri, meditasyon müziğine meditasyon kokularının eşlik ettiği bir ortamda meditasyon minderleri üzerinde yapılan meditasyonlar, ommmmm’lar, “kendini sevmek”, “kendine bakmak”, “kendine zaman ayırmak”, “kendini affetmek”, “kendine izin vermek” ve bilimum kendinelik bu işi başardı. Ortalama yaşam süresinin 84’lere dayandığı Japonya’da, İsviçre’de, Avustralya’da filan yaşıyorsanız gönül rahatlığıyla 41’leri, 42’leri bekleyebilirsiniz ömrümün yarısıyla ne yaptım muhasebesi için. Yurdumuzda gideriniz en fazla 37. Veriler ortada.

 

Konumuza dönersek, kendime sorduğum sorular şunlar: Ömrümün yarısıyla ne yaptım? Ne yaptım ömrümün yarısıyla? Yarısıyla mı ömrümün? Ben n’aptım?

 

Beyoncé’ye sorduğum sorular şunlar: Ömrünün yarısıyla ne yaptın? Ne yaptın ömrünün yarısıyla? Yarısıyla mı ömrünün? Sen n’aptın?

 

Niyetim Beyoncé hazretleriyle kendimi kıyaslamak filan değil elbette. Gerçeklikten o derece kopmuş değilim. Kendimi kıyasladığım bütün yaşdaşlarımı birebir tanıdığım insanlardan seçiyorum. Benim başaramadığım neleri başarmış, benim sahip olamadığım neleri elde etmiş, benim olamadığım neleri olmuş olduklarına göre kendi içlerinde derecelendiriyorum onları. Önce, benim gibi her şeye geç kalmış bir iki tanıdığı elimin uzandığı bir mesafeye yerleştiriyorum. Ordan yukarı, sıra sıra diziyorum gerisini. Benim üşengeçlikten girmediğim bir sınavı zamanında geçmiş, çoktan almış olmam gereken terfiyi üç yıl önce almış biri. Daha yukarıda yirmilerini benim gibi sektörden sektöre uç uç böcek diyerek geçirmeyip on yıldır çalıştığı yerde ünvan ve para biriktirmiş bir tanış var. Onun üstünde kariyerini oya gibi işlerken özel hayatı da ihmal etmemiş, doğru kişiyi doğru zamanda doğru ilişki formunda tutmuş bırakmamış eş dost. Daha yukarılarda, işine de aşkına da sıçarım deyip basmış gitmiş, çilesini vakitlice çekmiş, şimdilerde cesaretlerinin meyvesini toplayan ender özgür ruhlar. Böyle böyle yükseliyor liste. Okumak isteyip kazanamadığım okullarda okumuş, doğru meslek tercihleri yapmışlar, işlerinde mutlu olanlar, aşık olup ölmemeyi başarmışlar, yürütemediğim ilişkileri büyütüp çift sığınağına vaktinde giriş yapmış olanlar, hiç bir şeyden geri kalmamış, her şeyi tadında bırakmışlar, gitmek isteyip gidemediğim yerlere gitmişler, hayâlini kurduğum evlerde oturanlar, konuşamadığım dilleri konuşanlar, her yıl daha da fitleşen, şıklaşan, güzelleşenler, İstanbul’dan sıkılıp Ege’de bir köye taşınanlar, çocuklar toprağa basarak büyüsün isteyenler, isteyince yapanlar, istemekle olduranlar, hayatlarını isteye isteye kuranlar…

 

Ömrümün ilk yarısını kıyas kuyusuna düşmeden geçirmeyi başarmıştım halbuki. 35 yaşın bu kıyasıya muhasebesi en çok bu yüzden ağırıma gidiyor. Dilara’nın memeleri 85C olmuş, benim memelerim ne zaman büyüyecek? diye bekleyip, büyümeyeceklerini anladığım gün destekli sutyen mucizesine sığındığım yıllardaki gibi değil durum. Başak’ın sivilcesiz yüzünün, Şirin’in gece 12’ye kadar dışarıda kalmasına izin veren annesinin, Selen’in bilmemne marka ayakkabılarının bende olmaması üzücüydü, canımı sıkıyordu filan ama bu konularda yapabileceğim bir şey de yoktu. Değiştiremeyeceğime göre ya genlerimi ve içine doğduğum aileyi tez elden kabullenecek ya da ömür boyu mutsuz olacaktım. İlk şıkkı kendimden beklenmeyecek bir çeviklikle seçtim ve ergenliği görece kıyassız geçtim. Yirmiler, özellikle de ikinci yarıda zorlamadı dersem yalan olur. Ama, arada bir “benden başka herkes bir istikamete doğru mu koşuyor yoksa?” sorusu panik dalgasıyla vursa da genelde aynı kaybolmuşluğu ve deli danalar gibi dört dolanıyor olma hâlini paylaştığımız hissi içindeydim. Ben ve etrafımdakiler. Aynı havuzdaydık. Deniyor, tadıyor, arıyor, duruyor, atılıyor, kaçıyor, ne yapacağımızı hiç bilemiyor ama kim olduğumuzu çok iyi biliyorduk.

 

Yolun yarısını eda ettiğim şu günlerde esas çözmeye çalıştığım gizem bu işte: Nasıl oldu da ben bu havuzda yalnız kaldım? Herkes hangi ara, hiç çaktırmadan çıktı? Bu komployu bana kim kurdu?

 

Birkaç yıl önce, her duraktan geçen 3. otobüse binip şehri dolaşarak birlikte hayatın anlamını aradığımız arkadaşım iş yerinde köşe ofis kaptı diye kutlamaya davet ediyor, bilmemkim bilmemnerden bi viski getirmiş, rüya gibiymiş tadı. En çılgın fimlerden daha çılgın günler geçirdiğimiz eski sevdicekler değerli eşleriyle apartman yöneticisinin el kitabına çalışıyor. 40’ımızda uzun bir Latin Amerika turuna çıkmak için sözleştiğimiz arkadaşım instagramdan çocuğunun kaç fotoğrafını likeladığımın çetelesini tutup hesap diye elime tutuşturuyor. Yahu daha geçen gün hep birlikte feminist değil miydik biz? Herkesin evlendiği yetmedi, son iki yılda doğur babam doğurdular. Sorarsan hepsi geleneksel kadın erkek rollerinin ters yüz edildiği bir aile modeliyle sistemi içten çökertiyor. İyi de dışarda kimse kalmadı. Aloo? Bari biraz az doğurun da boşandıktan sonra dışarı destek atacak hâliniz kalsın. Bunları düşünen yok.

 

Yanlış anlaşılmasın. Evinde, işinde, sevdiceğinde değilim kimsenin. Allaha şükür, iyi kötü bende de var bunlardan. Bende olmayan şey başka. İstikamet mi desem? Kurumsallık mı desem? Düzen mi desem? Bunlarla ilgili bir eksiğim var. Hayatımın nereye gideceğiyle ilgili hiç bir fikrim yok. İlişkiler hep bir adım ötesine taşınmalı, ofisler yükselmeli, evler genişlemeliyken ben günü kurtarıyorum ha bire. O da zor bela. Gücüm anca şimdi’ye yetiyor. Tamam, biraz geç kaldın ama neresinden başlasan kâr, otur masaya, beş yıllık kalkınma planı çıkar kendine diyorum, sonra beş beş ordan devam edersin. Herkes nasıl yapıyor bu işi? Sayfayı sütunlara ayırıyorum: ev, iş, gönlümün çiçeği, biyolojik saat?. Daha yazarken göğsüme bir fil oturuyor, içim şişiyor, şakaklara şakaklara vuruyor kan basıncı. Televizyonda haşmetmeab Beyoncé poposunu yüzüme yüzüme sallıyor, yolun ilk yarısında gezegeni ele geçirmiş, ikinci yarı için neler planlıyor, allah bilir.

 

Yine de herkesin bir anda hayatta ne istediğine karar verip içinde deli danalar gibi koşturduğumuz bilinmezlik havuzundan çıktığı an var ya, ben hâlâ ordayım. Nasıl oldu o iş? Filmin en önemli sahnesini kaçırmışım, gerisini yakalayamıyorum gibi bir his.

 

İnsan çıkarken bi haber verir.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ECİNNİLİK

YKırışıksız Otuzlar, Botokssuz Yarınlar
Kırışıksız Otuzlar, Botokssuz Yarınlar

Annemin aksine ben 30 yaşımı alarm çanlarıyla karşılamadım. Tam tersine, ani bir rahatlama ve özgüven dalgasıyla vurdu 30.

  • aynenöyle

    Havuzdan çıkılan an bence üniversitenin bittiği an. 28 yaşındayım (aslında 29 da 28 daha az korkutucu geliyor). Üniversiteyi 27 yaşında bitirebildim, (Bu uzatma mevzusu ayrı bir yazı konusu olabilir) evet hemen bir işe girdim (Okuduğum bölümle alakasız da olsa). Bir şeylere geç kaldım ama yine de sanki yoluna girecek gibi geliyordu. Ama bu yazıda bahsedilen şeyleri neden şimdi hissediyorum. Bir 36 olsaydım bari. O zaman ne hissedeceğim?

Bir de bunlar var

Gidiyorum Ben Sen Hoşçakal
Dağdan Anneliğe Kadınlar
Amanda Palmer Daily Mail’in Ağzının Payını Verdi

Send this to friend