Onurlu bir yaşam isteyen daha kaç insanın harcanması gerekiyor?

TARİH

Sylvia Pankhurst’ün Açlık Grevi ve Zorla Besleme

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça açlık grevini sürdürdükleri koğuşlarından bir geceyarısı operasyonuyla alınarak, bir haftadan fazladır tecritte tutuldukları Sincan Cezaevi Kampüsü Devlet Hastanesi’ne götürüldüler. Rızaları dışında transfer edildikleri hastanede düzenli olarak sorulan “tedaviyi kabul ediyor musun” sorusuna herhangi bir müdahaleyi reddettikleri cevabını veriyorlar. Yani, bilinçleri kapansa ve bedenleri iflas etse dahi tıbbi müdahale istemiyorlar. Aradıkları onurlu hayatın koşullarını sağla(ya)mayan iktidarın yitikliğini tecessüm ettikleri o yerde eriyecekler. Ancak şimdi cezaevi hastanesinde, bilinçleri kapandığında müdahale edileceği korkusuyla, refakatçileri olmadan ve avukatlarıyla görüş süresi günde 7’den 2 saate düşürülmüş olarak açlık grevini sürdürüyorlar.

 

Bir yandan Nuriye ve Semih’in yaşamasını, yeniden sağlıklarına kavuşmalarını dilerken, diğer yandan talep ettikleri koşullar sağlanmadan-işlerini ve özlük haklarını almadan- rızasız salt bedenlerine müdahale ederek onları hayatta tutmanın zorbalığı altında eziliyoruz. Kritik eşikleri birer birer aşmışken, dişe dokunur tek bir yanıt vermeyen sorumlular tıbbi müdahaleyle onları hayatta tuttuğunda özlemini duyduğumuz yaşamın neresinde olacağız? Uğruna varlığın kendisinin feda edildiği onurlu bir yaşam sağlanmadan hayatta kalmak ne demek? Hele de bu yaşam işkence yoluyla, iradenin yok sayılması yoluyla sağlanıyorsa?

 

Semih’in mektubunda dile getirdiği itirazlar, yaşadıkları işkence tarihten pek çok örnekte de mevcut. Ben bunlardan bir tanesine, 1900’lerin başında kadınların oy hakkı ve eşitlik için verdikleri mücadelede kadınların başlattığı açlık grevlerinde Sylvia Pankhurst’ün cezaevinde maruz kaldığı zorla besleme örneğine dönüp bakmak istedim. Yüzyıl sonraki uygulamalardaki değişiklikler, yani zorla besleme işkencesinin sterilleşmesi bir yana, ruhsal olarak bu sürecin neye benzediğini, irade ve bedensel bütünlüğü kırma çabalarının herşeyini ortaya koymuş insanlar tarafından nasıl deneyimlendiğini bir nebze anlayabilmek adına Pankhurst’ün yazdıklarına başvurdum.

 

Sylvia Pankhurst İngiltere’de kadınlara oy ve eşit vatandaşlık haklarının tanınması için mücadele eden ve bugün sufrajetler olarak anılan kadınlardan yalnızca biri. 1905’ten 1. Dünya Savaşı’nın başlangıcına kadar yürüttükleri eşit haklar kampanyasında yaklaşık 1000 kadın cezaevlerine kapatılıyor. Kadınların Sosyal ve Politik Birliği üyesi Sylvia Pankhurst bu süre içinde pek çok kez hapis yatıyor. Her tutuklandığında açlık grevine giren Pankhurst, zorla beslemeye maruz kaldığı  Holloway cezaevinde yaşadıklarını hapis esnasında yazdığı iki mektubunda ve dışardayken yazdığı bir makalede detaylı şekilde anlatıyor. Ağustos 1913‘te McClure’s dergisine tutuklanma hikayesini ve gördüğü muameleleri yazan Pankhurst anlatıyor:

 

3. günün sabahında beni kilomu ölçmek için koridora çıkardılar. Bir zaman sonra 2 doktor geldi ve kalbimi dinledi. Bana ”Yemeğini yiyecek misin” diye sordular. ”Hayır” cevabını aldıklarında ”o zaman tek çare seni zorla beslemek,” dediler.

 

Gittiler. Sinirlerim harap durumda titriyordum ve içimdeki korku ve dehşetten ateşim çıkmıştı. Tüm gücümle bu menfur zorla beslemeye karşı savaşacaktım. Ne yapacağımı bilmiyordum; aklımdan pek çok fikir geçiyordu ama sanki hiçbiri işe yaramayacakmış gibiydi. Ufak bir eşya sepetine hücrede ne bulduysam koydum: terlikler, fırça, tarak ve başka şeyler. Pencerenin altında ayakta durdum ve arkama sakladım. Doktorlar içeri girdiğinde bana işkence yapmaya cüret ederlerse, onlara elimdekileri fırlatarak karşılık verecektim. Ama kapı açılıp da içeri 6 kadın görevli girdiğinde onlara bir şeyler fırlatmaya gönlüm el vermedi. Yine de, hepsi birden üstüme çullanınca birini yaraladım sanırım.

 

Kadınların toplandığı bir meydanda cebindeki taşı fırlatarak bir dükkanın camını kırdığı için 5 ay hapis cezası alan Pankhurst’ün cezaevindeyken yazdığı iki mektup doğrudan zorla besleme ile alakalı. Bir çıkmazın içinden yazıldığı belli, ancak sarsılmaz bir irade ve politik bilincin yansıması olan satırları ümidini hiç kaybetmediğini gösteriyor. Mektupların muhatapları ve sufrajetlerin isimlerini zikrettiği yerler ya kesilmiş ya karalanmış. Ancak mektuplardan birinin Bağımsız İşçi Partisi’nden J. Keir Hardie’ye gönderilmek üzere kaleme alınmış olduğu tahmin ediliyor. İlkinde şöyle yazıyor Pankhurst:

 

XX’i ilk defa bugün gördüm. İlk 11 gün tecrit altındaydım, kitaplarım ve egzersiz alanım yoktu. Doktor kitaplarımın verilebileceğini söyledikten sonra kitaplarım geldi. Ardından tek başıma egzersiz yapabileceğim söylendi, bunu reddettim. Ancak diğer sufrajetlerle beraber veya buraya getirildiğim dostlarımdan biriyle egzersiz yapacağımı belirttim.

Savaşıyorum, savaşıyorum, savaşıyorum. Günde iki defa 4, 5 bazen 6 kadın gardiyanla beraber 2 doktor geliyor. Bir mide tüpüyle besliyorlar beni. Metal bir aletle dişlerimin arasındaki boşluklardan ağzımı açık tutturacak şekilde bastırıyorlar. Direniyorum. Diş etlerim her daim kanıyor. İki kere ishal oldum. Ah! Anlatamam. Bazı zamanlarsa ısrarlı bir kabız hali. Evvelsi akşam kustum ve tüm geceyi bitap geçirdim. Dünkü 2 öğünün ardından da hastalandım.

 

Yeniden ümit etmeye başladım. İçimde sürekli yeşeren bu vefasız ümitler… Maalesef bu sabahki öğünüm inatla mideme yerleşti. Operasyon sırasında kusmak için elimden gelen herşeyi yapıyorum ama bir kere oraya varan yiyecek orada kalıyor.

 

 

 

Bu mektuptaki bilgilerin bir kısmını içeren bir başka mektupta ek olarak el yazısıyla şöyle yazıyor:

 

Salı geldim ve ilk defa Cuma günü zorla beslediler beni. İlk başta delireceğimi sandım ve korkunç şeyler yaşadım, karakterimden dolayı utanç içindeyim, ama insanın sinirleri alışıyor… Hazım ıstırabı çekiyorum. Bu ıstırapların cezaevinden salıverilmeme yardım edeceğini düşünmüştüm ama beden çok kuvvetli. 

 

 

2005 senesinde İngiliz hükümetinin yayınladığı devlet belgeleri, dönemin iktidarının 26 yaşındaki Sylvia Pankhurst’ün ölümünün kamuoyunda yaratacağı etkiden korktuğunu, İçişleri Bakanı’nın Sylvia’nın Holloway cezaevinde zorla beslenmesine dair her gün iki rapor aldığını ortaya çıkardı. Bu belgelerde Sylvia’ya günde yaklaşık 1 litre süt, çırpılmış yumurta ve bazı vitaminler verdikleri yazıyor. Uygulamaların Holloway revirinin başındaki Dr. Francis Forward tarafından dikkatle not alındığı ve Bakan Reginald McKenna’ya ulaşması için yetkililere ilettiği görülüyor. Birkaç gün zorla beslemeden sonra Dr. Forward şöyle yazıyor: “Bu öğleden sonra besleme işleminin sonunda kendini kusturdu. Mahkum bu işte gittikçe ustalaşıyor.”

 

Cezaevinde kırılmaya çalışılan iradesini ve beden kontrolünü kusarak güçlendirmeye çalışan Pankhurst bu sürecin ruhu üzerindeki izlerini şöyle tarif ediyor:

 

Her geçen günün sabahında ve akşamında aynı mücadele. Ağzımın içi yara bere içinde; metal aleti yerleştirdikleri diş etlerim sürekli kanıyor, ağzımın her yanı yara bere içinde. Sıklıkla bağırıp çağırasım geliyor. Hücremden her çıktıklarında şiddetli ağlama nöbetleri geçiriyorum. Bazen de kendimi duyuyorum, sanki başka biri konuşuyormuş gibi, tuhaf yüksek bir sesle aynı şeyleri tekrar tekrar söylüyor.

Herhangi bir acıdan daha beteri bu çözülme; bitmeyen zorbalığa karşı mücadele etmek insanın sinirlerini darmaduman ediyor, benliği üzerindeki kontrolünü tamamen yitirmesine yol açıyor. Bu yetmezmiş gibi bir de işkencecilerimin işlerinden olacakları korkusuyla, görevlerinden nefret ederek çalıştıklarını görerek, ve kurbanlarına acısalar da çoğunun kurbanlarının kavgasını anladığını ve sempati duyduğunu her geçen gün artan bir farkındalıkla izleyerek daha da kahroluyorum.

 

Pankhurst’ün sinir krizi, uykusuzluk ve hazımsızlık sorunlarını dile getirerek zorla besleme uygulamasının sonlandırılması için verdiği dilekçenin ardından dışardan Dr. Maurice Craig adlı bir doktor kendisini muayene etmeye geliyor. Dr. Craig Pankhurst ile aynı kanıda: “Şunu belirtmeliyim ki onun hayatını tehlikeye atan zorla besleme uygulamasının kendisi değil, her besleme öncesi ve sonrası coşan zihni ve her defasında ortaya koyduğu direniştir. ”

 

1917 senesinde yazan Metcalfe, Holloway ve diğer hapishanelerde gerçekleşen dehşet sahnelerini “kadınları, rızalarına karşı nafile bir kontrol etme çabası” olarak tanımlar. İşkenceye sadece çığlıklarıyla tüm cezaevini inleterek dayanabilen Kitty Marion, süreçte aklını yitiren Rachel Peace, belden aşağısı tutmayan ve zorla beslemeye maruz kalan May Billinghurst ve vajinal ve anüs yoluyla tüp sokularak zorla beslenen Fanny Parker gibi yüzlerce kadın iradelerine tecavüz eden bu zulme karşı sürekli bir direnç göstererek akıl sağlıklarını, benliklerini korumaya çalışıyorlar.*

 

Açlık grevleri ve zorla beslemenin sıkça yaşandığı 1912’de bir sanatçının zorla besleme uygulaması çizimi. Illustrated London News 27 Nisan 1912. Kaynak Wiki Commons.

 

Yaklaşık 10 sene süren açlık grevlerini kırmak için kullanılan teknikler Pankhurst’ün mektuplarından anlaşılacağı üzere bedenden çok zihinsel ve ruhsal bir muharebeye yol açmış. Bugün bizim doğal ve cepte gördüğümüz oy hakkımızın daha 100 yıl evvel ne çok kadının akıl ve beden sağlığına mal olarak alındığını unutuveriyoruz. Hatırladığımızda da bize bir takım adamların bahşettiği, gökten zembille inmiş bir hak gibi düşünüyoruz. Halbuki direnişin kırılmamasının tek bir sebebi var, yöntemlerimiz farklı olsa da politik bilinci ve iradeyi beraber savunmak. Kadınların Sosyal ve Politik Birliği başkanı ve Sylvia’nın annesi Emmeline Pankhurst’ün 1909’daki seslenişi İngiltere’deki kadınların bu birlikteliği nasıl dişleri, tırnakları, kanlarıyla savunduklarını açıkça ortaya koyuyor:

 

Kadınlar! Yoldaşlar! Sevgili iş arkadaşlarımız! Vazifeniz bu Hareketi sevmek, onun için mücadele etmek ve onunla nefes almaktır. Kendi konfor ve mutluluğunuza dair hiçbir düşüncenin Hareketin önüne geçmesine izin vermeyin. Ona aklınızı, zamanınızı, herşeyinizi verin. Hareketimiz sizden gelecek herşeyi hakediyor. 

 

Emmeline’in kızı Sylvia Pankhurst erkek sömürgeci zihniyetin ve Hareketin İngiltere’yle sınırlı olmadığını biliyordu, gerçek bir enternasyonalistti. İngiltere’nin Komünist Parti’sinin kuruluşunda yer aldıktan sonra mücadelesini devam ettirmek üzere Mussolini işgal edene kadar o dönem Afrika kıtasındaki tek bağımsız ülke olan Etiyopya’ya gitti. 1960’da Etiyopya’da öldü. Eşitlik mücadelesinde kendisi gibi nice bedeller ödeyen sayısız insanla beraber bizlere onurlu bir yaşamın yol işaretlerini bıraktı.

 

Nuriye ve Semih de kendi yollarını yürüyerek bir ışık yaktılar. Bedenleri erise de yaktıkları ışık parıl parıl parlıyor. Bizleri, iradeleri ve hakları tanınarak bu yaşamda yer bulmaları için o ışığı büyütmeye davet ediyorlar.

 

 

*Jane Purvis, ‘The Prison Experiences of the Suffragettes’Women’s History Review (1995)

 

Ana görsel:  Hükümlü Giysisiyle Otoportre. Sylvia Pankhurst c.1907.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

TARİH

YTrabzon’daki Ayasofya’nın Zor Zamanları
Trabzon’daki Ayasofya’nın Zor Zamanları

Trabzon'daki Ayasofya Kilise Müzesi cami oldu, tamam. Peki camiye ne oldu?

SANAT

YLinda Nochlin’in Vefatı ve Feminist Sanat Tarihinin Doğuşu
Linda Nochlin’in Vefatı ve Feminist Sanat Tarihinin Doğuşu

Toprağına yıldızlar, ateş böcekleri, güneşler yağsın.

TARİH

Y“Jinekolojinin Babası” ya da Tükür Babanın Suratına
“Jinekolojinin Babası” ya da Tükür Babanın Suratına

Cerrahinin gümüş iplikleri kadınları parça parça sökerken...

TARİH

Y1989’dan Konstantiniyye Haberleri ve İstanbul’un Dönüşümü
1989’dan Konstantiniyye Haberleri ve İstanbul’un Dönüşümü

"yıl 2010. kent: İstanbul. nüfus: 30 milyon, çoğunluğu kadın"

Bir de bunlar var

Günler ve Fasulye Taneleri
Evlenirken Belim Na Böyle İncecikti
Hayalet Ülkenin Şampiyonları: Sovyetler Birliği’nin Son Olimpiyatları

Send this to friend