Yazları dükkan önünde çekirdek, yatır muhabbetleri, kışları, soba üstünde çayın fokurtusu, mandalinanın kokusu... Ne kadar “övsen” de yoksulluk işte!

ECİNNİLİK

Sorulmasın Vatanımız, İlimiz…

Sene 2008… Türk Modernleşmesinin Cinsiyeti dersi için bir ödev hazırlamam gerekiyor. Bir mekan seçip, orada kadınların, birkaç kuşağın hikayesini dinlemek, deneyimler üzerinden bir şeyler hazırlamayı hayal ederek -zaman da geçirmem gerekecek bir mekan olacağından- içinde bulunmaktan mutlu olduğum bir yeri seçtim. Mutlu ve eskiye yakın.

 

Bir akşam bu düşüncelerle düştü yolum dükkana. Ankara yine böyle soğuk, hava erken kararmış ve o karanlıkta en fazla iki nefesin sığabileceği bir yer… Tepesinde sarı bir lamba. İçinde Nazlı* Teyze, çorap örüyor. O ilk sohbet sonralarını, onun gelini ve ailesiyle tanışmamı hatırlıyorum. Yıllar içinde Suna** Abla ile ana-kız, abla-kardeş, arkadaş ilişkisi kuracağım bir birlikteliğe dönüşecek zamanların başlangıcıydı. İkinci gittiğimde araştırmayı anlatmış, onlardan icazet almış, bir süre sonra çalışmayı tamamlamış, sonrasında da düzenli ziyaretlerine gitmeye devam etmiştim. Benim için feminist etiğin başladığı yer kale altındaki iki katlı gecekonduydu. Yazları dükkan önünde çekirdek, yatır muhabbetleri, kışları, soba üstünde çayın fokurtusu, mandalinanın kokusu, en fazla beş nefesin sığabileceği odada ve Suna Abla’nın ağzında az kalmış dişleriyle hayata çok güldüğü muhabbetler…

 

Nazlı Teyze kolunu kırdı, benim sevgililerim oldu, onları da aldım aldım götürdüm oralara. Soğuk mutfakta buharlanan camlar, çekildiğimiz fotoğraflar, avluda kedi, iç içe geçen odalar, Nazlı Teyze’nin ölümü, benim İstanbul maceram, geri dönüşüm, babamın kaybı… Hepsinde bir telefon uzağımdaydı Suna Abla. İkimiz de yoksulduk; ben kurslarda öğretmenlik yapıyordum, o çorap çamaşır satıp ailenin harçlığını çıkarıyordu, kocasıyla birlikte. Her gittiğimde ya ıhlamur, köyden gelen kuşburnu, ya rezene, ne bileyim ona ne iyi gelecekse artık… Ve her seferinde hep öğütler, “aman anneni yalnız bırakma”lar, “aman kendine dikkat et” ler…

 

Sonra ben evlendim. Çok sonra da bir gün dedim, ben boşanıyorum abla, bana ucuz bir ev bulalım. “Yapma gııızz” dese de kalktı gecekondu gezdi benle. Kapısız tuvaletli gecekondular, iki göz gecekondular… “Yok” dedi “sen yapamazsın burda, iyi düşün e mi canım.”

 

Sevdiğim adamları da sevdiğim kadınları da alıp alıp götürdüm Suna Abla’ya. Bir yelek ördü bana, mor, sonra örgüsünü değiştirdi, geliştirdi, yeni moda amigurimi bebeklerden örmeye başladı. Eşe dosta da destek için dükkanda onların işlerini de sattı. Hatta bazıları kendilerininkinden iyiydi ve daha çok satıyordu, indirmedi tezgahtan. Kısmet dedi. Herkes kısmetini yer. Bir yandan belediyenin mahalleyi yenileştirme tutkusu, bir yandan sadece dışarıdan yapılan düzenleme, içeriden duvarın çökmesi ve ne turistlerin ne de belediyenin bundan zerre haberi olmaması, üstüne bir de konut hakkı iddia eden akrabalar… Bütün bunların arasında renkli ipler, plastik gözler, komşular, avludaki kedilerle birlikte bir hayat. Sonra bir ara mide rahatsızlıklarıyla uğraştı ama normaldi işte bu ülkede herkes bir yerlerinin ağrısıyla yaşıyordu- öyle diyordu.

 

Fakirliğin güzellemesi ya da yer yer kötülemesi mi? Kime nasıl geliyorsa artık, lakin sadece bir betimlemeden öte bu. Olanı olduğu gibi aktarmaktan öte bir şey. Belki o sokaktan geçerken, onun hep başını o pencereden uzatacağı umudunun güzelliğiydi o ev. Eksilen, yiten ve yerine yenisi gelmeyecek olanın bıraktığı kekre tad yerine, bak burda küçük bir fidan var umuduydu ama bir yandan da yoksulluk işte! Ne kadar “övsen” de yoksulluk!

 

Doktora yeterlik sınavına çalıştığım bugünlerde, Maria Mies okurken, hareketten gelen bir alanın akademiye sıkıştırılamayacağı, bunun nankörlük olacağını düşünürken, sonra duruş teorisyenlerinin öncelediği kadın deneyimlerinin feminist araştırmalarda başlangıç noktası olması gerektiği fikirleri arasında gezerken sabah bir mesaj geldi. Suna Abla yazmamış mesajı. Sürekli arayan, “nerde kaldın gız, niye aramıyon hiç, nerdesin, hadi gel, gelmiyon hiç” diyen Suna Abla değildi bu kez. Oğlu yazmış. “Annemi kaybettik.”

 

Bir yerde kalakaldı sınav, doktora, yeterlilik, çalışmak… Son kez de olsa göremediğim Suna Abla’nın sesi kulağımda.

 

Daha dertleşecek ne çok şey vardı.

 

Oturdum ona bir mektup yazdım ben de işte:

 

Seni uğurlarken sana söz veriyorum, yeterliği geçeceğim ve yapacağım çalışmayı sana adayacağım… Ne yazarsam yazayım, senin de ilmeklerin olacak orda. Örgülerin ardına sakladığın her sessizlik benim de cümle arkalarına koyduğum sesler, nefesler, susuşlar olacak. Söz olsun sana, var olduğum sürece cümle önlerinde, artlarında hep hikayelerimiz olacak. İyi ki çıktım yola, iyi ki yoldaydın.

 

Bir de son son bir Gülten Akın şiiri Suna Ablam için:

 

“…Git oldu can, sürgün geldi dayandı
Diktiğin fidanlar sen olmayanda
Yel vura ırgalana, gün vura duldalana büyüyecek
Yasa şu ki ekinler yürüyecek
Bebek dillenecek, güçsüz hallanacak
Sis kalkacak İsfendiyar başından
Selam olsun bizden önce geçene
Selam olsun dosta, hasa, çile çekene
Selam olsun dayanana, düşene
Yüreğim yürektir, bakma gözüm yaşına
Git oldu can, sürgün geldi dayandı
Sorulmasın vatanımız ilimiz.

 

*: İsimler değiştirildi.
Görsel: Mary Abbot.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ECİNNİLİK

YOlmak-Olmamak-Olamamak
Olmak-Olmamak-Olamamak

Söke söke, yanıla yanıla dikmek istiyoruz elbiselerimizi; öğrenmek, varoluşumuza sahip çıkmak ve nihayetinde birlikte hareket etmek istiyoruz. Devlet izin verirse..

Bir de bunlar var

Dostça Uyar Beni…
Tünelin Ucunda Annelere Işık Var Mı?
Jeremy Irons’ın Kafası Atmış

Send this to friend