Alman toplumunda bu farklı ırklardan karakterlerin birbiriyle kurdukları ilişkilerin nasıl bir direnç noktası olduğunu göstermekle beraber aile ve toplum devreye girdiğinde ne kadar kırılgan olduğunu anlatıyor oyun.

SANAT

Sarı Çiyan Müziği ve OhMeineMutter

Geçen akşam Kumbaracı50’de Sarı Çiyan Müziği adlı okuma tiyatrosuna gittim. Baştan söyleyeyim tam kararında, mütevaziliğiyle fevkalade bir oyundu, oyunculuk da harikaydı (galiba bir tek müziği pek özgün bulmadım). Oyunun yazarı genç ve parlak olarak tabir edilen Maria Salzmann şu aralar Alman Konsolosluğu’nun Tarabya’daki cennet bahçesinde çalışıyor, yaşıyor. Küçükken ailesiyle Rusya’dan Almanya’ya göç etmiş, edebiyat ve tiyatro okumuş, şimdilerde özellikle ırk ve ırkçılık meselelerinin üstüne giden oyunlar yazıyor.

 

Oyunda kısaca ergenlik çağında, henüz okulu bitirmemiş biri Yahudi biri Türk ve biri Alman üç genç var. Alman toplumunda bu farklı ırklardan karakterlerin birbiriyle kurdukları ilişkilerin nasıl bir direnç noktası olduğunu göstermekle beraber aile ve toplum devreye girdiğinde ne kadar kırılgan olduğunu anlatıyor oyun. İlişkilerini direnç hattı yapan unsurun ırk olması zaten müthiş bir iç gerilimini baştan devreye sokuyor. Çünkü bu ırk farklılığı sürekli yüzlerine vuruluyor öyle ya da böyle. Nitekim, oyunun kabaca esin aldığı olay birkaç sene önce yaşanmış bir öfke patlaması, buradan ayrıntıları öğrenebilirsiniz. Herneyse, oyunun konusunu ve Maria’yı merak edenler bu linkten ulaşabilirler. Şimdilik benim derdim başka.

 

Salzmann’ın oyununda bir anne karakteri vardı ki dev bir büst gibi yaşıyordu. Odadayken anne, değilken ilerde köşede duran bronz döküm bir büst (oyunda gerçekten böyle bir şey yok bu benim yakıştırmam). Gözleriyle hep takipte. Şefkatli ama buyurgan, yeri geldiğinde duygu sömürüsünü eksik etmeyen, tam vaktinde kıvrılarak dönüp bağıran, akabinde anında sesini alçaltıp “yavrum, ben bütün bunları senin iyiliğin için söylüyorum” azabını üstüne salmayı bilen bir anne. Seven ve endişelenen bir Anne yani. Dev.

 

Sahnelerin ritmi, aralığı harika ilerlemekle birlikte, bazı sahneler diğerlerinden çok daha üstündü. En üstünü ortadaki bankta patlak turkuaz elbisesi, bordo saçları ve ince kemikli gözlükleriyle oturan anne ve etrafındaki köşelere yerleşmiş Aron, Sedat ve Nurit’in olduğu bir sahne. Oyun içinde esasen kanka olan 2 oğlan çocuğu ve Türk olanın hamile kız arkadaşını oynayan Nurit bir anda annenin dev(let)liğini, tekliğini ve mutlaklığını bildirmek üzere etrafına toplanmışlardı. Sahne şöyle ilerliyor: ortadaki bankta oturan Anne, Aron’la pasif agresif bir tartışmaya  başladıktan sonra Serhat ve akabinde Nurit lafa hatta belki topa giriyor, adeta kanon yapıyorlardı. Anne, akan bir tartışmada sırasıyla her birine yukarıda listelediğim özelliklerde cevaplar veriyor, hepsini, hepimizi yanıtlıyordu. Gençler sinirle suçluluk arası çatlıyorlardı. Salzmann kuşkusuz evrensel olmasa bile Alman toplumunda anne figürünü nasıl tekleştirdiğini harika ve yaratıcı bir üslupla anlatıyordu böylece.

 

Buradan tabii ki kendi anneme geçmeden olmaz, değil mi? Aslında feminizmin son kullanma tarihi başlıklı bir yazıyı hak eden bir konuşma yaptık annemle geçen haftalardan birinde. Beni hayal kırıklığına uğratmasıyla beraber annelerimizin nesliyle bizim aramızdaki farkları ve aynılıkları anlamaya çıkan yolda önemli bir kırılmaydı bu konuşma.

 

Annem feminizm, insan hakları ve aktivizme dair içimde her türlü tohumu ekmiş olan ve beni her anlamda yüreklendirmiş olan kadındır. Örnek aldığım, gurur duyduğum bir kadındır yani. Zamanla muhafazakarlaşmak diye bir şey var. Ya da yaşlanmaktan korkmak, kızını kimlere, nasıl bir dünyaya teslim edeceğini bilememe korkusu belki de… 1 sene öncesine kadar, git içinden nasıl geliyorsa öyle yaşa, diyen bir annenin çok şanslı evladı olan ben annemle talihsiz bir konuşma/pasif agresif atışma yaşadık. Ayrıntısına girmeyeceğim alıp-vermede, annem bana evliliğin ve çocuk sahibi olmanın ne kadar güzel olabileceğini anlatıyordu (buraya kadar peki tamam ve hakikaten bir sürü çok mutlu çift görüyorum, aynen bir sürü mutsuzu gördüğüm gibi). Annem evlenmeye ‘karşı’ olmamla ilgili olarak (ki karşı değilim sadece kendim için makul olmadığını düşünüyorum) sarf ettiği cümlelerde iyice provoke oluyor lafı şuralara getiriyordu: güzelliğimin bir gün elbet çekip gideceğini, yaşlanacağımı, erkekler tarafından o kadar da arzulanmayacağımı söylüyor, yalnızlığın ne kötü bir şey olduğundan dem vuruyordu (bu noktada benim kafamda Aşık Veysel’den Güzelliğin 10 para etmez/Bu bendeki aşk olmasa, çalıyor). Yani kapağı atmışken evlen (evet çok sevdiğim biri var, yine şanslıyım), yaşındır artık daha gecikirsen sen üzüleceksin, e tabii sen üzülünce babanla biz üzüleceğiz diyordu.

 

Ayrıca evlilik olmayan ya da ilelebet sürmeyen her ilişkiyi gündelik ilişki olarak balkondan dışarı süpürme gayretindeydi. Ben ona bildiği güvendiği ve hayatından çok memnun bekar kadın örnekleri verdikçe, o aynı Salzmann’ın oyunundaki dön dolan aynı lafları farklı biçimlerde ederek karşındakini bıktırma yöntemiyle argümanını kabul ettirme taktiğini uygulayan anneye daha çok benziyordu. Ki aslında tongaya bastım burada, kendimi bir anda gündelik ilişkiler kötü bir seçimdir yakıştırmasını kabul etmiş, ya da en azından sorgulamamış bir noktada buldum. Evlilik olmadan yaşanan ilişkiler gündelik, tüketilmeye mahkum ilişkiler değildir demeye çalışırken gündelik ilişkilerimizi annemle beraber süpürmüş oldum. Bir de üstüne başarılı ve mutlu bekar kadın örnekleri verdim. Niye örnek göstermek durumundayım? Anlayacağınız sıvadım yani.  Halbuki herkes kendi için makul gördüğü alanı yaratmayacak mı en nihayetinde? Her örnek eksik, yanlış ve ikiyüzlü kalmayacak mı? Elim ayağıma, gözüm dudağıma dolandı.

 

En nihayetinde bu toplumda durum böyleydi işte. Bir celsede bireyselliğimizden, bağımsızlık arzumuzdan boşanmamız gerekiyordu. Hepsi baştan şekillendiremeyeceğimi kabul edeceğim gelecek için. Toplumun bizden isteyecekleri, toplayacağı haraç için.

 

Demek istediğim katiyen her annenin aynı olduğu değil, hepimizin annesi biricik. Ancak çocuklarına yaklaşımlarında benzer bir korku hakim. Korkular yaşanan ortama göre değişiyor ama tepki genelde hep muhafazakarlaşma, çocuğu zapt etme yönünde oluyor. Öyle ya da böyle, er ya da geç. Kadınlar için sanırım bu yaş evlilik yaşı (o aile için hangi yaşsa artık bu), ailenin de sevdiği uygun bir eşin çıkıvermesi. Peki bu kadar sevgi dolu bir ortamda suçluluk duygumuz, anne-babayı mutlu etme arzumuz ve içimize ısrarla ekilen korku ve öfke tohumlarıyla ne yapacağız?

 

Bu soruya eğilmeden önce bu durumun tek taraflı olmadığını belirtelim. Bizim onlara olan göbek bağımızda da benzerlikler var gibi geliyor bana. İnsanın ilerde gerçekten öz yalnızlığa batmaması için yapması gereken o göbek bağını koparmak değil mi halbuki? Sorgulamaya ara vermeden devam etmek. Böylece annelerin de algısında bir farklılık, bir genişleme ve rahatlama yaratabileceğimizi düşünüyorum, düşündüm yani (sıra bizde?). En azından bir esnekliği olan annelerde. Korkunç gözüken şeylerin, toplumun hazmedemeyeceğini düşündüğümüz şeylerin mümkün olduğunu, böyle de varolabileceğimizi ve hayatın bizi de diğerleri gibi sarıp sarmalayabileceğini göstermek mücadeleye değer bir amaç değil mi? Öyle. Saf veya değil, yapabiliriz ya da yapamayız, ama öyle. Bunu yapma yöntemi kimseyi kırarak olmasa iyi olur ama sonuçta bir yerlerde hep kırılıyoruz. Kırılma olmadan genişleme, derinleşme de olmuyor. Annem de beni kırmak ve yok saymak, karşılığında kırılmak istemezdi pek tabii. Ancak bu müdahaleci tavra olan karşılığım sağlam bir duruş olmazsa, suçluluk ve annemi mutlu etme isteğiyle kendimi yok sayarsam, esas o zaman ilerde çok daha ciddi biçimde kırılacağımızı biliyorum. Annem ve pek çok anne de bunu görecek nitelikte bir kadın/kadınlar, buna inanmak istiyorum.

 

Salzmann’ın oyununda bu kırılma ile kırılmama arasındaki boşluk, kafandakini söyleyememe, suçluluk duygusu, beklentileri karşılayamama durumu müthiş bir öfke toplanmasına sebep oluyordu. Bu hikayede şiddet döngüsü dönüp tamamlanıyor, ruhumuza derin bir çizik atıyordu. İşte tam da bu yüzden ne seviyede olursa olsun kişisel tercihlerimize yapılan herhangi bir müdahaleci tavır anında fark edilmeli, açıkça dillendirilmeli ve üstüne gidilmeli diye düşünüyorum. Esas mesele, bu konudaki his ve düşüncelerin çelişkilerde temel bulduğunu ve kolay olmadığını hatırlamakta. Bu hususta Salzmann’ın göstermeye çalıştığı gibi hem korku temelli bir aynılık hem de nesiller arası bir çatışma bizi dört bir yandan sıkıştırıyor, bazen en sevdiğimiz, masum, lezzetli bir kuzu incik yemeği kılığında.

 

Son olarak bir arkadaşımın bu olayı anlatmamın üzerine ettiği lafları buraya yapıştırarak bitiriyorum. Bu da nesiller arası sorunları tartışmaya bir giriş niteliğinde olsun (annelerin hafızalarında yer etmiş 20. yüzyıl soykırımları da aklımızın bir köşesinde duruversin):

 

‘Bizim annelerimiz, senin benim değil hepimizin annesi… eşitlikçi falan değiller. Bu bize yutturulmuş bir yalan ya da biz öyle görmek istedik. O kuşağın kadını dünyayı benden yana olanlar ve olmayanlar diye saflara ayırarak bakıyor etrafına. Aslında hep tehdit altında hissettikleri için… Tehdit öyle bir vesvese haline geliyor ki bir türlü bitmiyor, hatta o tehditlerin sürdürücüsü haline geliyorlar ama kendilerini de kurban ediyorlar ister istemez. Onlar feminist değiller, bir kere eşitlikçi değiller ki feminist olsunlar. Gizliden gizliye büyük bir imrenme duyuyorlar erkeğe, bakma.  Ama biz erkekleri beğenmeliyiz, onlara imrenmemeliyiz. Sevdiğimiz bütün kadınlara olduğu gibi erkeklere de hayranlık duymalı ama haset etmemeliyiz. Bence bizim bir önceki kadın kuşağıyla aramızdaki fark feminizm değil, biz pürist kişileriz. Ya da hem pürist hem feminist. Bir de üstüne büyük büyük annelerimiz gibi şifacı, büyücü, falcı olabilirsek “pürist feminist doğalcı petit klitorausus” diye özel bir kuşak oluşturabiliriz bence.’

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

MEYDAN

YAm
Am

"Bana insanlığımı geri veren hazzım, dünyanın yarasını sağaltan, beni neşeye geri ören..."

MEYDAN

YYarasından Doğan Bir Hareketin Koynunda
Yarasından Doğan Bir Hareketin Koynunda

Feminist hareketin gücünün kırıklarımızda, yarıklarımızda, damar damar bin yoldan akıyor oluşumuzda köklendiğini unutmayalım.

TARİH

Y18. Yüzyıldan Bir Resimde Ankaralı Kadınların Peşinde
18. Yüzyıldan Bir Resimde Ankaralı Kadınların Peşinde

Tarihsel anlatılar içinde sarayla harem dışında ve Oryantalist tipolojilerden bağımsız olarak hayal etmekte güçlük çektiğimiz kadınları, bu resim sayesinde, Ankara’da gündelik hayatın içinde, işinde gücünde, kanlı canlı resmedebiliyoruz.

KÜLTÜR

YAğzımızın Tadını Save Etmek Mümkün Mü?
Ağzımızın Tadını Save Etmek Mümkün Mü?

Gıdalarımıza eklenen aromalar nasıl yapılıyor? Bu alanda ne tür araştırmalar yapılıyor? Bir aroma firmasında çalışan Ezgi ile konuştuk.

Bir de bunlar var

Cuma Şarkıları 18: Dans!
Bay Gay Suriye ya da Görmezden Geldiğimiz Bazı Hiyerarşiler
İmparatoriçenin Popo Lazeri, Peaches’ın Işıldayan Yerleri

Send this to friend