"Duymak istedim. Herkes duysun istedim." diyor Papatya. Her birimiz yakın çevremizden yirmi kadın arkadaşımıza sorsak, kaçı şiddet görmüş, kaçı tecavüze uğramış olurdu ve kaçı bunu telaffuz edebilecek gücü kendinde bulurdu?

MEYDAN

ECİNNİLİK

Sanki Hiç Yaşanmamış Gibi

8 Mart Kadınlar Günü histerimiz yavaş yavaş azaldıysa, sevgililerimizden aldığımız kırmızı gülleri kristal vazolarına koyduk, makyaj yapıp özgürlükçü olduğunu kanıtlayan ünlü erkeklerin fotoğraflarını yeterince paylaştık ve sosyal medyada “asıl kadınlar günü” diyerek birtakım kadınları dışlamayı bitirdiysek, sanırım her zamanki konularımızla yola devam edebiliriz.

 

Dün akşam Papatya‘nın blog yazısına göz atarken ne kendi hayatıma, ne kendime yakın gördüğüm insanlarınkine dair bunca ağır çıkarımlarda bulunacağımı tahmin ediyordum aslında. Taciz ne de olsa hem çocuk yaşlarımdan beri hayatımda olan, hem de zamanla korunma mekanizmaları kurduğum, hakkında yazıp çizdiğim ve konuştuğum bir meseleydi. Keza kadına şiddetin de uzaklarda değil, yanıbaşımızda varolduğunu biliyordum, söylüyordum, düşünüyordum. Peki kendimi bir “şiddet mağduru” olarak konumlamış mıydım hiç? Yoksa başıma gelen irili ufaklı olayları, tanıdıklarımdan ve beraber olduğum insanlardan gelen şiddeti, beyin kıvrımlarımın arasında yumuşatıp, silikleştirip başka bir şeye mi dönüştürmüştüm? Papatya, bu ses kaydını almadan on sekiz arkadaşıyla görüşmüş, yalnızca yarısı hikayelerinin kaydedilmesine izin vermiş ve kayıt dışı kalan beş de tecavüz öyküsü olmuş. “Duymak istedim. Herkes duysun istedim.” diyor Papatya. Her birimiz yakın çevremizden yirmi kadın arkadaşımıza sorsak, kaçı şiddet görmüş, kaçı tecavüze uğramış olurdu ve kaçı bunu telaffuz edebilecek gücü kendinde bulurdu? Tecavüzün adının olduğu, varlığının taş gibi ağırlaştırdığı bu ses kayıtlarında olanların anlatısı tam da bu yüzden yer alamamıştı. Biz, kendi başımıza gelenlerin gerçekliğini ne kadar elimizde tutuyorduk? Hafıza, zamanla üst üste anlatılan öyküler, kafada canlandırılan sahnelerle kurgusallaşan bir organımızdı ve karanlık kutulara saklanan anıların, yıllar sonrasında bir başka kişiye aitmişçesine uzak gelişi bundandı. Tecavüzcü ve şiddet faili erkeklerin toplumsal zihinde hep “uzaktaki canavar” olarak kodlanması da bizzat başa gelenlerin bir türlü o kategoriye sokulamamasına, “o kadar da değil” kontenjanından kendimizi, karşı durduğumuz şiddetin tanımına dahil etmememize sebep olabiliyordu. Halbuki canavarlar, başka diyarlarda değil bizim mahallemizde, penceremizin altında değil, yan dairelerde ve yatağımızın altında değil, çoklukla içindeydi.

 

Biterken, son kayıttaki ses söylesin: “Banyoda uyandığımda kalkıp evden gidemedim. Onun üzerine de iki ay evde kaldım. Sanki hiç öyle bir şey yaşanmamış gibi davrandım.”

 

 

Görsel: Soyolmaa Davaakhuu

 

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

MEYDAN

YHande Şeker’in ardından: Trans cinayetlerinin cinsiyeti
Hande Şeker’in ardından: Trans cinayetlerinin cinsiyeti

Ölümle korkutulup sıtmaya razı edildiğimiz için bazı kadınların “travesti” yerine trans birey olarak ifade edilmesine bir gelişme olarak bakmamızı bekleyenler var. Halbuki sözkonusu özneler kadın.

KÜLTÜR

YBir Berlin Sohbeti: Ne Umduk, Ne Bulduk?
Bir Berlin Sohbeti: Ne Umduk, Ne Bulduk?

Berlin’e yerleşen herkes Berghain’ın karanlık odalarında sabahı ederken, izolasyonu yapılmamış bir evde üşüyerek kısır yiyen bir ben olamazdım ya?

KÜLTÜR

YDağdan Anneliğe Kadınlar
Dağdan Anneliğe Kadınlar

"Kızımın ileride beni erkeğe boyun eğmemiş, güçlü bir kadın olarak anlatmasını istiyorum"

Bir de bunlar var

Diyarbakır’a Destek Çağrısı
Alışveriş candır!?
Onur haftasında bir ilk: İnterseks paneli

Send this to friend