RuPaul'un Drag Yarışı, yarışmacıların hayatta kalma hikâyelerini duyma ısrarıyla performansın nasıl güçlendirici olabileceğini gösteriyor.

KÜLTÜR

RuPaul’un Drag Yarışı ve Kendini Sevme Sanatı

Manuel Betancourt’un The Atlantic’te yayınlanan ‘RuPaul’s Drag Race’ and the Art of Self Love makalesinin çevirisidir. 

 

Amerikan tarihinin en başarılı drag queen’i, ekranlarda uzun süredir yer eden reality TV şovu RuPaul’s Drag Race’in (RuPaul’un Drag Yarışı) her bölümünü aynı şekilde kapatıyor. “Unutmayın, siz kendinizi sevemiyorsanız, bir başkasını nasıl seveceksiniz yahu?” diye sorup yarışmada bir hafta daha kalmayı başaran queen’lere gülümsüyor. “Buna bir amin alabilir miyim?”

 

Bu ifadenin basitliği ve samimiyeti, Logo TV’deki şova aşina olmayanlara, bir mantradan ziyade dillere dolanmış bir söz gibi içi boş gelebilir. Ancak kendine sahip çıkmanın bir biçimi olarak kullanılan bu öz-sevgi söylemi, drag dünyasının her daim vazgeçilmezi olageldi. Bu geleneğin sağaltıcı değerini, besteci Jerry Herman, 1983 yapımı Broadway hiti La Cage Aux Folles’teki (Çılgınlar Kulübü) bir şarkısında yakalamıştı. “Birazcık Daha Maskara” adlı hafif parçada, Albin karakteri yıldız sanatçı Zaza’ya dönüşümünün yatıştırıcı gücünü anlatır: “Bunalımı kovmak için / Parlak taşlar takarım kulağıma / Broşum ve tacım olmazsa olmaz / Ve birazcık daha maskara.” The Adventures of Priscilla, Queen of the Desert’ten (Çöller Kraliçesi Priscilla), Hedwig and the Angry Inch (Hedwig ve Kızgın Çıkıntısı) ve Kinky Boots’a, günümüze daha yakın drag anlatıları da kendini güçlendirmeye dair benzer mesajları satır aralarında taşır.

 

Her ne kadar RuPaul kendine sahip çıkmanın drag’in doğal bir gelişimi olduğu fikrine katılsa da, şovu film ve tiyatro seleflerine kıyasla büyük farklılıklar gösteriyor. Örneğin, Zaza en iyi drag’ini ruhu daraldığında ortaya çıkarır ve bunu kendi soyunma odasının yalnızlığında, partnerinden ve çevresindekilerden uzakta yapar. RuPaul’un queen’leri ise, hazırlandıkları pembe çalışma odası boyunca uzana makyaj aynası karşısında çoğu zaman beden imgesi, özgüven, eski cezaevi günleri ya da evsizliğe dair kişisel deneyimlerini kameraların önünde, haliyle tüm dünyayla tartışıyorlar. Başka bir deyişle, RuPaul’un Drag Yarışı‘nda kullanılan reality-TV formatı, genelde mahrem kabul edilen özgüven artırıcı paylaşımları, halkın tüketimine yönelik ortak anlara dönüştürüyor.

 

Bunu yaparken, drag’e oldukça benzer bir yerden, yarışmacı özgeçmişlerinin eğlence değerini maksimize ederek reality TV’nin sınırlarını zorluyor. Ve her ne kadar janrın üretilmiş özgünlüğe olan açlığına hizmet etme amacını taşısa da, performansa eklenen katmanlar (kamera karşısında ve sahnede) ve dikkat çeken LGBT meseleleri, bu anları çok daha gerçek ve ilginç bir şekilde doğrudan kılıyor.

 

Queen’lerin drag sevgisi ile hayatta kalma hikâyeleri arasındaki bağı şişirmek amacıyla, şovun yapımcıları çoğu zaman yarışmacıların birbirleriyle olan etkileşimlerini daha kişisel iç dökmelerle bir arada sunuyor. Şovun son sezonunda, Logo’nun internette “Queen’in İç Dökmesi” adıyla yayınladığı klipte, Şikagolu queen Kim Chi kilo sorunlarından bahsediyor. Her ne kadar avangart görüntüsüyle özgüven saçsa da (kendi drag personasını “pahalı markalara modellik yapan canlı çekim bir anime karakteri” olarak tanımlıyor), drag sayesinde yaratıcı bir çıkış yapıp Kim’i ortaya koymadan önce “ağır aksanlı, peltek peltek konuşan, tuhaf, şişko, sanat meraklısı çocuk” olarak büyürken karşılaştığı engelleri birinci ağızdan anlatıyor. Bir diğer queen ise sonradan şöyle söylüyor: “Aşağılanan ve dalga geçilen fazla kilolu bir çocuk olarak o soğukkanlılığa, o özgüvene ve o güce sahip olmak istemiştim. Ve şimdi, en sonunda, drag sayesinde bunu yapabiliyorum.”

 

Şovda sık sık tekrar edilen bu gibi sözler, RuPaul’un kendi düşüncelerinden yola çıkarak, Workin’ It!: RuPaul’s Guide to Life, Liberty, and the Pursuit of Style adıyla yayımladığı çok satan kişisel gelişim kitabında da kendini gösteriyor. Kitap, RuPaul’un şovunda yer yer paylaştığı bilgeliği damıtıyor ve kendini belki de en iyi şu Oprah Winfrey-esk cümlede anlatıyor: “Çıplak doğarsın, gerisi drag’dir.” Ru’nun en meşhur repliklerinden biri olan bu cümle, onun drag’i hem kimlikleri istikrarsızlaştıran, hem de drag performansıyla sınırlı kalmayan bir pratik olarak ele almasını tam olarak yansıtıyor. Diğer reality TV şovu Drag U ile yerleştirmeye çalıştığı da buydu.

 

Logo imzası taşıyan şovun bir yan programı olan Drag U, “gösterişsiz ve utangaç” natrans kadınların içlerindeki özgüveni açığa çıkarmak için drag performansının kullanıldığı bir şablona dayanıyordu. Programda Drag Yarışı’na oldukça benzer bir şekilde, RuPaul koçluk ettiği kadınlarla, yaşam koçu seansı yaparcasına tek tek görüşüyor. Televizyon siması Downtown Julie Brown’ın yer aldığı bir bölümde, konu perukların, makyajın ve kıyafetlerin ötesinde drag’in onun için neler yapabileceğini keşfetmeye geldi. RuPaul’un “duygusal dönüşüm” adını verdiği, sahneye çıkınca gerçekleşen şey, Brown’a göre “olmak istediğin seni bulmana” yardımcı olabiliyordu.

 

“Bunalımı kovmak için / Taşlar takarım kulağıma / Broşum ve tacım olmazsa olmaz / Ve birazcık daha maskara.”

 

Daha geniş bir çerçeveden bakıldığında, “neden drag?” sorusu yeniden anlam kazanıyor. RuPaul’un uzun süreli arkadaşı, New York’tan ünlü performans sanatçısı Lady Bunny’nin, ünlülerin fotoğrafçısı Magnus Hastings’in fotoğraf kitabına da adını veren böylesi bir soruya benzer bir yerden yaklaşmasına şaşmamalı. Drag “benim zırhım,” yazıyor. “Benim maskem, ne derseniz deyin, bana özgüven veren şey.” Pek çok queen, drag’e safî performans olarak ya da sanatsal açıdan yaklaşsa da RuPaul’un Drag Yarışı bu pratiğin, kişisel yetersizliklerin üzerimizde sahip olduğu gücü kırmanın bir yolu olduğu fikrine yeniden can veriyor.

 

Son zamanlarda kişisel gelişimi drag performansına bağlayan bir diğer anlatı da Jeffery Self’in yeni genç yetişkin romanı Drag Teen oldu. “İç sıkıntısı ve perukların” dokunaklı ve eğlenceli hikâyesi, yaşadığı küçük kasabadan asla kurtulamayacağından korkmaya başlayan, Clearwater, Florida’da genç, gey, fazla kilolu bir lise son sınıf öğrencisi olan JT Barnett’i merkezine alıyor. Romandaki anlatıda, JT’nin ömrünün sonuna kadar ailesinin benzin istasyonunda çalışmaktan kurtulmasının tek yolu, New York’taki yeniyetme drag yarışmasıdır. Neyse ki, JT drag’le yatıp kalkmaktadır — bu sanat formunu RuPaul’un Drag Yarışı’ndan öğrenmiştir. Tıpkı RuPaul’un To Wong Foo, Thanks for Everything! Julie Newmar adlı “şu eski 90’lar filmi”nden ilham alması gibi, JT de Ru’nun şovundaki queen’leri kendi umut ışığı olarak görür: “Kendi içlerindeki şüphe parçalarıyla başa çıkmayı bilmek bir yana, o parçalardan olağanüstü şeyler dikiyorlardı. Genellikle bir kıyafet oluyordu bu.”

 

Self’in drag’i duygusal terapi amacıyla kullanması, LGBT gençlere yönelik aktivizmi tekeline alan “It Gets Better” söyleminin pasifliğini kabul etmeyi reddetmesiyle daha da dikkat çekiyor. Bu söylemin yerine, drag ve performansın aktif dilini benimsiyor. JT bu sayede, kendi olabilmesi ve kendini, kitaptaki kelimelerle ifade edecek olursak, daha önceden hayal dahi edemeyeceğine inandığı bir “başka türlü” ortaya koyması için nasıl ciddi bir çaba sarf etmesi gerektiğinin altını çizebiliyor. Bu da Drag Yarışı’nın 7. sezonunda RuPaul’un dört finalistten küçüklük hallerine seslenmelerini istemelerinin tam tersi bir durum oluşturuyor. Sonraki sezonda da kullandığı bu yöntem, RuPaul’un şovun son bölümlerine bu unsuru ekleme konusunda kararlı olduğunu gösteriyor.

 

Drag’in kendini güçlendirme anlatısı, RuPaul’un üzerine bir kıyafet geçirip, peruk takma ve topuklu ayakkabı giyme arzusundan sıklıkla söz ediş tarzıyla benzerlik taşıyor.

 

“Pearl küçük Matthew’a ne derdi?” diye sordu Ru, jürinin önünde duran final yarışmacısına. Bu soru, her zaman olduğu gibi, pop psikolojisini drag’in özüyle birleştirme çabasıydı. Kendi küçüklüklerine zaman ve cisim olarak farklı bi kimlikten seslenirken, queen’ler kendi personalarını RuPaul’un taşıdığı fotoğraflardaki parlak gözlü çocukların kaçınılmaz uzantıları ve mantıksal karşılıkları olarak düşünmeye sevk edildiler.

 

Yarışmacılardan Pearl’in durumunda, izleyiciler çocukken başına bela kesilen korkularını ve “küçük Matthew”in en sonunda drag yoluyla bunları aşmayı başardığını hâlihazırda gayet ayrıntılı bir biçimde duymuştu. “Pearl, benim etrafımda olup bittiğini hissettiğim o korkunç şeylerden falan uzaklaşmamı sağladığı için çizdiğim bir karakterdi” diye sezonun daha önceki bir bölümünde kameralar karşısında paylaşmıştı, “Ve bir gün onu kendi üzerimde çizdim”. Böylesi bir anlatının RuPaul’u neden cezbettiğini anlamak güç değil: Bu anlatı, kendisinin üzerine bir kıyafet geçirip, peruk takma ve topuklu ayakkabı giyme arzusundan sıklıklı söz ediş tarzıyla benzerlik taşıyor.

 

Bir bakıma, şovun her hafta bir kutlama havasında geçen (RuPaul, jenerik akarken “haydi şimdi müzik başlasın!” emrini veriyor) son anları, izleyiciyi balo queen’leriyle tanıştırmak amacıyla kulise taşıyan bir diğer ünlü kültürel dönüm noktasının, Paris Is Burning’in (Paris Yanıyor), umut dolu bir yeniden işlemesi olarak okunabilir. Jennie Livingston’un yeni ufuklar açan 1990 yapımı belgeseli, biraz daha maskara süren ve yeni edindiği bilgeliği özet geçen bir queen’in bariz bir bir biçimde asık suratlı notuyla sona erer: “Sadece atlatman yeter dünyada bir iz bırakmana … Tüm dünyaya diz çöktürmen gerekmez. Bana kalırsa sadece tadını çıkarmalı.” Sesinde bir elini eteğini çekme hali vardır, yalnızca yarına çıkabilmek için uğraşan birinin hayatın sillesini yemişliğini taşır. Kendi soyunma odasının mahreminde, aynada kendini izleyen drag queen Dorian Corey, performansını gündelik varoluşunun yükünü şartlı ertelemekten başka anlamlara sokan o illüzyona kanmayı reddeder.

 

Yirmi beş yıl sonra, RuPaul’un şovu drag’in üstlenebileceği öz-olumlama rolüne daha içten bir güven hissi veriyor. Meseleler iç karartıcı bir şekilde aşırı tanıdık olmayı sürdürse de (Drag Yarışı’nda yarışmacılar HIV tanısından aileleri tarafından dışlanmaya, intihar düşüncelerinden kendinden nefret etmeye kadar pek çok konuda içlerini döktüler) RuPaul’un platformu yarışmacıların hayatta kalma hikâyelerine dayanıyor. Vulture’a verdiği röportajda da dediği gibi, drag “hayatımı kurtarmadı, bana hayat verdi.” Haliyle, kendi şovunu başkalarına kendi hayatlarını kucaklama şansı vermeye adamasına şaşmamalı.

 

***

 

Ömer Akpınar’ın “kocaya kaçtıktan” sonraki hayatını, yurtdışındaki Türkiyelilerin deneyimlerini topladığı Gurbet Veri Bankası’nı ve çevirilerini Ev Geyi blogundan ve Twitter’da @ev_geyi üzerinden takip edebilirsiniz.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

KÜLTÜR

YReklam Dünyasından Uzman İsimler Pepsi’nin Yediği Haltı Yorumluyor
Reklam Dünyasından Uzman İsimler Pepsi’nin Yediği Haltı Yorumluyor

Akıl almaz derecede berbat reklamlar, onca beyin fırtınasını, toplantıyı, düzeltmeyi ve milyonlarca dolarlık onay sürecini nasıl aşıyor?

KÜLTÜR

Y“Bir Tabunun Yıkılışı” – Çocuk Sahibi Olmaktan Pişmanlık Duyanlar
“Bir Tabunun Yıkılışı” – Çocuk Sahibi Olmaktan Pişmanlık Duyanlar

Çocuk sahibi olmak yorucu, çoğu zaman da sıkıcı olmanın yanı sıra geleneksel rollere dönüş anlamına gelebiliyor. İşte bazı annelerin (ve babaların) hata yaptıklarını düşünmelerinin sebebi.

Bir de bunlar var

Narin Türk Aile Yapısı
Kadınlar, Futbol ve Gelir Eşitsizliği
Echo ve Narcissus’un İkinci Hikayesi

Send this to friend