Yönetmen Tülin Sertöz ile tren belgeselleri ve belgeselcilik üzerine söyleşi.

SANAT

Röportaj: Tülin Sertöz ile “Tren Penceresinden Bu Diyar” Belgeseli

1991’in Şubat ayında çekimleri başlamış Tren Penceresinden Bu Diyar belgeselinin, bir seneye yakın sürmüş tamamlanması. Yayın yılı 1992. Dün sözünü verdiğim gibi, yönetmen Zehra Tülin Sertöz ile yapılmış ve bu belgesel özelinde bir söyleşi bu. Sertöz pek çok ödülü, önemli işleri olan bir yönetmen. En son Bilimin Kıyısında isimli bir işi var 2016 tarihli. Bundan önceki yıllardaki diğer işlerinden bazıları şunlar: Amerika’da Türk Olmak 2006, Yıllar Yollar Yüzler 2004, Ninni 2004, Çoruh Artık Durgun Akacak 2003, Sobanın Öyküsü 2000, Pehlivanın Düşü 1993… Liste uzun, siz mutlaka bir göz atın Sertöz’ün web sayfasından. Söyleşi isteğimle kapısını çaldığımda bir de kitap yazdığını öğrendim. Bütün bu işlerin kamera arkasında yaşananları, belgeselci olmayı, kendi deneyimini anlattığı bir metin üzerinde çalışıyormuş. Bir an evvel yayınlansın, hemen okuyalım.

 

Söyleşide trenlerde karşılaşılan bazı insanların adları geçiyor, anlattıklarından bahsediliyor. Kimin adı geçiyorsa, ilgili bölümde o kısmı bulup sizin için hazır ettim yazı içinde. Videoları oynatmanız yeterli, adı geçen insanları, sözlerini duymak için. Durağan görüntüler değil de gifler tercih ettim bir de, sürekli bir yolculuğun hissiyatını fotoğraflar vermiyordu. Sertöz’ün kendi belgeselcilik macerasından, hayatının nasıl bu yönde şekillendiğinden de bahsettik sona doğru. Belgesel yapmak isteyenlere tavsiyeler verdi. Onun fotoğrafını da yine Tren Penceresinden Bu Diyar‘ın bölümleri sonunda yer alan ekip fotoğrafları arasından seçtim. Çok mutluyum bu işi yapabildiğimiz için, seneler sonra bu güzel iş yeniden izleyiciye ulaştığı için. Sertöz’e de ne kadar teşekkür etsem etsek az. İyi okumalar.

 

Animated GIF  - Find & Share on GIPHY

 

Kiraz Akın: Trenlerle ilgili belgeselleriniz var sizin, birden fazla demek istiyorum. Ortaya çıkış süreçleri neydi o işlerin?

Tülin Sertöz: Ben TRT’ye yeni girmiştim, bir kaç küçük belgesel yapmıştım. Bir de tren belgeseli yapmak istedim. Kıştı ve Doğu Anadolu’ya gidildi. Çok yeniydim, toydum işte. 1987’de “Anadolu’da bir Tren Yolculuğu” adında 30 dakikalık bir işi tamamladım, yayınlandı. Fakat yapım koşulları çok zorluydu, bazı şeyleri beceremedim orada.

 

Nasıl şeyler?

Yataklı vagon vermediler bana mesela, devlet memuru yataklıyla seyahat edemez yasak dediler. Sadece onları cihazları çaldırmamak için kilitli bir yer gerektiğine inandırdım. Böylece tek bir kompartmanımız oldu. Onu da herkes birbirine ikram edince sonuçta o kompartmanda cihazlar yatmış oldu. Çekimler, daha doğrusu kameraların aküleri bitince hepsini oraya kilitledik, iki kameraman, bir yönetmen yardımcısı ve bir de ben trenin içine dağıldık. Ekibime yatacak bir yer bile sağlayamamış oldum. Ekip arkadaşlarımın bir an bile şikâyet etmediklerini, bana bir kere bile sitem etmediklerini şimdi büyük bir saygı ile hatırlıyorum. (Buradan o güzel ekibe sevgilerimi yolluyorum.) Bugün böyle bir durum olsa zaten yöneticileri ikna ederim. Olmazsa da bir belgeselcinin daima bir cebi vardır! Alırım bir yataklı kompartman daha… Bir gece gidiş, bir gece dönüş. Ama hiç aklıma gelmedi o zaman… TRTde ikinci yılıma yeni girmiştim…

 

Bir akşam müthiş kalabalıktı tren, birbirimizi de kaybettik. Yolcular beni genç sanıyorlar, gelsene yavrum, kızım diyorlardı. Kuşetlide muşamba koltuklar var, herkes üstüste yatıyor neredeyse. Baş, ayak, çorap, ayakabı, etek, pantolon, herşey birbirine karışmış, herkes çeşitli pozisyonlarda derin uykulara dalmış. Dışarıda kar var, trenin içi çok havasız. Yarım parmak açabildim camı, burnumu cama dayadım hava almaya çalışıyorum, dizlerim kırılıyor yorgunluktan, başım düşüyor. Gece saat üç oldu, ayakta uyuma durumu var yani… Orada, o pencerenin aralığında gözyaşları içinde dua ettim, “doğru dürüst yapım koşulları olan adam gibi bir tren belgeseli yapayım ben” diye. Sonra İstanbul’a döndük, montaja girdim ve bu arada gözümün yaşını da duamı da unuttum tabii… Bu kadar zavallı koşullara rağmen ses getirdi o iş. Yayının ertesi günü o zamanki İstanbul Televizyon Müdürü odaya uğradı. İlk defa yüzü gülüyordu, ilk defa bana küçümser gözlerle bakıp “hala bitmedi mi?” demiyordu. Kendisine dün gece çok telefon gelmişti.

 

Tren Camından Bu Diyar nasıl şekillendi peki?

Sonraki yıllarda eşim Bilkent Üniversitesi’nde işe girince Ankara’ya tayinimi istedim. Tekrar tren belgeseli yapsana diyenler oldu o arada, eşim başta olmak üzere. “Amanın… Aynı şeyi bir daha yapamam” dedim önce, ama aklıma da düşmüş oldu. Bu konu bir süre aklımda mayalandıktan sonra “Tren Penceresinden Bu Diyar” adlı projeyi önerdim, kabul edildi. O yıllarda TRTde öneri geçirmek bugünkünden çok daha kolay ve hızlıydı. O hafta Cuma günü akşam saat 5’te TRT’nin Bulvardaki Sefarethane Apartmanındaki Belgesel Bölümüne Devlet Demir Yollarından bir bey geldi. TCDD’de basın müşaviriymiş, adı Turgay Doludeniz. “Ben buraya geldim” diyor, “bir tren belgeseli yapar mı TRT demek için…” Aynı gün, yani, önerinin çıktığı gün geliyor bu kişi. “Ben size yataklı vagon vereceğim” diyor, ekibiniz için. Herkesin kendi yataklı kompartmanı oldu sonuçta çekimler boyunca. İnanabiliyor musunuz bu olana? O da yetmedi, bizim vagonun arkasına bir de aşçılı yemek vagonu taktılar. Bizim için iki vagon ayrıldı yani. Ve ben o şartlarda çektim bu belgeseli…

 

Animated GIF  - Find & Share on GIPHY

 

30’ar dakikadan 7 bölüm için ne kadar yol kat etmiş oldunuz?
Trenle gidilebilecek her yere gittik. 10.000 kilometre civarı idi o sıralarda demir yollarımız, bazı yerlere iki kere gidildi, yaz ve kış mevsimlerinde. 10.000 kilometrenin de çok üstünde yol yaptık.

 

Bu belgeselin adı çok güzel, onun hikayesi nedir?
Trenle çok seyahat edilirdi ben küçükken, otobüsler yaygın değildi. Ben tren penceresinden bakmaya çok meraklıydım, o zaman da lokomotifler kömürlüydü, (bayağı bir eskiyim yani…) Kara tren yani. Ve istemiyorlardı pencereden bakmamı, çünkü gözüme bir şey kaçabilir korkusu vardı. Beni pencereden almaya çalışırlardı hep, ama çok merak ederdim. Hatta belgeselin metninde de yer alıyor bu, bir defasında tacım uçtu pencereden. İşte papatyadan tacım vardı ve uçtu gitti. Korku da var. Pencereden düşmek, uçup gitmek. Tren penceresi merakı, sevgisi küçük yaşlarıma gidiyor demek ki…

 

Animated GIF  - Find & Share on GIPHY

 

Yolcularla yaptığınız söyleşileri merak ediyorum. Nasıl karar verdiniz kiminle görüşüleceğine, sorularınıza?
Vagona gidiyorum, şöyle bir gezip geri geliyorum. Ekibe diyorum ki şöyle şöyle birileri var onları çekeceğiz. Hem dışardaki görüntüler, hem de insan manzaraları karşısında heyecan içindeyim. Çok güzel insanlar vardı o trenlerde. Aklımda sorular vardı ama herkese farklı davranmak gerekiyordu. Kucakladı bizi insanlar. Azıklarını paylaşmak istediler, “gel yavrum ye, vallahi abdestli namazlı yapmışım, tertemiz” diyerek ikramlarda bulundular. Ben de onları sevdiğim için büyük bir sevgiyle yaklaştım işe de, insanlara da. Karşılıklıydı. Fakat orada benim öğrendiğim bir şey oldu belgeselci olarak. Asla kamera gelmeden, hazır olmadan önce bir şey sormamak gerekiyor. Şimdi de öyleyimdir. Her şey hazır olsun, kayda girilsin, ondan sonra ilk sorumu sorarım. Birkaç kere başıma geldi çünkü, sorumu soruyorum, teyzem başlıyor anlatmaya. O sırada kamera geliyor, hazırlanılıyor, “tamam şimdi kayda girdik” diyorum, tekrar sorumu soruyorum, teyzem diyor ki “Demin anlattığım gibi işte… Demin dedim ya!”

 

İnsanlar, aşk hayatlarını, sevdiklerini, evliliklerini ilişkilerde yaşadıkları hayal kırıklıklarını mutluluklarını anlatıyor size yedi bölüm boyunca, öne çıkıyor bu tema hemen.

Ben o zamanlar 30’larımın başındayım, yeni evliyim üstelik ve evlenmeden önce de çok sorguladım bu işi. Yani ne yapmamız gerekiyor, evlilik nasıl yürüyor, yürür mü yürümez mi anlamıyordum tam olarak. Ne olması gerektiğini anlayamıyordum. Dolayısıyla merak ediyordum insanlar ne yapıyor, nasıl evli kalabiliyorlar? Ben konuşturdum yani onları. Kaçıncı bölümde hatırlamıyorum Malatyalı yaşlı bir çift vardı. Onların torunu ulaştı bana yıllar yıllar sonra, “benim babanemle, dedem sizin filminizde varmış” dedi, filmi istedi. Ben de belgeseli arşivden satın alıp yolladım ona. O yıllarda dijital teknoloji yoktu, bu yüzden de filmin kopyasını almak pek kolay değildi. Malatyalı o dede, hanımı için “Bir adamın can arkadaşı hanımıdır daa” diyordu. “Gözüm görmüyor, başım fırlanıyor…” Eşiyle birlikte göz doktoruna gitmiş dönüyorlardı. Röportajı gece yapmıştık. Onları çok sevmiştim, çekim esnasında da montaj yaparken de…

 

 

Haklarında konuşmak istediğim insanlar var aslında belgeselden, çok akılda kalıyorlar bu insanlar. Muhtar kadın mesela, sizin aklınızda kalan başkaları kimler?
Muhtar teyze evet. Enteresan bir baş yapmış, çok güçlü bir kadın. Kocaman, iri yarı. Şikayet etmeye gidiyorum çoluk çocuk iş bulamıyor, çocuğumuz aç diyor. Demek ki o zaman da ekonomik sorunlar bazı insanları vuruyormuş, yani kimini vuruyor kimini ihya ediyor düzenler, sistemler. Önemli bir söyleşiydi o benim için. 16mm film kamerasıyla çekmiştik biz belgeseli, teyzenin görüntüsünde bozukluk vardı, filmin delikleri kameranın dişlilierine tam oturmamış. Buna rağmen o görüntüyü kullandım. Hatta kemeraman arkadaşlar neden kullandığımı sormuşlardı. Benim için içerik çok önemli. Eğer içerik ve teknik arasında bir tercih yapmak zorunda kalırsam içeriği seçerim. O kadın bir devlet görevlisiyle konuşmaya gidiyordu, dediğim gibi şikayete.

 

 

Bir de çok sevdiğim, Güneydoğulu bir amcamız vardı, onu sık sık hatırlarım: Başında tülbent olan, eflatun mu beyaz mı, Adana civarında, o trende belki, 5. bölümde olabilir. Tombiş bir hanımı var karşısında. Adam iki metre falan boyunda, son derece güzel bir dede, yüzü güzel, melek gibi bir surat, peygamber gibi bir adam. Hanımıyla oturuyorlardı. Ben hayat nasıl diye sormuştum, o da bana “idaremizi yapıyok” demişti. Fakat filmde bu kısım yok, filme bir biçimde giremedi, süre tutturmaya çalışırken yanlışlıkla atılan bu cümleyi sonradan bizim evde yıllarca kullandık. Onlar da çok muhterem insanlardı.

 

Kemal Bey var demir yolcu, o çok çarpıcı bir karakter. Doğuma bir kadını yetiştiriyor, yük treniyle.
Kemal Bey her şeyiyle bir Anadolu çocuğu olarak yetişmiş. Anadolu’nun iyi bir örneği. Onunla ilk kez Sivas İstasyonunda tanıştık. Bize refakat etmek üzere görevlendirilmişti. Çok çevik, zeki birisi. İniyor biniyor, trenlerde hızla hareket ediyor, kafası da vücudu da hızlı. Çabuk karar veriyor ve hemen davranıyor. İnsanları da trenleri de çok seviyor. Kemal Bey ile sonradan başka bir belgesel için, Sobanın Öyküsü için de çalıştık beraber. Orada da çocukken köydeki okuluna nasıl öğrencilerin her sabah birer parça odun götürdüğünü anlattı. Ne kadar ilginç Kemal Bey yıllarca sonra daha dün Facebook’tan beni bulup arkadaşlık teklif etti!

 

 

Hayatından, evliliğinden, herşeyden çok mutlu olduğunu söyleyen bir kadın var Kapıkule treninde.

 

 

Onu hatırlayamadım şimdi ama o yıllarda sanki insanlar hayatlarından fazla şikâyet etmiyorlardı. Üstelik bir telefonları bile yokken! Şimdi aklıma geldi kız kaçıran bir kadın vardı, o ilginçti, oğluyla birlikte kızı kaçırıyorlardı. Kadın, “sevmişler birbirlerini…” diyordu elinde sigarasıyla…

 

 

Dış çekimleri yaparken neler oldu?
Çok da kullanılmamış aslında dış çekimler, şimdi izlerken doyamıyorum, keşke daha bile fazla olsaydı diyorum. Ama onlar çok zaman alan büyük organizasyonlardı. Genellikle Kemal Bey ya da Turgay Bey (ona da selam olsun buradan) bizimle geliyorlardı, ellerinde tren tarifesi. Treni nereden çekelim diye bakıyoruz, bir çerçeve belirliyoruz bir köprü, bir tepe… Orayı görercek şekilde konuşlanıyoruz (konuşlanmak kelimesi o zaman yeni çıkmıştı, çok modaydı) ve treni bekliyoruz. Onun saati var ve bazen buz gibi bir havada karlar içinde trenin gelmesini bekliyoruz. Geldiğinde de hemen kayda giriyoruz. Bazen de biz yerimizi henüz bulduğumuzda tren geliveriyor, bizde bir telaş… Bir kere geçecek tren oradan ve ben kameramana fazla da müdahele edemiyorum. Sonra bir baktım ki kameraman arkadaş dar bir çerçevede takip ediyor treni. Düşündüm “Acaba bu doğru mu?” Çünkü uzunluğunu da görmek lazım. Bir oradan alalım, bir de burdan yok. Tek kamerayla gitmişiz. İşte şimdi olsa birden fazla kamerayla giderdim. O yıllarda kendimizi kısıtlı koşullara alıştırmış, onları kabul etmiştik sanırım. Ama helikopter görüntülerimiz de vardır, treni havadan takip ettiğimiz bölümler de oldu.

 

Animated GIF  - Find & Share on GIPHY

 

Şimdi yeniden çekseniz nelerin değişmiş olduğunu görürdük diye düşünsek biraz?
Ülke de değişti, insanlar da değişti. Dolayısıyla tren bir ülkenin insanlarından, onların hayatlarından bir kesit almaksa eğer, başka bir kesit olacak artık. Teknolojik olarak çekim koşulları kesinlikle daha iyi olurdu. En azından kameraların aküsü iki dakikada bitmezdi. Neler yaşamıştık hele de o ilk belgeselde. Çok korkunçtu, aküler şarj tutmuyordu o. İkincisinde de 16mm film olduğu için zorlandık.

 

Neden tercih ettiniz filmi?
Film montajını kendim yapardım, ABD’de Northwestern Üniversitesi’nde okumuştum, orada 16mm film kullanırdık. O zaman video yoktu, henüz çıkmamıştı, daha ABD’de ben orada okurken yeni çıkmıştı video daha doğrusu. Film montajını kendi kendime hocaların ders vermesinden önce öğrendim. Kendi kendine öğrenince de çok iyi hakim olabiliyorsun. Montajı kendim yapabileyim diye film çekmiştim ama bu belgeselden sonra bir daha film çekmedim. Televizyonda iyi görüntü alınamıyordu, çünkü film telesine cihazından geçirilerek video bandına aktarılıp yayına öyle veriliyordu ve sonuç görüntü kalitesi açısından hiç iyi olmuyordu. Böyle bir sorun vardı, onun üzerine sonraki projelerimde videoya geçmek zorunda kaldım ve o tarihten sonra tek başıma montaj yapamadım. Zaten ilginçtir, bizim üzerimizde sürekli teknoloji değişti ve biz hepsini öğrenmek zorunda kaldık. Bizim kuşak ilginç bir nesildir. Telefonu bile olmayan evlerde radyonun önünde oturup “Mikrofonda Tiyatro” izleyerek büyüdük, sonra elimizde cep telefonları, karşımızda 200 kanal alan büyük ekran televizyonlar… Yaptığımız işlerde de teknolojik değişim önde biz arkada, koşturduk durduk.

 

Belgeselcilik ve kadın olmak deneyimleriniz nasıl kesişti?
TRTye girdiğimde yeni evliydim, onca belgeselin peşinde koşarken iki de çocuk büyüttüm. Hiç duracak başım yoktu, çocuk sahibi olmak istedim, doğurdum, canlarım onlar benim. Eşimle de çok önemsediğim bir ilişkimiz oldu. Hem onu yürütmem lazım, hem çocukları büyütmem lazım, hem de seyahate gitmem lazım… Çekim yolculuklarından eve çok yorgun dönüyordum. Döndüğümde üç gün uyumam lazım aslında, o kadar canım tükenmiş. Kapıdan girdiğim anda “oh çok şükür döndün” deyip bebekleri veriyorlardı elime. Dinlenme ihtimalim yoktu. Bir de şöyle birşey: Belgesel çekimlerinde olaylar önünüzde akmaktadır ve yönetmen sürekli karar vermek zorundadır. Çekim boyunca o kadar çok karar vermek zorunda kalırdım ki yönetmen olarak, eve döndüğümde pazara gidiyoruz “mandalina mı alalım, portakal mı?” diye bir soru gelse karar verecek halim kalmamiş olurdu. Bir süre bana hiçbir şey sormayın derdim. Çok daha yavaş çalışan, çok daha az iş yapan insanlar da vardı etrafta. Ben de öyle olabilirdim ama kafam proje üretiyordu “duracak başım yok”! Bir işin sonuna geldiğimde bir sonraki proje kafamda çoktan doğmuş olurdu, ha bire öneri verirdim, bir yandan sonraki bölümün montajını yapar, bir yandan öncekini yayına teslim ederdim. Hızlı olmak lazımdı, pratik olmak lazımdı, çocukları da ihmal edemezdim, eşimi de. Hiçbir şeyi ihmal edemezdim, hepsini yapmak durumundaydım, böyle bir süreç.

 

Animated GIF  - Find & Share on GIPHY

 

Belgesel çekmek isteyen 5Harfliler’e ne tavsiye verirsiniz?
Tülin Sertöz: Teknoloji imdadımıza yetişti küçük bir kamera kurtarıcı oluyor. O yıllarda bir görüntü olurdu mesela, deli olurdum onu çekmek için ama bazen kaçırırdım, çünkü kameramanın elinde bir kamera var sadece, o da koskoca bir alet. Benim elimde bir kamera olsun çok istemiştim. Şimdi telefonlarımızla bile çekiyoruz ve sonuçlar hiç de fena değil, çok müthiş bir şey bu. Geçtiğimiz günlerde TRTnin organize ettiği bir belgesel film festivalinde Panama’lı bir yönetmen hanım şöyle bir şey dedi: “Küçük bir bütçeyle, sevdiğiniz insanlarla, samimi bir şekilde ve eğlenerek de film yapılabilir, yöntem bu” dedi. Bu da fena bir şey değildi, hoşuma gitti bu hanımın söylediği. Onlar sesle ilgili bir belgesel çekmişlerdi: “Sesin Neşesi”. Büyük ve profesyonel ekip ve ekipman mümkün olamıyorsa, yapmak istediğiniz belgesele sponsor bulamıyorsanız, o zaman başka yollar denemek zorundasınız. Anlatacak bir şeyiniz, bir derdiniz, bir hikayeniz varsa eğer mutlaka anlatmalısınız. Pek çok hikaye var ortalıkta, çok şeyler yaşanıyor. İnsanlar bu hikayeleri duymuyor, birbirlerinden haberleri yok. Kızım İpek sinema okuyor, o da yönetmen olmaya karar verdi, ama o belgesel istemiyor, konulu film yapacak, hikaye anlatmak istiyor. Ben çok sıfırdan başlamıştım, onun ise etrafında biz vardık; biz film seyrederken koltukta uyuklardı yanımızda. Böyle bir evde büyüdüğü için bilgi devam ediyor, şimdi benden aldığı bilgiyi sürdürüyor. “Bugün trende şöyle birini gördüm” diye anlatıyor mesela, “bunları mutlaka yazıyorsun, sonra unutacaksın” diyorum. Unutmam gibi gelir ama öyle bir unutursun ki! Seneler geçmiş, okulundan mezun olmuşsun bir de bakarsın öğrenciyken gözlemlediğin o muhteşem hayat hikayesi iki, üç kelimeye düşmüş… Zaman ayrıntıları siliyor…

 

 

Siz nasıl karar vermiştiniz belgeselci olmaya?
Benim en kıymetli anımdır bir iki yerde daha yer verdim buna. Dokuz yaşında falandım yani, herhalde üçüncü sınıftayım, Sarar İlkokulu. Böyle bir sinema salonu yaptılar, ek bina gibi ve soğuk falan bir yer. Fakat idealist bir öğretmen besbelli bize belgesel göstermek istemiş ve oraya bir projeksiyon aleti aldırmış. Telezviyon gelmek üzere Türkiye’ye ama hiçbirimiz görmemişiz daha. Yaşım ortaya çıkıyor! Hayatımızda televizyon yok dolayısıyla belgesel de görmemişiz. Anneannem ile Gölbaşı Sineması’na gidiyorum, Ankara’da meşhur orası. Anneannemle gidiyorum, Ayhan Işık, Belgin Doruk falan var, filmler seyrediyorum. Annemlerle de Amerikan filmlerine gidiyorum – o yıllarda yabancı filmler ancak beş sene falan sonra Türkiye’ye geliyordu.

 

Ben tek başına gitmişim gösterime. “Pazar sabahı saat onda film başlayacak herkes gelsin” dediler, çıkmışım gitmişim ben de. Asosyal bir tipim herhalde, ev de yakındı okula. Gittim oturdum, film başladı. “Sessiz Dünya” adlı Jacques Cousteau filmi. Biz şimdi bütün bu belgesellere ne kadar tokuz değil mi? Bu benim hayatta gördüğüm ilk belgeseldir. Baktım baktım… Ve şöyle bir an: Dedim ki: “Burada Belgin Doruk yok, Ayhan Işık yok, Fatma Girik yok. Burada sadece balıklar var! Demek ki bunu bir de yapan var, işte ben onu olmak istiyorum!” Müthiş bir an ve ben çok iyi hatırlıyorum o anı. Sonra bunu kimseye söylemedim– içten pazarlıklı bir çocuk! Desem ki aileme, film yapacam, sinema filan, kıyamet kopacak. Yeşilçam için evden kaçan kızlar durumu söz konusu o zamanlar. Belgesel de olsa, sinemadan bahsetsem bunu unutturmak için herşeyi yapacaklar. Sessiz sedasız ODTÜ’yü bitirene kadar bekledim. Çok sonraları bu imkanı buldum, Northwestern Üniversitesi’nde doktora yaparak sinema yapma işine girdim.

 

Teşekkür ederiz çok, ne güzel anlattınız herşeyi.
Meslek hayatımın son raunduna geldiğimi düşündüğüm bu günlerde beni fark ettiğiniz ve hele de yıllar önce, çok büyük bir sevgiyle yaptığım bu işle ilgilendiğiniz için ben teşekkür ederim.

 

Animated GIF  - Find & Share on GIPHY


 

Özlem Beyarslan’a özel teşekkürlerler, söyleşinin gerçekleşmesini sağladı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ECİNNİLİK

YSanal Ev İşleri Sergisi: Sonsuz Patates
Sanal Ev İşleri Sergisi: Sonsuz Patates

Ne yapalım, nasıl yapalım da görünür hale getirelim ev işlerine gömdüğümüz zamanı? 

KÜLTÜR

YBir Ağaç Bir Yıl
Bir Ağaç Bir Yıl

Siz bir yerlerde bir şeylerle meşgulken, ormanda neler oluyor neler.

KÜLTÜR

YYüzyıllık Yalnızlık 50. Yıl Kutlamaları
Yüzyıllık Yalnızlık 50. Yıl Kutlamaları

Bir kitabın yayınladığı günü, ayı, yılı bilmek çok güzel değil mi?

SANAT

YBelgesel: Tren Penceresinden Bu Diyar 1991
Belgesel: Tren Penceresinden Bu Diyar 1991

Yapımı, yayını 26 sene önce gerçekleşmiş bir tren belgeseli, memleketle ilgili bize ne anlatır?

Bir de bunlar var

Gündem Enkazı Miksi
Balık Ağlarından Şehirlere Dantel Örtüsü: Janet Echelman’ın Sanatı
Almadovar ve Kuku

Send this to friend