Polis sergide değil meydanda belli olur. Emek Sineması protesto yürüyüşü ardından, güven toplumu üzerine kuşkulu düşünceler...

MEYDAN

Polis Sergide Değil Meydanda Belli Olur

Bu hafta (10 Nisan haftası) polis teşkilatının kuruluşunun 168. senesiymiş. Beş gün evvel Taksim Meydanı’nda metrodan çıktığımda beni ve tüm ahaliyi meydan girişinde kırmızı-beyaz balonlarla çerçevelenmiş dev ekranda oynayan polis videoları ve desibeli tavan-kaldıran müzikler bekliyordu. Polis neşesi, güven çemberi, huzurlu toplum derken kulaklarımızdan olacağız ama biz neler gördük, gürültü ve acı eşiğimiz yüksek. Haliyle, bunca ilgi çekme merasimine dayanamayıp metal dedektörlerden geçerek sergiye girdim. Evet, polislerin de korumaya ihtiyacı var. Şimdi, suratımda çarpık bir gülümsemeyle gezdiğim polis sergisini ve Pazar günü ‘Emek Sineması Yıkılmasın’ yürüyüşünde polisi sergisinden fırlayıp aksiyonda görmenin ne demek olduğunu anlamaya çalışıyorum.

 

Taksim Meydanı Sergi Girişi

Taksim Meydanı Sergi Girişi

 

Emek Sineması Sokak Girişi

Emek Sineması Sokak Girişi

 

 

Serginin açılış töreninde İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın şunları söylemiş: “Amacımız, biz sizden biriyiz, sizler için varız, sizin hemen yanı başınızdayız, başınız ağrısa bile bizi arayın: Bu mesajları verebilmek için bu etkinliklerimiz. Bugün burada 13 ayrı birimimizin kullandığı teknoloji, yaptıkları işlerin çeşitlikleri onlarla ilgili bir sergimiz var, onlar anlatılacak.” Sergi kapsamında türlü polis birimlerinin alet edevatları, o birimi temsil eden görevlileri vardı. Açılışta çok ilgi gördüğünü öğrendiğim ama ben sergiyi gezerken olmayan güven timleri (siz de bir paradoks görüyor musunuz bu tabirde?), Noel baba, ayakkabı boyacısı, simitçi, piyangocu, çiçekçi kostümleri giymiş, polisin bizi korumak için ne kılıklara girdiğini anlatıyormuş.

 

 

çiçekçi polis oyuncak

 

Ben küçükken polis olmak istiyordum, hatta CIA ajanı. Bir şekilde Amerikalı olmadığım için CIA ajanı olamayacağımı fark ettiğimde ne kadar üzüldüğümü ve isyan ettiğimi, ‘Ben işimi iyi yaptığım ve insanları koruduğum sürece bunu nerde yaptığımın ne önemi var ki,’ gibi bir soru sorduğumu hatırlıyorum. Sonra Türk polisi olma fikrine sıkı sıkıya tutundum, ta ki ilkokul 3’te astronot olmak istediğime karar verene kadar. Ki bu hayalim de çok uzun sürmeden, burada bu işleri yapamayacağımı anlayınca suya düşmüştü. Neyse, bunları polis sergisinde yayınlanan şiirleri anladığımı, o hissiyatı bildiğimi söylemek için yazıyorum. Büyüdükçe bu düğümlerin çözülebileceğini biliyorum. Okumak isterseniz internette sürüsüne bereket var ama şiirler şu tatta:

 

10 Nisan

 

1845’de doğduk biz ölümsüzlüğe,

O gün yemin ettik Milletimize,

Koruyacağız asayişi, cumhuriyeti,

Vatan yolunda karşılıksız ölmeyi.

Adadık kendimizi biz bu yurda,

Ölürüz karşılıksız bu uğurda,

Kopsa kolumuz, olmasa bacağımız,

Vatan yolunda yok olsun canımız.

 

 

Resimler de şöyle (sergiden benim telefonla çektiğim kötü fotoğraflardan):

 

resim2resim resim4

 

Yukardaki çocukları şiiri ve resim yapmayı bu kadar ciddiye aldıkları için tebrik ediyorum ve umuyorum ilerde şiir, resim onları çizdikleri bu portrelerdeki 10bin yanlışı bulmaya teşvik edecek. Aslında daha güzeli şunu ummak olurdu: Umarım ilerde polis bu şiir ve resimlerde anlatıldığı gibi güven veren bir birim olur. Maalesef benim durduğum yerden hiç gerçekçi gözükmüyor.

 

Çünkü, hiçbir şey polisi aksiyonda görmek kadar öğretici değil. Misal, Pazar günü Emek Sineması Yıkılmasın diye katıldığımız yürüyüşte Çevik Kuvvet’in bizzat nasıl çalıştığını sıcak temas halinde deneyimledik. Onca emek, araç, enerji, panzer, su, ‘organik’ biber gazı, adrenalin ne için, bunlardan bahsetmek gerek…

 

Tarihi bir sinema salonunun restore edilerek, aslına uygun şekliyle bize, halka, gerçek sahibine teslim edilmesini istedik diye, yukarda oyuncak halini gördüğünüz panzerlerin gerçek hali tepelerindeki borulardan dehşet bir tazyikle su fışkırtıp ayaklarımızı kestiğinde şöyle düşünen var mı mesela: polisin iyi bir sebebi olmasa bunu yapmaz herhalde? Sonra göz yaşartıcı veya biber gazını alakalı alakasız herkesin olduğu sokağın ortasına attıklarında ve nefesimizi kestiklerinde, kesin bu gençler bir nane yemiştir yoksa bir polis niye böyle davransın da oradaki herkesi tehlikeye atsın canım, anarşist var kesin bunların arasında, diyen var mı? (E var tabii) Yetmeyip, insanların üstüne robokop kıyafetleriyle saldırdıklarında, peşimizden ‘OROSPU’ diye koştuklarında, tekme savurduklarında, dünya ahiret dostumuz, sevgili sinema yazarı Berke Göl’ü boğazlayarak göz altına aldıklarında (fotoğrafı koymuyorum sanki bir daha boğazlanıyormuş gibi korkunç bir his düşüyor içime) hiç içimize kuşku, aklımıza soru düşmüyor mu? Onca demokrasi, ileri medeniyet, gelişim, modernlik laflarına ne oldu? Bunlar gerçekten ne demek? Ne ifade ediyor? Demokrasi buna mı benzer, değilse, neye benzer veya neye benzemesini istiyoruz? Mesela, vahiyle demokrasi indiğine inanan var mı?

 

İşten çıkarılan onlarca insan durumlarını protesto etmek için yürüdü diye coplanırken, köyünün deresi kurumasın, bereketi bol olsun diye HES’lere karşı sesini duyurmaya çalışan köylü, çiftçi şiddet görürken, Irak’ta Amerikan askerlerinin Ebu Gureyb’de yaptığı işkenceleri, Filistinlilerin uğradığı şiddeti televizyonda izlerken hak etmiş olduklarını düşünen var mı? Böyle düşünenler varsa, acaba kolaylarına geldiğinden, vicdanlarının sesini kıstıklarından mı? Yoksa kendi güçsüzlüklerini başkalarının sözde, anlık gücü üzerinden telafi etmeye çalıştıklarından mı? Aslında varolmayan bir kudret hayaliyle günlük açmazlarından kaçtıklarından mı? Neden, başkasının acısını izlemek keyif veriyor bazısına? Neden daha güçlü hissettiriyor? Çok saf bir merakla soruyorum bunları, konuşalım.

 

Dünyanın neresinde olursa olsun, insanlar bizim için de yürüyor, bizim için de dayak yiyor. Bir gün benim canım yandığında ve bunu duyurmak için kanunen hakkım olan protesto yürüyüşüne katıldığımda başıma bir iş gelmesin, dilediğimi açıkça, gönlümden geldiği gibi söyleyebileyim, hakkımı savunabileyim, sesimi duyurabileyim, daha iyi koşullarda yaşayabileyim diye uğraşıyorlar. Bu hak—özgürce fikrini söyleyebilme, hakkın olanı isteyebilme—hiçbir ideoloji, din, dil, ırk, cinsiyet, coğrafya, vs. tanımaz. Hepsinin üstündedir.

 

Ben çoğunlukla şunu gördüm: eğer biri saldırgansa, farklı fikirlere tahammülü yoksa ve bastırmaya çabalıyorsa, bu o kişinin ne denli güvensiz,  inandıklarının da aslında ne kadar güçsüz, temelsiz olduğunun bir göstergesidir. Yanınızda gezdirdiğiniz korumalar, attığınız yumruklar, halkın parasıyla alıp harcadığınız litrelerce tazyikli su ve gaz kadar güçsüz ve güvensizsiniz. O kadar kırılgansınız ki…

 

Fotoğraf: AFP

Fotoğraf: AFP

 

Hepimizin artık çok duyup bildiği bir lafı karakoldaki memurlardan biri emek protestosu tutuklamaları sonrası dile getirmiş: Yazık size gençler, birilerinin kuklasınız böyle, sizi meydana salanlar Bebek’te karılarla fingirdiyor, pahalı restoranlarda yemek yiyorlar. Hadi ya? Sevgili polis memuru, ağzınızdan çıkanı kulağınız duyuyor mu? Vicdanınızı mı rahatlatmaya çalışıyorsunuz, yoksa kendi durumunuzla ilgili olan hissiyatınızı mı çaktırmadan afişe ediyorsunuz? Tarihi bir sinemayı ve içinde bulunduğu binayı korumak istemek ne türden bir ‘patronların kuklalığını yapmak’ olabilir sizce? Yakında Emek sinemasının dış mihrakların casus yuvası olduğunu iddia edeceksiniz herhalde?

 

Herhangi bir ideoloji peşinde yürüyüş yapmak isteyenleri de, fikirlerine katılmasam da (evde saçımı başımı yolsam da) sonuna kadar savunurum, ayrı mesele. Ama çok sevdiğimiz, İstanbul’un canı olan sinema salonlarından birini savunmak bile bu ülkede, sizlerin gözünde tamamen olumsuzlanarak örgütsel ve provokatif olarak algılanıyorsa burada sizin kötü niyetiniz yatıyor demektir. Böyle barışçıl bir eylemde göstermiş olduğunuz korkaklık, başvurduğunuz korkunç yöntemler, ardından tuttuğunuz çarpık tutanak başka eylemlerde size güvenmememiz için esas oluşturuyorlar. Bunları niye söylüyorum? Çünkü: 5 Aralık 2011’de Dr. Ahmet Nihat Dündar yazdığı Polise Güven adlı makalesinde Türkiye’de hangi kurumlara ne kadar güvenildiğinin istatistiklerini paylaşmış. 2005’ten beri polise olan güven bir inip bir çıkıyor, yani istikrarsız bir çizgisi var. Yalnız bence esas ilginç olan detay şu: tüm bu istatistiklerde 19-29 yaş arası topluluk düzenli olarak polis teşkilatının en güvenmediği devlet kurumu olduğunu söylemiş. Dr. Dündar haklı olarak soruyor: 19-29 yaş arası gençler neden polise hiç güvenmiyor, nerede hata yapıyoruz? Makalenin bir kısmını buraya kopyalıyorum (bold’lar benim):

 

En son olarak 3.12.2011 tarihinde Akşam gazetesince açıklanan ve İKSARA araştırma şirketi tarafından 74 il, 177 ilçe ve 63 belde-köy’ de 1709 kişiyle yüz yüze görüşme yapılmak suretiyle gerçekleştirildiği belirtilen araştırma sonuçlarına göre, Türkiye de en güvenilen kurum olarak ordu-asker %28 ile 1. Sırada, %13’ le SGK-Sağlık 2. Sırada, %13’ le Emniyet 3. sırada yer alıyor. TBMM de gurubu bulunan siyasi partilere oy verenlerle yapılan görüşme sonuçlarında ise, AKP’ ye oy verenlerin % 15’ inin, MHP’ ye oy verenlerin % 12’sinin, CHP’ ye oy verenlerin %11’inin ve BDP’ ye oy verenlerin %2’sinin Polise Güvendiği belirleniyor. Bizce araştırmada dikkat çeken çok önemli husus “ EMNİYETE GÜVENİN 18-29 yaş aralığında EN ALT SIRADA…” olduğu tespitinin yapılmasıdır. Bence araştırmanın en can alıcı, en çok üzerinde durulması gereken konusu budur. Hatırlanacağı üzere 7.8.2006 tarihinde açıklanan araştırma sonuçlarında da maalesef benzeri sonuçlar açıklanmıştı…

 

Türkiye İstatistik Kurumunun en son yayınladığı (30.5.2009 tarihli Zaman Gazetesi haberi) verilere göre ülkemizde 20-24 yaş aralığında 6.256.553, 25-29 yaş araklığında toplam 12.775.390 kişi bulunmaktadır ve bu gurubun emniyete güveni en alt sıradadır… İşte çözmemiz gereken problem budur…   Kuşkusuz bu yaş gurubunda olan ve polis için potansiyel RİSK oluşturan bu yaş gurubunda olanların büyük bir çoğunluğu öğrenci, işçi, işsiz, genç meslek mensuplarından oluşuyor… Bunlar genellikle yaşı gereği daha idealist, daha inançlı, daha kararlı, daha korkusuz, daha umutlu… Gençlerimiz. Bunlar bizim çocuklarımız, torunlarımız, umutlarımız, YETİŞTİRDİKLERİMİZ ve gelecek beklediklerimiz… Çoğu kez her eylemlerinde polisi karşılarında buluyorlar, polisin özgürlüklerini engellediğini, kendilerine mani olduğunu düşünüyorlar…

 

BU GÜVEN BUNALIMINI aşmak, çözüm bulmak zorundayız… Muhtemelen geleceğin yöneticileri, işvereni, çalışanı olacak olan bu 12.775.390 gencimize elimizi uzatmak, onların da güvenini kazanmak zorundayız… Çünkü polis HALK için vardır. Herkes, kişisel denetimle kontrolü mümkün olmayan ve bilinmeyenlerle dolu bir yaşam içinde bir gün mutlaka, (hatta polisin kendisi bile) polise ihtiyaç duyacak, ona inanmak, onunla karşılaştığında güvenmek isteyecektir. Polis de hem kuralları standart, tarafsız, önyargısız ve ayrım gözetmeksizin uygulayacak, hem de bireylerin temel hak ve özgürlüklerini güvenli bir biçimde kullanmalar için gerekli ortamı, ÖZGÜRLÜK/GÜVENLİK dengesini sağlayacaktır ki kendisine olan güveni artırabilsin. 

 

7 Nisan 2013 Pazar günü Emek Yıkılmasın yürüyüşünde sergilediğiniz Polis, sergi alanında inşa ettiğiniz güven ve huzur toplumu için çalışan Polis’ten, denge arayan Polis’ten fersah fersah uzaktı. Siz de arada ciddi bir fark olduğuna katılırsınız herhalde!?! Suyunuzun, gazınızın, copunuzun mazur görülebilecek HİÇBİR tarafı yok. Sizin için de korumaya çalıştığımız Emek Sineması’nın protesto yürüyüşünde bize ne bugüne ne geleceğe dair en ufak güven ve huzur vermediniz. Aşağıdaki fotoğrafları inceleyin lütfen, ne kendinizde, ne bizde size karşı en ufak bir güven kırıntısı görebiliyor musunuz? Ardından bizlerin arasına yasadışı örgütlerin sızdığı, tüm bunları örgütlerin planladığı yalanını söylerken sıkılmıyor musunuz? Üstelik ne de bayat yalanlar artık bunlar. Ancak ilkokul 2’deki çocuk inanır buna.

 

emek2

 

Fotoğraf: Nazım Serhat Fırat

Fotoğraf: Nazım Serhat Fırat

 

Fotoğraf: Nazım Serhat Fırat

Fotoğraf: Nazım Serhat Fırat

 

Fotoğraf: Nazım Serhat Fırat

Fotoğraf: Nazım Serhat Fırat

 

Fotoğraf: Nazım Serhat Fırat

Fotoğraf: Nazım Serhat Fırat

 

Fotoğraf: Nazım Serhat Fırat

Fotoğraf: Nazım Serhat Fırat

 

Fotoğraf: Nazım Serhat Fırat

Fotoğraf: Nazım Serhat Fırat

Haber videosuna da buradan ulaşabilirsiniz.

 

Tacize tecavüze uğradığımda koşarak polisten yardım istemem için bana güvenilir bir ortamı hiçbir zaman sağlamadınız. Tacizi de tecavüzü de küfrü de işkenceyi de poliste de gördük, görmeye devam ediyoruz. Sonra, allah allah bu insanlar polise neden güvenmiyor yahu, diye soruyorsunuz. Bir sergi, üç balonla güven olmuyor. İnsan sözünün arkasında duracak, kendini nasıl görmek, başkaları tarafından nasıl görülmek istiyorsa öyle olmaya çabalayacak. Copla gazla can yakarsın da, binlerce insanı aptal yerine koyamazsın.

 

İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın! Başınız ağrısa bile bizi arayın, polis de sizden biri, demişsiniz; Pazar günü yediğim tekmeden hala belim ağrıyor, sizi arayıp, içimizden birisi nasıl olur da bana böyle acımasızca, rastlantısal bir şekilde vurabilir, kadınım diye peşimden Orospu diye koşabilir, diye sorabilir miyim? Telefonlarıma çıkar mısınız? Anlamaya çalışıyorum, madem bizden birisiniz o zaman neden bize hakaret ediyor, ihanet ediyorsunuz? Küçükken polis olmak istemiş, sizlere imrenmiş birini nasıl oldu da bu noktaya getirdiniz? Çocukça soruyorum size bunları. Yukarıda gördüğüm çeşitli, halktan insanların kılığına girmiş polis memurları ancak oynadıkları tiyatro kadar bizden olabiliyorlar maalesef…

 

Siz bu kılıklara girerken bizden de heyecanla şu kılıklara girmemizi bekliyorsunuz:

 

Fotoğraf: AFP

 

Polis sergisinde gördüğüm bu ‘atraksiyon’ tüylerimi diken diken etti. Herhangi bir kimsenin, bir çocuğun veya bir yetişkinin böyle elinde taramalı tüfekle (ya da artık her neyse), poz verdiği fikrini düşünmek bile istemiyorum. Bunu, bırakın gurur verici bulmayı, ne eğlenceli, ne de komik buluyorum.

 

Belki fazla düz bir okumayla şiire haksızlık olacak ama bu dizeler öyle aşkın ki hiçbir şeyin onları eksiltemeyeceğine güvenerek zikredeceğim:

 

Geldim şu alemi ıslah edeyim

Özümü meydanda gördüm sonradan

 

İnsan meydanda belli olur işte böyle: biz Emek’çiler, İstanbulseverler, İstanbul’un şahane mirasına sahip çıkmaya çalışanlar başından beri ne istediğimizi biliyor, ne söylediğimizi biliyor, ne için mücadele etmemiz gerektiğini biliyor ve ona göre davranıyoruz; olmadığımız bir şey gibi değil, sermaye ve güç budalası gibi değil, emirlere göre değil. Bizi düşman belletmeye çalışan bu otoriter gücün eline, size rağmen, sizin ve hepimizin hakları için buradayız, mücadeleye devam ediyoruz:

 

 

Dr. Ahmet Nihat Dündar’ın yazısı: http://www.polishaberi.com/polise-guven-makale,240.html

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

MEYDAN

YAm
Am

"Bana insanlığımı geri veren hazzım, dünyanın yarasını sağaltan, beni neşeye geri ören..."

MEYDAN

YYarasından Doğan Bir Hareketin Koynunda
Yarasından Doğan Bir Hareketin Koynunda

Feminist hareketin gücünün kırıklarımızda, yarıklarımızda, damar damar bin yoldan akıyor oluşumuzda köklendiğini unutmayalım.

TARİH

Y18. Yüzyıldan Bir Resimde Ankaralı Kadınların Peşinde
18. Yüzyıldan Bir Resimde Ankaralı Kadınların Peşinde

Tarihsel anlatılar içinde sarayla harem dışında ve Oryantalist tipolojilerden bağımsız olarak hayal etmekte güçlük çektiğimiz kadınları, bu resim sayesinde, Ankara’da gündelik hayatın içinde, işinde gücünde, kanlı canlı resmedebiliyoruz.

KÜLTÜR

YAğzımızın Tadını Save Etmek Mümkün Mü?
Ağzımızın Tadını Save Etmek Mümkün Mü?

Gıdalarımıza eklenen aromalar nasıl yapılıyor? Bu alanda ne tür araştırmalar yapılıyor? Bir aroma firmasında çalışan Ezgi ile konuştuk.

Bir de bunlar var

O Yolun Yolcusu
Okur Mektubu: Bir Ertesi Gün Hapı Deneyimi
‘Cinayet Yoksa Kız Polisiyesidir’

Send this to friend