Kadınların çoğu 'takılma kültürü'nden hoşlanmıyor. O halde neden bu oyuna dahil olmaya zorluyoruz kendimizi?

KÜLTÜR

Oyunun Bir Parçası Olmak: Takılma Kültürü Kadınlara Ne Kazandırıyor?

Takılma (hook-up) kültürü ve bunun kadınlar için ne derece güçlendirici olduğuna dair, bu konuda Middlebury College’da alan çalışması yaparak bir tez yazmış olan Leah Fessler’in Quartz’da yayınlanan, Playing the Game başlıklı yazısının çevirisi:

 

***

 

Middlebury Üniversitesi’nde ikili bir hayatım vardı.

 

Dışarıdan bakıldığında, başarılıydım. Çeşitli çevrelerden entelektüel arkadaşlarım vardı. Popüler bir öğrenci sitesinin yöneticisiydim, sanat ve spor aktiviteleriyle meşguldüm. Öğrenmeyi seviyordum ve üçüncü senemde Phi Beta Kappa‘ya (ABD’deki en eski ve saygın öğrenci kulüplerinden biri) katılmayı başardım.  Öte yandan, beyaz, heteroseksüel, cis bir kadınım. “Aman, ayrıcalıklı kıçınla neden şikayet ediyorsun” derseniz, haklısınız.

 

Ancak, içten içe, beni felce uğratan bir kaygı ve depresyon sorunuyla boğuşuyordum. Kendimi çok sert bir biçimde yargılıyor, neredeyse kendimden tiksiniyordum. Kendimi aşırı egzersize kaptırmış ve anoreksiyanın kapısına dayanmıştım. Böyle hissetmemin sebebi erkeklerdi – ya da bana öyle geliyordu.

 

Kamuya sunduğum benliğimle özel alanda yaşadığım arasında muazzam bir uçurum olsa da sabit kalan tek şey siyasi görüşümdü. Kendimi beni hiçbir şekilde tatmin etmeyen, duygusal olarak yıkıcı cinsel deneyimlere maruz bıraksam da, kendi kendime hep bir feminist olduğumu söylüyordum. Ve buna inanıyordum da.

 

***

Lisedeki erkek arkadaşımla bir gençlik aşkı yaşamıştım, filmlerde gördüklerinizden. Bekaretimi kaybetmek, saygılı ve sabırlı bir deneyimdi. Üniversiteye başlarken yaralı veya deneyimsiz değildim. Matt 2.0’ı bulacağımdan emindim. Şairane bir kişiliği olacaktı, kadın cinsel anatomisinden anlayan, ilgili biri olacaktı ve saçı sakalı da tam ayarında salaş olacaktı.

 

Ancak okula başlar başlamaz bu hayali yurt odamdaki plastik çekmecelere gömmek zorunda kaldım. Dans pistlerinden, yatak odalarına, ben de dahil olmak üzere herkes takılıyordu.

 

Popüler medya genellikle takılma kültürünü, bir dizi duygusuz tek gecelik ilişki olarak gösterir. Middlebury’de de böyle rasgele ilişkiler elbette olur. Ama daha da sık yaşanan şey ilişkimsilerdir; anlamsız seks ve sevgi dolu bir ilişkinin mutant çocuklarıdır bunlar. İki öğrenci, haftalarca, aylarca hatta yıllarca, düzenli bir biçimde birbiriyle takılır, ki genelde sadece de birbirleriyle takılırlar. Ancak, ağza alınmayan bir toplumsal kod adına, hiçbirinin duygusal olarak olaya dahil olmaya, birbirine bağlanmaya veya zayıflık göstermeye hakkı yoktur. Bu tarz ilişkileri tek eşli ilişki olarak tanımlamaya çalışmak “yapışkanlık,” hatta “manyakça” olacaktır.

 

Kısa süre içerisinde Middlebury’de gerçek ilişkilerin mümkün olmadığına inanmaya başladım. Ben de böyle bir şeyi zaten istemediğime kendimi ikna ettim. Beni, bağlanmanın olmadığı takılmaya dayalı yaşam tarzını yutmaya iten şey, sadece toplumsal baskı değil, aynı zamanda kendimi bir feminist olarak tanımlamamdı.

 

Cinsel özgürlüğün kadının failliği için temel olduğu fikri, ilerici basında başat konumda. Gerçek feministler, duygusuz, bağlanmanın olmadığı cinsel deneyimleri istemekle kalmaz, bu tür ilişkilenmelerden güç alırlar diye düşünüyordum. Hanna Rosin, The Atlantic’e yazdığı “Erkekler yan cepte” başlıklı makalesinde bu yaklaşımı şöyle özetliyor:

 

“Kabaca ifade edecek olursak, feminist ilerleme, şu anda büyük ölçüde takılma kültürünün varlığına bağlı. Bilhassa okulda, şaşırtıcı derece yüksek oranlarda -erkekler değil- kadınlar bu kültürü besliyor; asıl amaçlarını hiç akıllarından çıkarmayarak, kendi başarılarına alan açmak için kurnazca bu kültürü manipüle ediyorlar. Bu günlerde, üniversiteli kızlar için haddinden fazla ciddi bir talip, 19. yüzyılda kazara hamile kalmak gibi bir şey: umut vaat eden bir geleceğin önüne geçmemesi için ne pahasına olursa olsun kaçınılması gereken bir tehlike.”

 

New York Times muhabiri Kate Taylor, 2013 yılında yazdığı “Kampüste Seks: Kadınlar da Bu Oyunu Pekala Oynayabilir” isimli makalesinde benzer bir iddiada bulunuyor. Makale University of Pennsylvania’da, bağlanma olmayan cinselliğe “kâr-zarar” hesabı üzerinden yaklaşan ve bunu “düşük riskli ve düşük yatırımlı maliyet” olarak gören bir kadının hikayesiyle başlıyor.

 

Pek çok akademik makale, takılma kültürünün zararlı etkilerinin çığırtkanlığını yapsa da, ben böylesi etkilere pek de rastlamamıştım. Bu bir yana, takılma kültürünün alternatifi bana cinsel perhiz gibi geliyordu – bir o kadar tatmin vermeyen bir seçenek. Eski kafalı tek eşlilik arzumu bir tarafa bırakmaya karar verdim. Taylor’ın makalesinde öne sürüldüğü üzere, “ben de bu oyunu oynayacaktım.”

 

***

Yıllarca, ne zaman birinden hoşlansam takındığım “kendine güvenen Leah” karakterimle alay ettim durdum. Hoş bir çocuğa ilk mesajı ben gönderirdim, ki bu bizim okulda sık rastlanan bir tabu, konuşmayı başlatan kişi olmak iyi gelirdi bana. Erkekler de bu ilgiye olumlu yanıt verince, kendime güvensizliklerim en azından geçici olarak çözünürdü.

 

Üçüncü senemin kışında, parlak mavi gözlü, sessiz, akıllı bir felsefe öğrencisi olan Ben’i bir peynir-şarap partisine davet ettim. Birkaç ay görüştük. Hafta sonları, akşam 10 gibi, genelde biraz da sarhoş mesaj atardım ona. Onun ya da benim yurt odamda buluşur, felsefe ve Fleet Foxes şarkı sözleri üzerine tartışır, ailelerimiz, hayallerimiz üzerine konuşur, sonra da o gelene kadar sevişirdik. Hafta içi Netflix izlemeleri ve şehirde yürüyüşleri de eklersek, bu rutini üniversitenin son yılına kadar en az beş erkekle tekrarladım.

 

Bu erkeklerle sevişmeye başladıktan sonra, güç dengesi hep diğer tarafın lehine döndü. Birkaç takılmanın ardından, her şeyden önce, durumun belirsizliğine kafayı takmaya başlardım. Arkadaşlarımla durmaksızın durumu analiz ederdik: Benden hoşlanıyor mu? Sen ondan hoşlanıyor musun? Bütün gün hiçbir şey yazmadı. Şu mesaja bak. Kafam karıştı. Bir şey istemiyorum dedi ama şimdi de görüşelim diyor.

 

Ben uykuya daldığında, ben de uyuyormuş gibi yapardım. Gece boyunca, nevresimi çeker, parmak uçlarına değer, kolunu belimde hissetmek isterdim. Konuşmalarımızdan parçaları inceler dururdum kafamda. Bazen, yatağının yanında bir küpe bırakırdım ayrılmadan önce, o uyanmadan. Geri dönmek için bir nedenim olsun diye.

 

Zamanla, ister istemez, bağlılık baş gösterirdi. Bağlılıkla birlikte de utanç, kaygı ve boşluk hissi. Kız arkadaşlarım ve ben iyi öğrenciler, bilim insanları, sanatçılar ve liderlerdik. Hakkını savunamayacağımız hiçbir şey yoktu, kendi bedenlerimiz dışında… Hocalarımızdan iltifatlar alırdık ama yattığımız adamlar, ertesi sabah bizle kahvaltı bile yapmazdı. Daha da kötüsü, durumu da gerçekten bu şekilde değerlendiriyorduk: “O kahvaltı edelim demedi, ben de eve yürüdüm.”

 

İstenmenin ne olduğunu bilmek için yanıp tutuşuyorduk; bir yakınlık şansı yakalamak için ölüp bitiyorduk. Gündüz ele el tutuşmak, kamusal alanda arzulandığımızın onaylanması, ki normal koşullar altında bir iki bir şey içtikten sonra olurdu bu ancak. Bağlanmayı denemek, sonra da zamansız şekilde kesilip atılmak yerine bunun işe yaramadığına karar verebilmek istiyorduk.

 

Erkekler gibi olabilsem keşke derdim, öyle ya hiç umurlarında değil gibiydi bütün bunlar. Ben’le aramızdaki mesele bittikten aylar sonra, Ben “Takılırken seni insan gibi görmüyordum” dedi. İroniktir, takılmayı bırakınca arkadaş olduk ve o zaman bana karşı bir şeyler hissetmeye başladı.

 

Cinsel özgürleşme buysa, bunun nasıl olup da kadınların işine yaradığını anlamakta zorlanıyordum. Diğer yandan, ne benim, ne arkadaşlarımın hayatın boyunca tek bir kişiyle flört ettiğin zamanlara geri dönmek isteyen gizli muhafazakarlar olmadığımız da ortadaydı.

 

Bitirme tezimi, Middlebury’de kadınların oyunu gerçekten oynayıp oynamadıklarını ve birilerinin bundan keyif alıp almadığını incelemeye adadım.

 

***

75 kadın ve erkek öğrenciyle röportaj yapıp 300’ün üzerinde online araştırmayı inceledikten sonra, bu konuda kadınlar arasında dayanışma inkar edilemez boyutlardaydı: Görüştüğüm kadınların tamamı ve anket sorularına cevap verenlerin dörtte üçü, ciddi bir ilişkiyi tercih ediyordu. (Araştırmam, heteroseksüel kadınların deneyimlerine odaklanıyor ama elbette Middlebury’de heteroseksüel olmayan birçok ilişki yaşanıyor.) Sorulara yanıt veren ve o sırada bir ilişkimsi içinde olan 25 kadının sadece yüzde sekizi durumdan ‘”memnun” olduklarını söylüyordu.

 

Röportaj yaptığım kadınlar, cinsel partnerleriyle bir bağ, yakınlık ve güven tesis etmeye hevesliydi. Ancak neredeyse tamamı, bunaltıcı derecede kendinden şüphe, duygusal istikrarsızlık ve yalnızlık hissi doğuran takılma durumlarında buluyorlardı kendilerini.

 

Kelsey, bir ilişkiden çıktıktan sonra “geleneksel” takılma kültürünü denediğini belirtiyor, yani özgürleştirici bir deney olarak pek çok erkekle yatmak. “Görünüşte, insanlarla takılmak ister gibiydim,” diyordu, “ama asıl motivasyonum bu değildi bence… Bu adamların çoğunun seviştikten sonra benimle göz teması bile kurmaması veya bir partide karşılaştığımızda benden kaçması hayatımda hissettiğim en kırıcı şeylerden biriydi.”

 

Juliet, aynı erkekle üç hafta takıldıktan sonra, başkasıyla yattığını duyduğunu anlatıyor. Kendini “sadece eğlendiklerine” inandırmış ama kendi tepkisine kendi bile şaşırmış. “işin komik yanı, belki de seks yüzünden, yaşadığımız şeyi gerçekten de umursamışım” diyor. “Yattığım insanın benim için bir şey ifade ettiğini düşünüyordum ama bu nasıl mümkün olabilir ki, birbirimizi sadece birkaç haftadır tanıyorduk… Benimle dışarıda buluştuğu ya da lisedeki oğlanların yaptığı gibi gündüz vakti, hatta gece de, bana parkın içinden geçerken eşlik ettiği filan da yoktu zaten.”

 

Olayın üstünden üç yıl geçmiş olmasına rağmen bu deneyim hala canını sıkıyordu. “Arkadaşlarıma unuttum dedim ama unutmamıştım işte, nedenini kendime açıklayamıyordum, hala açıklayamıyorum. Keşke unutabilen bir kadın olsam.”

 

Son sınıf öğrencisi Sophie, arkadaşları, haftalarca görüştüğü çocuğun bir barda başka bir kızla fotoğrafını gösterdiklerinde hissettiği hayal kırıklığını anımsıyor. (Sophie’ye o gece bir ödevi bitireceğini söylemiş).

 

“İnsanlar tek eşli olmakla, ‘resmi olmayan’ bir ilişki içerisinde olmayı bir arada düşünemiyor, ama bence olabilir,” diyor Sophie. “Bar olayından sonra ona bunu anlatmaya çalıştım ama tek eşlilik kısmına ikna olmadı. Ama arada bağlılık olmayacaksa, cinselliğe veya düzenli bir yakınlığa dayalı bir ilişkiyle ilgilenmiyorum, bunun nedeni de rahat olmak ve kendimi kullanılmış değil değerli hissetmek, o kadar az şey istiyorum ki aslında.”

 

***

Araştırmam bana bir nebze teselli oldu. Middlebury’de kadınların çoğu, “oyunu kurallarına göre oynuyordu,” ama neredeyse hiçbirimiz bundan hoşlanmıyorduk. Tezimi internette yayınladım ve ülkenin dört bir tarafından öğrencilerin hikayeleri yağmaya başladı. Yalnız olmadığımız ortadaydı.

 

İşin aslı, birçok kadın için, duygusuz, karşılıklı bağlanmanın olmadığı cinselliğin özgürleştirici bir tarafı yok. Konuştuğum genç kadınlar, erkekler öyle istiyor diye veya ‘resmi olmayan’ bir ilişkinin bağlanmaya varabileceğine inandıkları için bu takılma kültürünün bir parçası oluyordu. Oysa böyle yaptığımızda, bir yandan kendimizi ilerici feministler gibi davrandığımıza ikna ederken, aslında kendi fail konumumuzu inkar ediyor ve erkek egemenliğini besliyoruz. Tüm içtenliğimizle sevgi ve istikrar isterken takılma kültürüne dahil olmak, benim ve yüzlerce yaşıtımın yapabileceği belki de en az feminist davranış.

 

Erkeklerin takılma kültüründe deneyimleri de eşit derecede karmaşık. Röportaj yaptığım ve anket cevaplarını okuduğum erkeklerin çoğunluğunun ideal koşullar altında bağlılık içeren ilişkiler tercih ettiklerini belirtmem gerek. Ancak sadece sekse dayalı ilişkiler yaşamaları yönünde ciddi bir toplumsal baskı altında hissediyorlar kendilerini. Kültürel olarak, takılma kültürünün “taşıyıcısı olmaları” gerektiğine inandırılıyorlar; üniversite deneyiminin ciddi bir kısmı da, pek çok kadınla yatma ve bu “kaçamakları” erkek arkadaşlarına anlatma üzerine kurulu. Erkeklerin gerçekten istedikleri şey ne olursa olsun, her yere yayılmış takılma kültürü, heteroseksüel bir erkek olarak kamusal kimliklerini, yattıkları kadın sayısına ve bu kadınların fiziksel çekiciliklerine dayandırmaya teşvik ediyor. Bu performans baskısının yıkıcı etkilerinin sayısız ve çok ciddi olduğunu söylemeye bile gerek yok.

 

Aradan geçen bir yılın ardından, takılma kültürü üzerine araştırmamın eksik bir kısmı olduğunu fark ettim. Peggy Orenstein gibi yazarların belirttiği gibi, üniversite öğrencileri bolca seks yapıyor olsa da, sekse dair kadın olsun erkek olsun çoğumuzun temelde hiçbir şey bilmediğine inanıyorum. Korunmadan ve cinsel yolla bulaşan hastalıklardan bahsetmiyorum. Kadın hazzından ve kadınların kendileriyle ilişkisinden bahsediyorum.

 

Bekaretimi 16 yaşında kaybettim ama üniversitenin son yılına, erkek arkadaşımla tek eşli olana kadar hiç orgazm olmadım. Denemedim de değil hani: ikinci senemde, kampüsteki hemşireye gidip klitorisim olup olmadığına bile baktırdım (bir gece önce ıslanmadım diye bir erkek benimle ilgilenmeyi reddetmişti).

 

Röportaj yaptığım kadınların neredeyse hepsi, cinsel güvensizlikler yaşadıklarını söylüyordu. Orgazm hakkında yalan söylüyor, sonra da erkekler bize “aramızdaki cinsel bağ eksik” dediğinde bedenlerimizi suçluyorduk. Bir yıldan uzun bir süredir aşk dolu bir ilişkiyi tecrübe ettikten sonra, üniversite yıllarında yaşadığım sıkıntıların esas nedeninin ilişkiye girdiğim erkekler değil, bedenim ve zihnim, ve cinsel olarak kusurlu olduğum yönündeki o yıpratıcı inanış olduğunu fark ettim.

 

Her şey bir yana, beni tanımayan ve tanımakla da ilgilenmeyen bir erkekle orgazm olma şansımın da zaten çok, çok az olduğu aşikar. Daha da aptalcası, orgazm olmadım diye dövünüp durmamdı.

 

Kadının cinsel anatomisi üzerine haz-odaklı bir eğitim aldığımdan ve yalnız başıma ve erkek arkadaşımla bedenimin nüanslarını keşfetmeye zaman ayırdığımdan beri, seksin, ayrılmaz bir biçimde duygulara, güvene, meraka ve her şeyden önce kendinin farkında olmaya bağlı olduğunu fark ettim. Duyguları seksten ayrıştırmaya çalışmak sadece mantıksız değil -zira duygular hazzı ciddi derecede artırır- çoğu kadın için neredeyse imkansız da.

 

Geriye dönüp baktığımda, kendi cinselliğimizi keşfetmeye, o zamanlar “tabu” olarak gördüğümüz soruları sormaya ve partnerlerimizi yatak odasında eğitmeye çaba gösterseydik biriktirebileceğimiz zamanı ve duygusal enerjiyi düşününce hayretler içerisinde kalıyorum. ABD’de cinsel eğitimin durumu düşünüldüğünde, gençlerin kendi kendilerine öğrenmeleri gereken çok şey var.

 

Hâkim kamusal söylem erkeklerinki kadar kadınların cinsel hazzını da önemsese, takılma kültürü hepten yerle bir olur muydu diye merak ediyorum. Orta okuldan ve liseden itibaren üniversite boyunca haz-odaklı cinsellik eğitimi versek açılabilecek ihtimalleri hayal ediyorum da… Fiziksel yakınlığı yeni yeni keşfetmeye başlayan genç kadınlar, duygusuz, gelişigüzel cinselliğin, bedenlerinin arzularına ciddi derecede ters olduğu bilgisiyle kuşanabilirler böylece. Erkekler de kadınların cinsel hazzını umursamanın, ki buna onların hislerini umursamak da dahil, kendi sorumlulukları olduğunu bilir. Eğer hem erkekler hem kadınlar seksin nasıl hissettirmesi gerektiği konusunda daha net fikirlere sahip olabilirler ve dolayısıyla cinsel saldırıyla “kötü seks” arasındaki farkı daha kolay ayırt edebilirlerse, cinsel saldırılar da azalabilir ve saldırıya uğrayan öğrenciler şikayetçi olmaya daha kolay cesaret edebilir.

 

Akademik yıl sona ererken, yaz, öğrencilere bunların üzerine düşünme fırsatı sunuyor. Bütün genç kadınlara bu fırsatı kullanmalarını tavsiye ediyorum. Feministler olarak, ilerleme, başkalarının bedenleriyle ilişkiye girmeden önce kendi bedenimizle ilişki kurmamızı gerektiriyor. Bence buna değer.

 

Görsel: Duncan Grant, Bathing

YAZARIN DİĞER YAZILARI
  • lolatesk

    Ne zamandır kafamda süren tartışmayı çok güzel anlatmış yazı. Takılma lafından hiç haz etmediğim gibi bu kadın özgürlüğü=çok eşlilik ya da tek gecelik seks denkliği de çok saçma geliyor. Sanki kadınlar yine aynı tuzağa düşüyormuş gibi geliyor. Yani “özgürlüğün” tüketim kültürüyle soslanmış erkek egemen bir tanımı üzerinden kendini özgürleştirmeye çalışıyorlar. Özgürlük, ihtiyaçlarını yok sayarak gelmez. Bağlanma ihtiyacı insanın temel bir ihtiyacıdır ve zayıflık olarak görülmemeli, ne erkek ne kadın için…Aynı zamanda daha özgür olmak için “şöyle ilişkiler yaşamalıyım” dediğimiz anda da moda dergilerindeki gibi popüler kültürün sunduğu kalıplara kendimizi oturtmaya çalışmış oluyoruz, yine kendimiz olmuyoruz bana göre. Bir türlü anlaşılmayan bir diğer durum, herşeyi aşırı rasyonelleştirip düşünmek. Yazıda kadının ilişkiler için kurduğu mantıkta da bunu görebiliyorum: şöyle olmalı, böyle hissetmeliyim, doğrusu bu vs. Ama beden farklı hissediyor. Beden kayıt ediyor, kendi hafızası var, hisleri var. Sen etkilenmeyeceğim veya umursamayacağım desen de beden hissediyor. Bu nasıl bizi sarmalayıp tutsaklaştırmış bir kültürse, 21. yüzyıla girmişiz ama hala duyguları ve bedeni küçümseyip, ciddiye almayıp bastırmaya uğraşıyoruz. Benim takılma kültürünü seçen kadınlarda gördüğüm bu…niye böyle kötü hissettiğine anlam veremiyor çünkü feministim de desen duyguları ve bedeni yok sayan kültürü içselleştirmişsin.

    • smtlci

      Katılıyorum çoğunlukla. Yazarın deneyimlerinde de beni en çok rahatsız eden bu duyguların dışarıda bırakıldığı rasyonel takılmacılık -veya her neyse- ile feminizmin bağdaştırılması oldu. 20lerine yeni girmiş birinin deneyimlerini hor görmek veya tek bir feminizm anlayışı dayatmak doğru değil elbet ama istemsizce de olsa “gerçek feminizm bu değil, sen feminizm diye piyasanın dayattığı tüketimciliği içselleştirmişsin” tepkisi verdim ilk olarak. Bu da doğrudan feminizmin bir etiket haline getirilip içinin boşaltılmasıyla alakalı bence- ki bunu Amerikan kültüründen bağımsız düşünemiyorum, Atlantic’teki yazı da bunu gösteriyor. Neye el atsalar içini boşaltıyorlar gerçekten, evlerden uzak

      Bir de şunu eleştirmem gerekir “Men would know that it’s their responsibility to care about women’s sexual pleasure—which includes caring about their feelings.” Böyle bir sorumluluk olduğunu/olabileceğini düşünmüyorum, birine (cinsiyet farketmeksizin) bu sorumluluğu yüklemek de kendini zayıflaştırma pahasına karşındakine güç vermek oluyor bence. Kişilerin birbirilerine karşı hislerinde ve isteklerinde dürüst olmak gibi bir sorumluluğundan bahsedebiliriz, kalanı ise -ki bu bağlamda mutluluğa ulaşma çabası- kişinin kendi sorumluluğudur. Biraz daha açayım, mutlu olmak isteyen ve bunun için sevgiye dayalı bir ilişkiye ihtiyacı olduğunu düşünen birinin, hislerine değer vermeyen biriyle beraber olmamak için kendisine karşı bir sorumluluğu vardır. Değer vermek de sorumluluktan gelen bir şey değil haliyle, anlamsız buldum o kısmı. Yine de güzel, kafa açan bir yazı/çeviri, teşekkürler.

  • elif kayra

    cok guzel bir yaziymis cevirdiginiz icin tesekkurler. Margaret Atwood bir sozunu getirdi bu yazi aklima – tam dogrultabilirsem- ‘erkek fantazileri, erkek fantazileri. Hersey erkek fantazileriyle mi calisiyor? hayran olunan veya dizlerinin ustunde, hepsi birer erkek fantazisi: Cektirdiklerine katlanabilirdigin kadar guclu, degilsen cok caresizsin. hatta erkek fantazilerine hizmet etmedigini sanmak bile erkek faztazisi: gorunmezmis gibi davranmak, kendi kendinin bir hayati oldugunu sanmak, saclarini tararken ve ayaklarini yikarken seni kapi deliginden, hicbiryerin olmasa bile kendi kafanin icindeki kapi deliginden izleyen daimi gozlemcinin olmadigini sanmak. sen icinde adam olan, kadini izleyen bir kadinsin. Kendi kendinin rontgencisisin.’

    yorumu da ben degil o yapmis oldu ama olsun.

    • Ova

      Robber Bride’dan galiba?

  • Maud Wagner

    Harika bir çeviri, çok teşekkürler. Sürekli kafa patlattığım üstüne yazı yazmak istediğim bir konuydu. Daha bu sabah defalarca kötü hissetmeme rağmen bu oyuna neden devam ediyorum diye düşünüp kendimi sorguya çektim. Bulduğum cevap kendi kendime “yeterli bir cinsellik yaşadığımı kanıtlama çabası” oldu. Çünkü aynen yazıdaki gibi, uzun bir süre partnerimle cinsel problemlerim vardı ve çözmek için adım atmak yerine kendimi yetersiz, eksik, arızalı hissettiren bir adamla uzun (bayaaaa uzun) bir ilişki yaşamıştım. Ondan ayrılınca her şey yavaş yavaş düzeldi ve doğru kişilerle karşılaştığımda baya haz alabilen bir insan olduğumu gördüm. Sonra bu takılmacalar başladı ve bitmek bilmedi. Kendime bunu kanıtladım ama duygusal olarak çöktüm. Takıldığım kişinin “akşam buluşalım mı?” mesajı dışında çok hastayken “nasılsın?” mesajını atmamasını beklemek gibi benzer pek çok durumda, gayet insani bir şey beklerken “duygusal olmakla” suçlandım. Karşımdaki ile görüşmeyi kestiğimde anlatmaya çalıştığım şuydu. Ben bana bu kadar değersiz hissettiren biriyle “herhangi bir ilişki bağı kurmam, niye sevişeyim ki?”

  • Mehmet Civan

    Özgür olma veya tutsak olma ikileminde bence modern dünyanın temeldeki sorunu şu ; tartışılan şey yalnızca cinsel eylemin kullanılma şekli: bağlanarak ya da bağlanmadan.
    Bu çok spinozacı gelebilir size ama es geçilen nokta bence çok temel : ‘cinsel isteklerimize egemen olmak’ . Bu ‘takılma’yla da olsa bağlanarak da olsa insanın özgürlüğünü kısıtlayan temel şey.
    Dinî köktenci literatürde ‘nefis’ adı verilen, insanın içinde devamlı zevk almak isteyen organizmayı incelemek gerekir . Görülecektir ki kendi benliğimizden öte olarak bize hep bir tarafa sürükleyen şey hep bu.
    Bu yüzden takılan kadın da bağlanan kadın da cinsel eylemine başlarken ne kadar özgür olduğunu ve ne kadar kendi nefsine söz geçirebildiğini değerlendirdiği sürece özgürdür. Buna karşı koyabildikçe de iç huzuru bulacaktır. Çünkü özgürlüğü tatmış olacaktır.

  • nymeria123

    Ben yazıyı biraz başladığımız yere dönmek olarak gördüm. Elbette bu bakış açımda Amerika’da var olan toplumsal yapıyla Türkiye’de var olan toplumsal yapı arasındaki ciddi farkın da etkisi çok büyük. Şöyle ki en başta ben kadının bu denli cinsel özgürlüğe sahip olduğu bir ortamı tahayyül edemedim. E peki şimdi bu yazıdan çıkarmamız gereken, “e nasılsa kadınlar duygusal olarak tatmin olmak istiyor”, “kadınlar zaten tek eşli bir doğaya sahip” ya da “kadınlar takılmak istemez” gibi bir sonuç mudur?

    Ataerkil toplumda kadın cinselliği sınırlandırılırken feminizmin kadının cinsel özgürlüğe sahip olmasını kutsallaştırması kadar doğal ne olabilir ki?? Elbette yazarın içinde bulunduğu durumda sorun bu kez farklı bir yönden gelen baskı; bu kez güçlü kadın olmak istiyorsan bağlılık ihtiyacı hissetmemelisin yönünde işleyen bir baskı.Ancak yine belirteyim ben Türkiye’de tanımlanmış toplumsal roller çerçevesinden bakarken bu baskı yine de gerçekten özgür geliyor.
    Zira biz kadınlar olarak bugün, kadınların çalışma hayatında var olmasına, istediği gibi giyinebilmesine, evlilik içinde eşitliğin sağlanmasına ne denli destek oluyorsak örneğin kadının bir çok sektörde cinsel obje olarak kullanılmasına da öyle karşı duruyoruz zaten. Ancak mesela cinsel özgürlüğün olmadığı bir yere bakarak, “Burada cinsel özgürlük var ama doğrusu bir kadını bu tip ilişkiler mutlu etmiyor. En iyisi boşverin bu kavramı.” demek artık dayatılanın değil deneyimin sonucu. Bir kadın olarak bu ilişkileri deneyimleyip tercih yapmak gerçekten özgürlük.

    Ki yazarın belirttiği durumda mikro ölçekte -bir üniversite kampüsü düzeyinde- kadınların takılma kültürünü feminizmi destekleyen bir olgu olarak algılamak ve bu doğrultuda yine kadınlar üzerinde baskı kurmak gibi bir yanılgıları olmuş. Ancak bu durum tıpkı kadınların günümüz moda ve estetik anlayışı içerisine hapsedilmesi durumunda olduğu gibi feminizmle ne ilgili ne alakalı. Feminizmin kadına nasıl olması gerektiğini dikte eden bir anlayış olmadığını; feminizmin kadının tercih yapabilir bir durumda olmasını sağlamaya yönelik bir anlayış olduğunu düşünüyorum.

    • Öznur Karakaş

      Benim anladığım kadarıyla, söylenmek istenen cinsel özgürlük olmasın veya başa dönelim, bütün kadınlar tek eşli olmak ister vs. değil. Zaten yazıda da, hiçbirimiz hayatta tek kişiyle olunan günlere dönmek isteyen muhafazakarlar değiliz diyor. Bence mevzu, cinsel özgürlük derken, özensiz, duygusuz, insanların birbirine karşı sorumluluğunun olmadığı, kadınların ‘tanınmadığı’ ilişkimsilere mecbur kalmak. Türkiye’de bu durumda değiliz demişsiniz, kısmen doğru. Büyük şehirlerde kampüslerde, siyasi çevrelerde takılma çok yaygınlaşmaya başladı son birkaç yıldır, öyle ki artık bir erkeğin ‘sevgilim veya ilişkim yok’ demesine bile güvenemez durumdayız kadınlar olarak çünkü ‘ilişki’ tanımı son derece keyfi yapılıyor, ilişkim yok denmesi düzenli olarak birlikte olunan birinin olmadığı anlamına gelmiyor. Etrafımdaki kadınlar bundan ciddi derecede musdarip.

      Yani bence yazının mevzusu, herkes tek eşli olsun vs. değil özen, sorumluluk ve duyguların kaçınılmazlığının, yani zihin-beden bütünlüğünün ön planda olduğu, kadınların ‘tanındığı’ ilişkiler yaşamanın elzem oluşu. Bana çok tuhaf geliyor mesela, eşcinsel evlilikleri toplumsal ‘tanınmanın’ önemi üzerinden desteklediğimiz bir zamanda, heteroseksüel ilişkilerde kadınların konumunun bu kadar az ‘tanınması.’ Esnekleşen yaşam koşulları elbette sorumlu bu ilişkimsilerden, bir de bu ‘casual’ kavramının başat kültür tarafından pompalanması, ne kadar fazla kadınla birlikte olursan yatakta o kadar iyisin mitinin erkeklere dayatılması -oysa bu bir mit, aşırı sese maruz kalan beynin ses duymamaya veya aşırı kokuya maruz kalan beynin koku duymamaya başlaması gibi aşırı cinsel uyarana maruz kalan zihin-beden de artık duygusal körelmeye maruz kalıyor, doğal olarak duygusal körelme yaşayan birinin yatakta iyi olması da beklenemez, seks bir performans değil. Benim anladığım kadarıyla hem kadınlar hem erkekler için, piyasanın dayattığı bu hisler bir yana cinsellik bir yana mitini/yanılsamasını bir tarafa bırakıp ister kısa ister uzun, güven zemininde özenli ilişkiler içinde cinselliği yaşamanın bilhassa kadınlar açısından önemi. Malum taciz, tecavüzler ülkesi, sınır ihlallerinin, rıza ihlallerinin normal karşılandığı Türkiye’de bu daha da büyük önem kazanıyor. Yani mevzu beden-zihin bütünlüğüne saygı gösteren, ‘hissedemezsin’ ‘hissedersen kaybettin’ oyunlarının olmadığı, doğal, saygılı ilişkilerde ancak cinselliği, orgazmı, bedenimizin arzularını güvenle deneyimleyebileceğimiz.

  • Yunus

    komünal yaşamın yaratıcısı kadındır..
    özellikle insan canlısında ortak yaşamı en azından yavru ile bir süre de olsa işleten kadındır.. erkek cinsinde bu format yoktur.. komünal yaşam ile oluşturulmuştur ama yine kadın/ana olarak baba olarak değil.

    1- kadın-erkek ilişkisi ve sevgi ilişkisi iki ayrı olgudur.. 
    2- sevgi ilişkilerinin tümü kadın-erkek ilişkisi de değildir. 
    3- bu anlamda.: kadın-erkek ilişkisi ve sevgi yanyana işleniyor ise., buna sevgi demek de yanlıştır.. 
    4- iki insan arasındaki ilişkilerin tümü sevgi içerir ve ucu da., başı da., sevgiye dayanır., sevgiden beslenir yada sevgisizlikten yıpranır..

    kadın-erkek arasındaki ilişkideki sevgide cinsellik yoktur.. zaten kadın-erkek ilişkisindeki üreme organları ve salgıları çerçevesindeki işlemlere sevgi-aşk demek., moderniteye hazırlık dönemi olan., şövalye aşkı” aşamasında ortaya çıkmıştır.. 

    öncesinde., kadın bir üreme aracıydı., mülkiyetçi erkek işleyişi ile birlikte mülkiyet altındaki çok şey gibi zevk(libidosal tüketim)aracı da olmaya başladı.. zamanla buna bir “anlam” katma dinsel bir içerikle meşrulaştırma amaçlı aşk dendi..
    bu temelden yola çıkılarak “cinsellik” gibi bir terim üretildi.. örneğin., açlık metabolizmanın gerekli duyduğu ve gerekli orandaki besin ve mineralleri toplama işlemini tetikleyen “aşk”dır.. 
    insan., açlık duygusu ile bunu giderme gereksinimi duyar.. gerekli-yeterli besini alana kadar da bu istek(aşk) ortadan kalkmaz.. yine metobolizmanın bir özelliği olarak., uzun açlık dönemlerinden dolayı depolama gereksinimi amaçlı açlık hissi yeterli besine rağmen devam edebilir.bunu da karaciğer düzenler., ve bir yerde durmasını da bilir.

    açlık duygusunun düzenli işlediği ve düzenli gerekli besini bulduğu canlı yaşamında., depolama gereksinimi olmaz.. ama mesele açlık giderme ve depolamanın ötesine geçer ise., karaciğer de metobolizma da devreden çıkar yerine başka bir “metabolizma” devreye girer.. mülkiyetçi bilinç ile birlikte., buna sermaye diyebiliriz..
    artık., beslenme gerekli besinleri alma işleyişinden çıkar., zevk için., mülkiyetin altındakileri tüketme amaçlı işlemeye başlar.. hatta bu işler!! üstünlük egemenlik gösterisi olarak da işletilir.. 
    on kişinin rahatlıkla doyacağı bir sofraya iki kişi oturur.. artanlarla da ‘köpekler’ beslenir.. böylece sofranın etrafında köpek fazlalaşır..

    geleyim “cinsellik”e..; çağımızda., bir dişi cinsi ile bir erkek cinsinin., üreme organları ile ilişkilenmesi olayına denilmektedir.. açlık(gerekli besini elde etme uyarısı) gibi., cinsel istek de., üreme gereksinimi sırasında ortaya çıkan metobolizmasal uyarı işleyişidir. her canlıda., bunun ortaya çıkışı., ortam-zaman-mekan-gereksinim-vs. gibi olgularla bağlantılıdır..

    doğal ortamlarda doğal halleri ile ortaya çıkar., çıktığında da., hiç bir canlı ak mı? kara mı?., öyle mi? böyle mi? diye bakmaz., işlevselliğe girer ve bitince çekilir..

    sosyal(birey takılan yada organsal iş bölümü dışında ilişkilenmiş canlılar)-canlılarda bu işlevsellikler kurallarla sınırlanmıştır.. sürü yaşamında., öncelik en güçlü olandan en zayıf olana doğru işler.. bu da bir anlamda., doğal ayıklama işlevidir. o türün en güçlü olanlarından üreme gibi.. bu durum., sürü içersinde açlık giderme gibi çatışmalı ortam yaratmaktadır.

    ilk insan toplumsallaşması olarak devrim sayılan ve adına da komünal yaşam denilen sosyal-topluluklarda bu işler ciddi kurallarla(tabu) düzene sokulmuştur.ilginçtir bu tabu açlık ile “cinsellik” terimini ve işlevini aynı tanım ve yasak altında ele alır.aynı cinsi(karından geleni) yemeyecek ve üreme ilişkisine girmeyeceksin.. haliyle de öldürmek zorunda kalmayacaksın.. dışardan(aynı karından gelmeyeni) yiyebilecek ve onunla aynı zamanda üreme ilişkisine gireceksin..

    kabile tarafından esir alınan erkek kabileye geldiğinde erkekler size yiyecek olarak geldim diye bağırırmış.. yani her an o bir yiyecek olarak kullanılmak amaçlı öldürülebilinir.. ama buna gerek duyulmadığı sürece kabile içinde özgürce dolaşır ve kabile kadınları ile çiftleşmesi içinde teşfik edilirmiş.. (bakınız evelyn red- kadının evrimi-pavel yayınları)

    diyelim bu iş oldu buna aşk denilir mi? Peki bu ne zaman aşk oldu.

  • Danbilzerian

    Benimde çorbada bir tuzum olsun diyorum ama söyleyeceklerimden eminde olamıyorum .bende sürekli kendimi tanıyayım çalışmalarıyla uğraşıyorum onla takıl bunla takıl günübirlik takılmalardan bişey anlamadığımı düzenli takılmalarda haz aldığımı anladım .anladım falat bununda bir sonu gelmiyo onu dene bunu dene söyle yapsın ben böyle yapayım birtürlü son bulmuyo . O yüzden ben bu konuda özellikle çok düşündüğümü vakit harcadığımı söyleyerek bütün bunların biraz da olsa dinden uzaklaşma olarak tanımladım .belki size bir pencere açar :)

Bir de bunlar var

Günün Kitapları
Oyun, Mücadele, Cüret, Set ve Maç!
Ayın Karanlık Yüzündeki Kadınlar

Send this to friend