Seyyar Sahne'den 7-8 kişilik bir ekibin kurduğu Tiyatro Medresesi'ni ekipten İlke Yiğit, Nesrin Uçarlar ve Celal Mordeniz'le konuştuk.

SANAT

Olursa Medrese’de Olsun

Gündem bombardımanından, şehir koşturmacasından, gündeliğin soluksuzluğundan kaçmış, uzaklaşmış olmak değil sadece, başka bir zamanın içine girmek Medrese’nin deneyimi… Şirince’de, köye on beş dakikalık mesafede, Matematik köyünün yanıbaşındaki bu yerde başka türlü bir zamana davet var. Hiç tereddütsüz icabet ediyorsunuz. İnternetten, telefonlardan, şehirden, gündemden kopmuş olmak, revakların altında oturup geniş bir avluya bakıyor olmak, günün seslerinden ve renklerinden başka dış etkiye maruz kalmamak, mekan ve zamandan sonra kendinizi duyuşunuzda da bir şeyleri değiştiriyor. Sırf bunun için bile gidip Medrese’de birkaç gün geçirmelisiniz. Kendinizi en son ne zaman duymuştunuz?

 

Geçtiğimiz hafta Tiyatro Medresesi’nde Marc Nichanian’la bir felsefe atölyesi yapıldı. Felsefe atölyesinin ve Nichanian’ın şahaneliği bir yana, Medrese’de geçirilen bir hafta o kadar bambaşka bir mekan deneyimiydi ki bu röportaj şart oldu. Seyyar Sahne’den 7-8 kişilik bir ekibin kurduğu Medrese’yi ekipten İlke Yiğit, Nesrin Uçarlar ve Celal Mordeniz’le konuştuk.
Tiyatro medresesi fikri nasıl ortaya çıktı?

 

Celal: Medrese fikri biraz daha yeni bir şey ama böyle bir yer yapma fikri 2006’dan beri var. Biz Seyyar Sahne olarak 2006’da yaz kampları yapmaya başladık. Türkiye’nin çeşitli yerlerinde, arkadaşların evlerinde, Gümüşlük Akademisi’nde vs. o yaz nerde yer bulduysak orada yapıyorduk. Ve bu kamplar çok pozitif bit etki bıraktı bizim üzerimizde. Sonra ilişkide bulunduğumuz bir takım başka tiyatro gruplarını bu kamplara davet ettik. Onlarla da tiyatro kampları yaptık on beşer günlük. Bütün yıla yayılan bir pozitif etkisi oluyordu, bir enerji yaratıyordu bu kamplar. Ama gittiğimiz yerler tabi tiyatro sanatçılarının ya da en azından bizim amaçlarımıza göre örgütlenmediği için bir takım sıkıntılar yaşıyorduk. Başlarda bunlara yaratıcı çözümler geliştirmek için uğraştık ama sonra yavaş yavaş yorulmaya da başladık açıkçası. Çok zorlanmaya başladık. Ve basit bir yer inşa etme fikri o zaman gelişti. 2009’da filan kesin emin olduk, bize ait bir yere ihtiyacımız var diye. Yoksa illa bir yerimiz olsun gibi bir derdimiz yoktu. Kamplarımız için uygun bir yer olaydı, oradan devam ederdik muhtemelen.

 

Bu yere olan ihtiyacınız temel olarak tiyatroyla mı ilgiliydi? Neden medrese öyleyse?

 

Celal: Şimdi şimdi başka şeyler de var işte. Senin de içinde olduğun felsefe kampı gibi. Edebiyat kampı olacak bu yaz yine. Bu yaz farklı alanlarda da kamplar yapmaya başladık. Ama adını “kültür sanat medresesi” koymadık. Tiyatro Medresesi burası. Açıkçası neden anlıyorsak ondan devam etmek istedik. Medrese olayı bir gün Diyarbakır’da Sülüklü Han’da otururken çıktı. O güne kadar ilginç bir mimari deneme yapmak istiyorduk elbette. Sonra o Sülüklü Han’ın revaklı yapısı, iç avlusu filan, mimarisinin ne kadar ilham verici olduğunu düşündük. Mekânı nerde nasıl yaparız diye konuşurken birden han mimarisi, medrese mimarisi, avlu, revaklar bize heyecan verdi. İsmine de Medrese dedik.

 

İlke: Açıkçası o dönem medrese, kervansaray biraz bir obsesyon halini almıştı bizde. Birçok yerdeki medreseleri, kervansarayları filan gezdik. Kapadokya bölgesinde öyle yerler baktık. Acaba oraları böyle renove edebilir miyiz filan diye. Bir sürü yer aslında yıkıntı haline gelmiş, bırakılmış. Ama öyle bir iş imkansızdı. Çok büyük sermaye, çok büyük ilişkiler, hem finansal, hem devlet, hem kültür bakanlığıyla ilişkiler gerekiyor. Öyle bir durumda birçok yeri mobilize edip bir sürü ilişkiye girmemiz gerekiyordu. O yüzden mesela ben kişisel olarak hiç bir zaman yeni bir yer kuralım hayallerinde değildim. Ben tavuk çiftliklerine filan bakıyordum. Bırakılmış, terkedilmiş tavuk çiftliklerini çok daha ucuza satıyorlardı. Öyle bir yer alıp kampları orada yapabiliriz diye düşünüyordum. Grupta farklı eğilimler vardı yani bu konuda. Ama Celal’in o noktada çok kararlı bir duruşu oldu “mimari önemli” diyerek.

 

Neden Şirince peki?

Celal: Burada olmasının sebebi Sevan Nişanyan ve tabiî Matematik Köyü. Medrese yapmaya karar verdikten sonra bunun normal bir proje olmadığı belliydi, kendi kendimize yapamayacağımız da belliydi. Ve de standart bir mimarla çalışamayacağımızı az çok hissediyorduk. Sevan Nişanyan’a danışmaya geldik. Aslında kabataslak bir proje çizmiştik mimar olan bir tiyatrocu arkadaşımızla. O da çok güzeldi. Sonra Nişanyan’a geldik danışmak için. “Çok güzel bir proje ama bunu burada yapalım mutlaka” dedi. “Bunu burada Şirince’de yaparsak ben size müteahhitlik yaparım, deneyimimi sizinle paylaşırım” dedi. Biz de özellikle Matematik Köyü’nün burada olması ve Şirince’nin de zenofobik bir yer olmaması nedeniyle – yılda 1 milyon turist gelen bir yerde yabancı düşmanlığı olması, dışarıdan gelen birine düşmanca yaklaşma ihtimali sıfır olan bir taşra- kabul ettik.

 

collage

 

Bu anlattığınız küçük ölçekli kamp mekânıyla şimdi gördüğüm bu büyük Medrese epey farklı. Bu mimari nasıl ortaya çıktı? Projeyi büyütmeye nasıl karar verdiniz?

 

Celal: Biraz aslında fikir bizi buraya getirdi. Bir kere Medrese fikri bizden çıktıktan sonra biz de onun peşinden gittik. Fikrin kendisi, başta sadece kendimize bir yer yapmayı amaçlarken böyle Türkiye’nin önemli merkezlerinden birini inşa etmeye sevketti bizi. Sevketti ama tabi bizim hiç paramız yoktu. Yani yalnızca arsayı satın alacak paranın bile yarısı vardı ancak. Ama fikir o kadar motive etti ki bizi, bunu mutlaka birileri destekler diye düşündük. Bu herkesin sahipleneceği bir hayal diye düşündük. Öyle hissettik. O mimari iddiaya da güvendik biraz. Ve o yüzden de aslında bizim boyumuzu kat kat aşan bir işe girdik. Sevan Nişanyan’ın da çok etkisi var burada. Sürekli “bu size yetmeyecek” diyerek bizi büyümeye, büyütmeye zorladı. Biz de süreç içinde böyle bir yer yapmanın Türkiye’de çok önemli bir boşluğu dolduracağını anlamıştık. Bir de zaten Medrese yapmaya karar verdikten sonra onun artık kamusal bir şey olacağı, sadece bize ait bir şey olmayacağı belliydi. O andan itibaren karar vermiş olduk yani aslında. Gördüğün L şekli şuradan çıktı aslında: geniş bir iç avlu olsun istedik. Ama o geniş avlunun dört tarafını kapatırsak korkunç bir para gerekecek – Şu anda da zaten korkunç paralara gitmiş durumdayız da o zaman bunun beşte birine yapabileceğimizi düşünüyorduk.- O zaman L şekli olsun, hem avlu geniş olsun hem de daha az masraflı olsun, dedik.

 

İşin maddi kısmını nasıl hallettiniz?

 

Nesrin: Seyyar Sahne olarak biriktirdiğimiz biraz paramız vardı. Üstüne borç alındı. Önce arsayı alabilecek kadar parayı denkleştirdik yani. Sonra oyunlardan kazanmaya başladığımız paralar vardı. Sonra Seyyar Sahne’nin çekirdek grubundaki herkes elde avuçta ne varsa döktü, kişisel birikimler ya da işte ailelerinden borç alınarak denkleştirilenler. Bir de bağış toplamak için bazı girişimlerde bulunduk. Sonra konserler, oyunlar… Oyunlarının gelirini bize bağışlayan gruplar oldu. Mesela Adalet Ağaoğlu bize çok önemli bir bağış yaptı. Bizi hiç tanımadan, gazetedeki bir haberle 100 bin lira bağış yaptı. Tam böyle vazgeçmeye başladığımız bir anda bizi kurtaran bir can simidi oldu. Açıkça çok sistematik ve planlı bir muhasebe süreciyle ilerlemedik. Aynı mimari gibi, aynı Medrese fikri gibi para konusu da biraz “kervan yolda düzülür” oldu. Ama para konusunu hala çözebilmiş değiliz tabi. Çok ciddi bir borcun altındayız. Ve mimariyi tamamlayabilmek için de daha çok paraya ihtiyaç var.

 

Tamamlanmış değil mi Medrese? Ama birkaç yıldır faaliyettesiniz.

 

Nesrin: Hayır değil, daha çatımız bile yok. Aslında tamamlamayı bırak sadece var olanı korumak için yapmamız gereken çok acil şeyler var. Her şeyden önce de çatı. Ama biz inşaatın kabası biter bitmez faaliyete başladık. Bu üçüncü yazımız olacak. Ama ilk bittiğinde bu büyük salon yoktu. Şu küçük ev yoktu. Hiçbir pencere yoktu. Pek çok şey yoktu. İnşaat başladı sonbaharda. Haziran sonunda da çalışmaya başladık. İlk yıl daha azdı sayı tabi. Ama geçen sene eş zamanlı en az iki kamp vardı hep. Bir yerlerden kırmızı burunlu insanlar çıkıyor, birileri öbür tarafta bir tiyatro tekniği üzerinde çalışıyor. Ve her akşam bir gösteri oldu burada geçen yaz. Yani bu kolektif üretim, paylaşım hayal gibi bir şey.

 

med

 

Peki artık üçüncü yazınızda buranın programını nasıl oluşturuyorsunuz?

 

Nesrin: Şu an biraz etrafımızdaki entelektüel ve sanatla uğraşan insanlar için de ilgi çekici bir yer oldu Medrese. Ve onlardan geliyor bazı teklifler. Bizim önerdiklerimiz oluyor. Bu yazki kamplar içinde felsefe var, edebiyat var. Mesela geçen sene yapılmış bir kamp tekrar yapılacak. Bu da süreklilik açısından önemli bir şey. Geçen sene modern palyaçoluk kampı yapılmıştı, çok güzeldi. Bu sene ikinci kere yapılacak. Seyyar Sahne’den Celal ve Erdem’in yürüttüğü kamplar var. Onlar artık Medrese’nin kurumsal olarak önerdiği kamplar oldular. Böyle bir yandan sürekli giden tiyatro kampları var. Bir yandan da işte edebiyat, sanat, felsefe kampları. İşte “Oğuz Atay ve oyun meselesi” diye yepyeni bir şey var. Bir de uluslararası projeler var. Bir şekilde içine girmiş olduğumuz, ortaklaşa iş yaptığımız projelerin bazı ayakları burada yapıldı. Mesela geçen sene burada başlayan bir proje bu yaz burada ilk gösterisini yapacak. Baştan beri hayallerden biri buydu zaten, evet esas işimizi tiyatro ama mesela tez yazıyor olanlar da gelsinler tezlerini bu ortamda yazabilsinler, kitapları üzerinde çalışabilsinler. Ki geçen sene bir kişi geldi öyle, burada tezini yazmak için başvurmuştu. Bir ay geldi, kaldı, tezini tamamladı.

 

İlke: Bütün bu büyümekle ilgili ya da işte başka başka kamplarla ilgili meselelerin hepsinde aslında çok ortak bir şey var: arkadaşlık. Aslında bunu bir arkadaşlık süreci olarak görmek lazım. Yoksa tabiî ki mimariden bahsederiz, tiyatrodan, sanata olan ilgimizden, felsefeden. Ama aslında kim ne yapıyorsa çevremizde, medrese öyle şekillendi. Biz birincil olarak tiyatro yapıyorduk, tabiî ki birincil olarak tiyatro olmalıydı burada. Ama mesela çok sevdiğimiz ve eskiden grubumuzda da olan bir arkadaşımız, Kerem Eksen, o şimdi bir felsefeci olarak hayatına devam ediyor. O zaman Kerem’i nasıl dahil ederiz bu projeye? Ya da Meltem diye başka bir arkadaşımız var, ressam. Meltem’le birlikte ne yapabiliriz Medrese’de? Ersan var, yazar. Nasıl buraya gelir Ersan? Hep böyle sorularla ilerledi. Hazal nasıl dâhil olur bu projeye? Tanıştığımız, sevdiğimiz, işlerine önem verdiğimizi bütün bu insanlar burada olsun diye kaygımız var. Yani Medrese neden bu kadar büyüyüp duruyor sorusunun cevabı burada aslında. Mesela başka bir arkadaşımız Suzan buraya gelip nasıl uzun süre kalabilir. Edebiyat çalışıyor. Mesela Suzan gelirse bir odaya ihtiyacı olacak. O zaman bir oda daha yapalım şuraya. Ya da işte Nesrin odası olursa daha uzun kalır Medrese’de, şuraya da onun için bir oda ekleyelim. Böyle çok organik bir süreç var yani. Ama bir taraftan da şöyle çok güzel bir şey oldu. Burada çok hoş insanla tanıştık. Beklediğimizin daha ötesinde karşılaşmalar oldu. Bu felsefe atölyesinden Aykun bir şey söyledi mesela, “ben buraya hostele gelir gibi gelmiştim, ama arkadaş olduk” dedi. Burada çok uzun vakitleri beraber geçirip beraber sıkılabildiğimiz için, ne bileyim akşamları “katil kim?” oynayabildiğimiz için başka bir yakınlık oluyor burada. Yani kimin İstanbul’da, diğer büyük şehirlerde filan bir araya gelip oyunlar oynayabilmek için zamanı var ki? Bütün bunlar aslında bir arkadaşlık süreci, uzun uzun sohbetlerin de yolu oldu. Yeni projeler hep bunlar üzerinden şekillendi.

 

Buraya atölye için gelen insanlar başka bir şeyin de parçası oluyorlar. Mesela koğuş sisteminde yatılıyor, işler kolektif olarak yapılıyor. Bu sistemi oluştururken, bu kolektif yapıyı ortaya çıkarırken neler düşünmüştünüz?

 

İlke: Aslında en acayibi ne biliyor musun? Biz en kurumsallaşmak istemeyen gruplardan biriydik galiba. Ve şimdi medrese gibi yerimiz oldu.

 

Celal: Ama kurumsallaşma başka bir şey. Bu tartışma bizim aramızda hala devam ediyor. “Kurumsallaşalım rahat ederiz” diyenler, “yok yok kurumsallaşmayalım, bu halde devam edelim.” diyenler…
Nesrin: Bir ara yolunu, orta yolunu bulmaya çalışıyoruz aslında. İşlerin düzgün ve sistemli yürümesi için belli bir kurumsallaşma gerekiyor. Senin bahsettiğin kollektivitenin bir sebebi maddi bir şey. Yani burada profesyonel çalışanlarımız olsa, onların maaşını ödeyebilmek için bunu kamp-atölye fiyatlarına yansıtmamız gerekecek. Biz onun yerine bu fiyatları en düşük düzeyde tutarak burada işleri hep birlikte yapmayı tercih ediyoruz.
Celal: Biz buranın yürütücüsüyüz. İlerde bizden sonra başkaları olacak. Yani biz kendimizi de geçici görüyoruz. “Bana ait” diye düşünmeye başladığın anda çuvallarsın. Kurumsallığın kötü etkilerinden biraz böyle de kurtuluyoruz herhalde. Zaten mekanı açma, açıklık, açık olma, buluşma noktası olarak düşündüğümüz için, sanırım bu mimari bizi ister istemez böyle bir yere doğru yönlendirdi. Gelen çoğu insanın ilk söylediği “burada farklı bir huzur var” oluyor.

 

Nesrin: Biz aslında işin içinde olduğumuz için çok farketmiyoruz ama insanlar çoğu zaman bu bahsettiğin kolektiflik yüzünden galiba, “biz de sanki buranın sahibiyiz” diye anlatıyorlar hislerini. Mesela bu atölyede Özgür daha üçüncü günde, “buna uygun tenceremiz yok” dedi. Daha üçüncü günde “tenceremiz” oluyor o.

 

Celal: Bir de zaman kavramı burada çok değişiyor. Sadece uzaması değil, iki günün bir hafta gibi gelmesi değil. Zaman algısı değişiyor katılanlarda. En çok bunu söylüyorlar. Başka bir gezegendeymiş gibi bir his yaratıyor Medrese, zamansal mekansal bir bükülme. Yaratıcılığın kışkırtılması için önemli şey bu galiba. Standart zamanı ve standart mekanı kırmak. Bunu tutturabilmişiz gibi görünüyor.

 

Gelelim can alıcı soruya. Medrese henüz tamamlanmadı. En acil ihtiyaç çatı galiba. Ne kadar paraya ihtiyacınız var eksikleri tamamlayabilmek için?

 

Celal: En temel şey çatı. Çatıyı kapatmadığımız zaman şu andaki tavan su alıyor ve tuğlalar demirler çürüme eğilimi gösteriyor. Bir kışı daha bu durumda geçirirsek durumumuz oldukça kötü.

 

İlke: Bir de kışın burada kalmayı imkansızlaştırıyor bu çatı durumu, hayat akamıyor. Sürekli yağmur mu yağacak kaygısı, yağmur yağınca her akıtan yerin altına uygun bir kap bulma, onları yerleştirme, değiştirme derken böyle bir mücadele içinde oluyorsun.

 

Celal: Temel olarak 600-700 metrekarelik bir çatı alanın kapatılması gerekiyor. En az 150 bine ihtiyacımız var bunun için. 150 binimiz olsa inşaatı başlatırız ve en kaba haliyle bitirmeye çalışırız. Başka da bir sürü ihtiyaç var daha burada ama en temeli bu çatı meselesi. Eylül’de elimizde 150 bin gibi bir para olması lazım yani, ama şu an ufukta öyle bir şey görünmüyor. Şimdi bir takım bağış girişimlerinde bulunacağız çatı için. Yani nakit yardıma, bağışlara çok ihtiyacımız var. Tabi demir, ahşap gibi inşaat için elzem şeyler de bizim için para gibi sayılır.

 

Son olarak Medrese’nin ilerisi için neler düşünüyorsunuz?

 

Celal: Birkaç kişiden şunu duyduk: “Bazen çok bunaldığımda, en olmadı Medreseye giderim, diye düşünüyorum” diyor insanlar, en azından alternatif tiyatro dünyasında. Herkes için gelecekle ilgili planlarının bir yerinde durabilecek bir yer Medrese. Buraya gelip yerleşmek anlamında değil, ama burada yapılabilecek sonsuz şey var. Bizim için en önemlisi insanlara bunu hissettiren şeyi koruyabilmemiz ve başka çevrelerde de genişletebilmemiz.

 

 

Tiyatro Medresesi’ne destek olmak için buraya; medreseyi ve yapılacak atölyeleri yakından takip etmek için şuraya ve şuraya; her güzel proje gibi Medrese projesi için de elinden geleni ardına koymayan devletimizin desteğine, yani Medrese’ye açılan davayla ilgili en güncel bilgiye şu linkten ulaşabilirsiniz.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ENGLISH

YInterview with Nuriye Gülmen: “I have more hope today than I did on the first day”
Interview with Nuriye Gülmen: “I have more hope today than I did on the first day”

Our resistance is greater today. We are thousands of people who harbor the same hope.

MEYDAN

YNuriye Gülmen’le Röportaj: “İlk Günden Çok Daha Umutluyum Bugün”
Nuriye Gülmen’le Röportaj: “İlk Günden Çok Daha Umutluyum Bugün”

Nuriye Gülmen 143 gündür Yüksel Caddesi'nde direniyor. 23 gündür açlık grevinde.

SANAT

YNazım Hikmet’ten Sevdalı Bulut, Çocukluktan Dünya
Nazım Hikmet’ten Sevdalı Bulut, Çocukluktan Dünya

Sevdalı olmak, toprağı yeşertmek, bir kötüyü yenmek, yeraltı ülkesinden kurtulmak hep kendinden vermekle mümkün olur masallarda.

MEYDAN

YLeyla Ferman: Türkiye’deki Ezidiler Büyük Korku İçinde
Leyla Ferman: Türkiye’deki Ezidiler Büyük Korku İçinde

"Ezidiler, Türkiye devleti ve IŞİD arasındaki ilişkiler nedeniyle Türkiye'de güvende hissetmiyorlar. Burada kalırlarsa devletin onları IŞİD'e vereceği korkusuyla yaşıyorlar her gün."

Bir de bunlar var

Geyiği Gördünüz mü?
“Çocuklar Korkunç Allahım”
Düşünmez Olmak: İki Kadının Sığınağı

Send this to friend