Geçen yıl 60 yaşındaki bir kadın, kanserden ölen tek çocuğunun dondurulmuş yumurtalarıyla çocuk sahibi olmak istedi ve dava sonucu kızının yumurtalarını kullanma iznini kazandı.

KÜLTÜR

“Senin Annen Bir Melekti Yavrum!”a Yeni Yaklaşımlar: Ölüm Sonrası Üreme

Yaşam destek ünitesine bağlı olarak hayati fonksiyonları devam eden ancak tıbben beyin ölümü gerçekleşmiş birinin organlarının bağışlanması konusu, ölüm ve yaşam arasındaki sınırları bulanıklaştırıp yeni tanımlamalara açık hâle getirdi. Bu kişinin kalp, akciğer, böbrek, karaciğer ve pankreas gibi organları, kalp kapağı, gözlerinin kornea tabakası ve hatta kolları, bacakları ve yüzü başka kişilere nakledilebilir. Peki, ölen kişinin sperm veya yumurtası? Bu yazıda organ bağışını tartışmayacağım, ancak ölüm ve yaşam arasındaki sınırları bulanıklaştıran başka bir konuyu ele alacağım: ölüm sonrası üreme.

 

Avrupa Üreme ve Embriyoloji Derneği’ne göre, ölüm sonrası üreme (posthumous reproduction) üç farklı şekilde gerçekleşebilir: 1) Döllenme ve hamilelik kişinin ölümünden önce, doğum ise ölümünden sonra olabilir; 2) Döllenme ve hamilelik kişinin ölümünden sonra olabilir; 3) Embriyoların oluşturulması ve dondurulması kişinin ölümünden önce gerçekleşebilir.

 

İlk duruma, kadın hamileyken biyolojik babanın ölmesini örnek verebiliriz. Yani, bebek, biyolojik babası öldükten sonra doğmuş olur. Kadının doğum sırasında ölmesi sonucunda sezeryanla bebeğin dünyaya gelmesi, bu duruma başka bir örnek. Hatta, yaşam destek ve yenidoğan bakım ünitelerindeki teknolojik gelişmelerle, beyin ölümü gerçekleşen hamile bir kadın, bebeği doğana kadar “yaşatılabilmektedir.” Türkiye’de bu şekilde ilk doğum 2008 yılında gerçekleşti. Bahsi geçen olayda, menenjit sonucunda beyin ölümü gerçekleşen 6 aylık hamile genç bir kadın 3 hafta daha bebek için “yaşatıldı” ve 27 haftalık bebeğinin sezeryanla alınmasından sonra toprağa verildi.

 

Dondurulmuş embriyoları içeren üçüncü ölüm sonrası üreme şeklini, şu yazıda uzun uzun tartışmıştım, burada tekrar girmeyeceğim. Bugün esas üzerinde durmak istediğim konu, döllenme ve hamileliğin kişinin ölümünden sonra gerçekleştiği ölüm sonrası üreme durumu.

 

Derviş Zaim’in Çamur (2003) filminin başlarında, Kuzey Kıbrıs’ta bir klinikte, ölen kızından geriye kalan dondurulmuş yumurtalarla hamile kalmaya çalışan orta yaşlı bir kadına yapılan embriyo transferi sahnesi izleriz. Filmin sonlarına doğru, aynı kadını kucağında bir bebekle görürüz. İşlemi gerçekleştiren tüp bebek doktoruyla yaptığı sohbetten anlarız ki, orta yaşlı kadın tüm tıbbi, biyolojik ve mistik çabaları sonucunda “ölen kızının bebeği”ni doğurmuştur (spermin kimden alındığı ile ilgili bir bilgi verilmez, bu nedenle sperm bankasından alınan sperm kullanıldığını varsayabiliriz). Ancak aynı sohbetten, başından geçen bir olay nedeniyle yumurtalıkları zedelenen doktorun çocuk sahibi olabilmek için bu sefer kadının yardımına ihtiyacı olduğunu öğreniriz. Doktor, kadından ölen kızının geri kalan dondurulmuş yumurtalarını kendisi için ister.

 

Filmde, ayrıca, Kıbrıs’ta barış girişimi için heykel ve sperm enstalasyonları kullanıldığını görürüz. Adadaki şiddet olaylarında ailesini kaybetmiş erkeklerin spermleri alınıp dondurularak oluşturulan sperm enstalasyonuna, tüp bebek doktorunun kardeşi de ölmeden önce spermini vererek katılmıştır. Filmin sonlarına doğru, roller değişir; eski hastası olan kadın, doktorun yönlendirmesiyle doktora embriyo transferi (kadının ölen kızının dondurulmuş yumurtaları ve doktorun ölen kardeşinin dondurulmuş spermiyle elde edilen embriyolarla) yapar. Film, 2-3 yaşlarındaki iki çocuğuyla birlikte doktoru sahilde oynarken gördüğümüz sahneyle biter.

 

Bu filmdeki gibi, kişinin üreme hücreleri ölümünden önce çeşitli nedenlerle dondurulmuş olabilir. Bu nedenleri kabaca iki başlık altında ele alabiliriz: 1) Başkalarının çocuk sahibi olmasında kullanılmak üzere bir kişi yumurta veya sperm bağışında bulunmuş olabilir ve dondurulmuş üreme hücreleri bu kişi öldükten sonra da kullanılabilir; 2) Kanser tedavisi gibi üreme hücrelerini etkileyecek tedaviler öncesinde (veya birazdan bahsedeceğim başka nedenlerle) ileride kendisi için kullanmak üzere kişinin üreme hücreleri dondurulmuş olabilir ve bu hücreler bu kişi öldükten sonra başkaları (partneri veya ebeveynleri) tarafından kullanılabilir.

 

Geçen yıl İngiltere’de yaşanan bir olayda, 60 yaşındaki bir kadın 2011 yılında kanserden ölen tek çocuğunun dondurulmuş yumurtalarıyla çocuk sahibi olmak istedi, ancak kadının bu isteği mahkeme tarafından ölen kızının “rıza”sını gösteren yazılı bir belge olmadığı gerekçesiyle reddedildi. Ancak itiraz sonucu dava bir kez daha ele alındı. Sonuç olarak, yazılı onay olmamasına rağmen davanın “istisnai ve özgün koşulları” nedeniyle kadına kızının yumurtalarını kullanma izni verildi.

 

Dondurulmuş üreme hücrelerinin olmadığı durumlarda ise, kişinin ölümünden sonra, genellikle partnerin ve bazı durumlarda da ebeveynlerin isteğiyle, vücudundan belli müdahalelerle üreme hücrelerinin alınması söz konusu olabilir. Çok yaygın olmamakla birlikte, bazı ülkelerde bu yönde artan talepler var. Ölen kişiden sperm alınması, yumurtaya kıyasla, daha eski ve daha çok gerçekleştirilen bir işlem. Ölüm sonrası sperm alınması genellikle ilk 36 saat içerisinde gerçekleştirilir. İlk başarılı, ölüm sonrası sperm alınması işlemi 1980’de yapıldı, bu şekilde alınan spermle ilk hamilelik 1997’de, ilk doğum ise 1998’de gerçekleşti.

 

2003 yılında Avustralya’da yaşanan bir olayda, 29 yaşındaki genç bir kadın gittikleri tatilde kayarak ölen nişanlısının sperminin alınması için mahkemeye başvuruda bulundu. Nişanlısıyla evlendikten sonra çocuk sahibi olma planları olduğunu söyleyen kadın, bu planlarını ölen nişanlısının çocuk sahibi olma isteğinin kanıtı olarak mahkemeye sunar. Fakat mahkeme kadının talebini reddeder. Daha sonra, genç kadın, nişanlısının üniversitede okuduğu yıllarda para karşılığında sperm bağışı kampanyaları olduğunu öğrenince tekrar umutlanır. Ancak, konuyla ilgili görüşü alınan uzmanlara göre, o zamanlar toplanan spermler araştırma veya tedavi amaçlı olarak çoktan kullanılmış olabilir; çünkü 10 yıl gibi bir süreyle toplanan spermleri saklamak pek olası değildir. Kimi biyoetik uzmanlarına göre ise, eğer ölen nişanlının sperm bağışçısı olduğu anlaşılırsa, bunun o kişinin çocuk sahibi olma konusunda “rıza”sının kanıtı kabul edilerek, genç kadının ölen nişanlısının spermini kullanma talebi onaylanmalıdır. 2010 yılında Avustralya’da yaşanan başka bir olayda ise, iş kazasında ölen kocasının sperminin alınmasını isteyen kadının talebi kabul edilir. Kazadan kısa süre önce çiftin tedavi için tüp bebek kliniğinden randevu almış olması, ölen kocanın çocuk sahibi olmak istediğinin kanıtı olarak mahkeme tarafından kabul edilir.

 

Ölüm sonrası üreme üzerine dünyadaki ilk yasal düzenleme ise, 1984 yılında Avustralya’nın Viktorya eyaletinde yapıldı. Bugün Almanya, İsveç, Kanada, Fransa ve iki Avustralya eyaletinde bu işlem yasak. Danimarka, İsrail, İngiltere ve Belçika’da ise işlem uygulanıyor. Amerika’da federal düzeyde bir düzenleme olmadığından eyalet bazında farklı uygulamalar mevcut.

 

Ölüm sonrası üreme işleminin uygulandığı ülkelerde, talebin ölen kişinin partnerinden veya ebeveynlerinden gelmesi, yazılı bir onay belgesinin olması (ya da bu yönde bir isteğin olduğunu gösteren bir kanıt -tüp bebek klinik randevusu ya da yakınlarla yapılan çocuk sahibi olmak üzerine sohbetler vb gibi- ) ve belirli bir yas süresinin geçmesi gibi çeşitli etik kurallarla ölüm sonrası üremenin düzenlenmeye çalışıldığını görüyoruz. Bu düzenlemeler, soyut biyoetik kuralların ötesinde, çocuk sahibi olmak / ol(a)mamak; üreme, aile ve kadınlık-erkeklik; annelik-babalık; hak/istek/rıza; beden, bedensel sınırlar ve haklar; ve aile, heteronormativite ve çocuğun üstün çıkarları gibi toplumsal ve kültürel norm ve ideolojilerle şekillenir ve bu norm ve ideolojileri yeniden şekillendirir.

 

Geçen yıl, 30’larının başında ölen genç bir adamın yedi aydır birlikte olduğu partnerinin talebiyle testisleri alındı ve donduruldu. Avustralya’da yaşanan bu olay, ölen gencin ailesinin olaya dahil olmasıyla karmaşık bir hal aldı. Yeni Zelanda’da yaşayan aile, ölen çocuklarının testislerinin dondurulması kararına karşı çıkmamışsa da, kız arkadaşının ölen oğullarının spermiyle çocuk sahibi olmak istemesi halinde bu duruma itiraz edebileceklerini belirtti.

 

2011 yılında İsrail’de yaşanan bir olayda ise, geçirdiği araba kazası sonucunda beyin ölümü gerçekleşen 17 yaşındaki kızın organları ailesi tarafından bağışlanır, yumurtaları da ailenin talebi üzerine mahkeme kararıyla alınır ve dondurulur. Ancak, yumurtaların döllenip embriyo olarak dondurulmasını isteyen ailenin talebi, genç kadının çocuk sahibi olma “rızası” olduğu tespit edilene kadar reddedilir. İsrail’de ölen erkeklerden sperm alınması işlemi birkaç kez gerçekleştirilmiş olsa da, bu olayla ilk kez ölen bir kadından yumurta alınmıştır.

 

Bu bireysel örneklerin ötesinde, bazı ülkelerde, üreme hücrelerinin dondurulması işlemi, tüm ölüm sonrası üreme potansiyelleriyle, kurumsal boyutlar da kazanmaya başladı. 3 yıl önce Apple ve Facebook gibi dünyaca ünlü şirketler, kadın çalışanlarını “kariyer-çocuk ikilemi”nden kurtarma vaadiyle yumurta dondurma maliyetlerini karşılayacaklarını duyurmuşlardı. Aynı yolu, teknoloji devlerinden sonra ordular da izlemeye başladı.

 

2016 Ocak ayında Pentagon’dan yapılan açıklamaya göre, “aile-dostu” ordu hizmetleri şiarıyla hazırlanan 2 yıllık pilot bir projeyle Amerikalı askerlerin devlet desteğiyle sperm veya yumurtaları dondurulacak. Böylece, askeri görevleri sırasında meydana gelebilecek yaralanmalar nedeniyle ileride çocuk sahibi olabilmelerinin önündeki engeller biyoteknolojinin yardımıyla aşılmış olacak! Aynı açıklamadan öğreniyoruz ki Irak ve Afganistan’da görev alan 1200’den fazla Amerikalı asker çeşitli yaralanmalar sonucunda ciddi üreme kayıplarına maruz kalmış. Bu proje, daha çok gazileri hedef alıyorsa da, ölen askerler için de ölüm sonrası üreme potansiyelleri taşıyor.

 

Örneğin, 2006 yılında, Amerikalı bir kadın 2004’te Irak’ta ölen asker eşinin dondurulmuş spermiyle bir bebek dünyaya getirir. Amerika’da bu şekilde gerçekleşen ilk doğumlardan biri olan bu olayda, kadın eşini Irak’a gitmeden bir ay önce spermlerini dondurması için ikna etmiştir. Benzer şekilde, 2008 yılında birçok İngiliz kadının, asker eşlerinin Irak ve Afganistan’a gitmeden önce spermlerinin dondurulması talebinde bulunduğu haberleri medyaya yansıdı. Böylece, dondurulmuş üreme hücreleri, artık sadece yaralanmalar veya kimyasallara maruz kalma sonucunda yaşanabilecek üreme sorunlarına karşı değil, ölüm karşısında da bir “önlem” haline gelmiş oluyor. Öyle ki, sperm ve yumurta bankalarının artık sadece askeri personeli hedefleyen özel kampanyaları bile var. Örneğin, Kaliforniya’daki bir sperm bankası “asker aileleri için askeri yerleştirilme-öncesi üreme koruma” (pre-deployment fertility preservation for military families) adı altında askeri personellere yönelik reklam yapıyor.

 

Yeni üreme teknolojileri ve günlük hayatın militarizasyonu, İsrail’de bir adım öteye giderek bambaşka bir boyut kazanıyor. Sperm bankalarından çocuk sahibi olmak isteyen İsrailli kadınların yeni gözdesi artık “(muharebe) asker spermi“! İsrail’deki bir sperm bankası, kendilerine başvuran kadınların yaklaşık yarısının, “fit, sağlıklı, dayanıklı ve kararlı” gibi özellikler nedeniyle, “asker spermi” istediğini açıkladı. Ayrıca, 1998 yılında avukat Irit Rosenblum tarafından kurulan “Yeni Aile Derneği,” İsrail’de ölüm sonrası üreme konusunda dünyada benzeri olmayan gelişmelere imza attı. Bu grup öncülüğünde, 2001 yılında dünyanın ilk ve tek “biyolojik vasiyet bankası” (Biological Will Bank) adıyla ölüm sonrası üreme hücreleri kullanılarak çocuk sahibi olma konusunda (asker aileleri dahil) “biyolojik vasiyetnameler” düzenleyen bir kurum oluşturuldu.

 

Türkiye’de ise “Üremeye Yardımcı Tedavi Uygulamaları ve Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezleri Hakkındaki Yönetmelik”e göre, dondurulmuş üreme hücreleri kişinin ölümü halinde imha edilir. Bunun dışında, ölüm sonrası üremeyle ilişkili herhangi bir düzenleme yok. Yine de, insan kendini düşünmekten alıkoyamıyor, olsaydı nasıl olurdu diye. Hele ki, şu günümüz Türkiye koşullarında! Sırf politik çıkarlar için bile, kahramanlık ve hainlik skalasında hangi hayatların hangi ölümlere, hangi ölümlerin hangi hayatlara reva görüldüğünü dehşetle izlediğimiz şu zamanlarda! Her neyse. Şimdilik spekülasyonları bir kenara bırakalım.

 

Bütün bunları anlatmaktaki amacım, ölüm sonrası üreme üzerinden günümüz Frankensteinlarını veya Yeni Cesur Dünyalarını lanetleyip moral panik etkisi yaratmak değil. Tersine, feminist bilim ve teknoloji çalışmaları kuramcısı Donna Haraway’ın çağrısını izleyerek “canavarlar”daki potansiyelleri ve eleştiri imkanlarını düşünmeye davet etmek.

 

“Bilim kurguyla toplumsal gerçeklik arasındaki sınırın bir göz yanılsaması” olduğunu söyleyen Haraway‘e göre, çağdaş bilim kurgunun “siborg” (aynı anda hem makine hem organizma olan, hem kurgusal hem toplumsal gerçekliğe ait bir melez) olarak tanımladığı canavarlarla dolu olması gibi, modern tıp da aynı şekilde “cinsellik tarihi”nde üretilmemiş organizma ile makinelerin (ölüm sonrası üreme örneğinde olduğu gibi ölüm ve yaşam sınırında) çiftleşmiş halleri olan canavarlarla dolu.

 

 

 

Görsel: Michelangelo’nun Sistine tavanından bir bölüm

YAZARIN DİĞER YAZILARI

MEYDAN

YKürtajdan Tüp Bebeğe Ceninler, Embriyolar ve Bazı Öteki Hak Özneleri
Kürtajdan Tüp Bebeğe Ceninler, Embriyolar ve Bazı Öteki Hak Özneleri

Dünyadaki gelişmelere bakınca AKP’nin kürtaj karşıtı çıkışının Türkiye’ye özgü olmadığı açık.

KÜLTÜR

YMemelilere Neden Memeli Diyoruz?
Memelilere Neden Memeli Diyoruz?

Memeye hayvanların en üst sınıfını tanımlayıcı bir özellik atfedilmesi nasıl, ne zaman, neden oldu?

Bir de bunlar var

İslambol’da Aşk, Evlilik ve Birliktelik
Yaş 35, Beyoncé Gibi Ortasındayız Ömrün
Yıldızname

Send this to friend