Söke söke, yanıla yanıla dikmek istiyoruz elbiselerimizi; öğrenmek, varoluşumuza sahip çıkmak ve nihayetinde birlikte hareket etmek istiyoruz. Devlet izin verirse..

ECİNNİLİK

Olmak-Olmamak-Olamamak

“İnsan ancak öbür insanlar için verilmiş bir varlık olursa dünyadaki yerini bulur: Her verilmiş varlık aşılır ya da aşılması zorunludur da ondan.”

 

Var olmanın karşılığını başkaları için olmayla eşitliyor Simone.*

 

Epeydir biriktiriyorum. Tutulmamış yaslar, yüzler, evler, sobalar, çocuklar, kadınlar ve erkekler. Annemin sürekli salık verdiği gibi- biriktiriyordum. Ama harcanacak cinsten değil. Biriktirmenin ağır geldiği, taşmayı bekleyen fakat sürekli bir yerlerden sızıp akan ve derhal toprağa karışan; böylece kimsenin görmediği/ göremediği türden. Ara sıra iyileştirmek için uğraşıyorum ama iyileşecek bir şey yok. Ya taşıp hepsi birlikte dile gelecek birikenlerin ya da sonsuz ve sessiz bir çığlığa dönüşecek gömülenler. Var olmak, varlığını gerçekleştirmek isteyen kadın acı çekecek, arafta kalmak hasta edecek onu. “…bunun seçeneksiz bir durum; ezilmek, boyun eğmek, yok olmak, delirmek ve intihar etmeye karşı umutsuz bir varoluş mücadelesi olduğunu, edebiyat, insanlarının bile içinde duyamadığı bir ülkede ve dönemde yaşamak ne acı” diyor, Erendiz Atasü. Böylece anlattığım durumun bir de toplumsal ve tarihsel sürecinden bahsediyor.

 

Peki kadınlar olarak kendi zihinsel arafımızdan çıkıp ne zaman toplumsallaşabiliyoruz? Ya da bu mutlak bireycilikten mutlak toplumsallığa geçiş midir? Böyle bir keskin geçişin mümkün olacağını düşünmüyorum. Fakat bir kadın olarak neden sürekli yaşamak, var olmak ağrısı çektiğimi düşünüyorum her sabah. Varlığımı meşru kılamadığımı ya da biz kadınların varlığını meşru kılmayan bir sistemin içinde eridiğimizi hissediyorum. Bu düşünceden vazgeçerek ve güçlenerek var olabiliriz. O yüzden de önce kendimizle, yüzleşmediklerimizle meselemizi halledip çoğullaşabilirsek iyi olabiliriz. Bu yazıda hem kendi içimizde “olmak” hem de birlikte “olmak”tan bahsetmek istiyorum.

 

Annemin Öğrettikleri
Annemin öğrettiklerinin yanlış olduğunu her gördüğümde ilk defa fark etmişim gibi paniğe kapılıyordum. Yıllarca doğru bildiklerimle yaşamıştım çünkü. “İyi bir kız çocuğu olmak,” “terbiyeli ve kibar olmak,” “düzgün oturmak.” Tek bir cümlede geçen bu tırnaklar, bütün varoluşumu baltalayabilirdi. Öyle de oldu. Biz “alt tabakadan gelen çocuklar” “hoyrat, kaba ve terbiyesiz” olmalıydık. Ne zaman bir şeyin doğasını değiştirmeye kalkarsın ortaya korkunç bir şey çıkar. Ben de epey bir vakit kendimi “GDO” olarak gördüm. Genetiğimle oynanmış bir organizmaydım. Özüme dönmeli, bildiğim bütün “büyük” cümleleri içimden geldiği gibi, “ben gibi” söylemeliydim. Ancak o zaman Simone’un dediği gibi başkalarının hayatlarında olabilirdim. O zaman herkes gibi değil, ben gibi olurdum. Annem, elbette küçük bir devlet gibi beni sistemin içine yerleştirmeye çalıştığını bilmiyordu. Bilemezdi.
Annemin diktiği mavi karpuz kollu elbiseyi söküp- ya da belki tamamen atmalı- ve mor bir elbise dikmeliydim. Dikebilmem içinse epey zaman geçmesi, önce sökmem, sonra dikmem, defalarca aynı hataları yapmam gerekecekti. Bir ben olacaktı benden içeri ve geride bıraktığım ben’i, eski yarayı bir odada tutmaya devam edecek; öfkeli, içine sığmayan yeni ben’i yaşatacaktım.

 

Aşkınlık
Yaslarımı tuttum, yüzlerden vazgeçemem sanıyordum- vazgeçtim, evleri yıktım. Ağrılı yollardan geçmek gerekti. Bütün bunlar yalnız bana olur sandım. Küçüktüm. Sonra hiçbir “yalnızlığın” bireysel olmadığını, hiçbir acının “en acı” olmadığını öğrendim. Bizi hapsettikleri bireysel aşk, acı, yalnızlık ve nihayetinde depresyon olan modernitenin kocaman bir oyun, bütün duyguların da kolektif olduğunu, en çok da acıyı bölüşmenin değerini gördüm/ gördük. Ama her şey gelip de şu ekonomi politiğe dayanıyordu di mi? Acının da sınıfı vardı. Yoksullukta buluşuyor, bir yandan “olmaya” çabalarken öte yandan seslerimiz kısılana, ayaklarımızın üzerinde bedenimizi taşıyamamaya ve zihnimiz algılayamayana dek çalışıyor ve bunu bir gün değil her gün, bir yıl değil yıllarca yapıyorduk. Birikiyordu işte. Zamansızlıktan birikiyordu yaslar, yüzler, insanlar. Çünkü bizler modern zamanın “var olamayan köleleri” ve çaldığımız vakitlerde “naif”çe yaşayanlardık. Oysa öğretiyordu yine vakit; naiflik öldürüyordu. Ancak aşkın bir benlik, peşinden koşabiliyordu ötekinin. Sonra bir ağaç, çocuklara ulaşacak bir oyuncak peşine düşmek öldürüyordu. Önce analar düşüyordu toprağa. Analara ağıt yaktırıyordu iğrenç bir iktidar- hem de istedikleri dilde. Olmaya izin vermeyen sistem, devlet- adı her neyse- güzel olanı kendilerinden çoktan geçmiş ve başkaları için olanı öldürüyorlardı.

 

Ben ve Ötekinin Buluştuğu Yer
Bir yandan kadınların varlığının tarihe ve dillere yerleşmediği zamanlarda var olmaya çalışan tek tek kadınlarken bir yandan da ortaklaşmaya, küçük umutlar biçmeye çalışıyoruz. “İnsan dünyaya atıldıktan sonra çevresindeki öbür kişileri kura kura, sonunda kendini de kurmuş olur. Dayanışmalar da işte o zaman doğar”, diyor Simone. İzin verirse devlet, biz de kendimizi kurmak istiyoruz önce. Söke söke, yanıla yanıla dikmek istiyoruz elbiselerimizi; öğrenmek, varoluşumuza sahip çıkmak ve nihayetinde birlikte hareket etmek istiyoruz. Devlet izin verirse..

 

 

*Simone de Beauvoir, Denemeler- Pyrrhus ile Cineas
-Erendiz Atasü, Kadınlığım, Yazarlığım, Yurdum

Ana görüntü, fotoğraf: Ingmar Bergman- Persona

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bir de bunlar var

Anneden Çorba Yapılmaz! Ya da Bir Garip Sansür Hikayesi
Çeşitli Sebzeler
Solange’ın Jay-Z’yi Dövdüğü Çanta

Send this to friend