Okmeydanı'nda Uğur Kurt'tun katledilmesi ve ardından yaşanan olaylara dair Ayfer Karakaya-Stump ile söyleşi

MEYDAN

Okmeydanı’nda neler oluyor? Hedefte Aleviler mi var?

 

22 Mayıs günü cemevinde bir cenazeye katılan Uğur Kurt, Okmeydanı’nda yapılan Soma ve Berkin Elvan anmasına saldıran polislerin kurşunuyla öldürüldü. 25 Mayıs günü buna isyan eden halk Okmeydanı sokaklarına döküldüğündeyse, Ayhan Yılmaz’ın canını alan ve birçok vatandaşın ve polisin yaralanmasına sebep olan sert bir polis saldırısı ve çatışma yaşandı. Üstüne dün, 26 Mayıs Pazartesi erken saatlerde Okmeydanı abluka altına alındı…

 

Son günlerde Okmeydanı’nda yaşanan elem olayları Alevi-Bektaşi tarihi hakkında çalışan ve The College of William and Mary’de hocalık yapan Ayfer Karakaya-Stump ile konuştuk. Kendisiyle zaten bir söyleşi yapacaktık; ancak son olayları ve sosyal medyadaki yansımalarını anlayabilmek adına önden kısa bir giriş yapalım dedik. Devamı gelecek…

 

 

Ölenlerin Alevi kimliğinin gözardı edilmesini nasıl değerlendiriyor, bunun sosyal medyadaki ve sokaktaki yansımalarını nasıl karşılıyorsun? Özellikle gelen tepkiler arasında, Alevi kimliğinin ön plana çıkartılmasını çirkin bir kimlik politikası olarak gören, ‘insan insandır, Aleviliğini neden vurguluyorsunuz’ diye soran birçok kişi var. Bu tepkileri nasıl değerlendiriyorsun?

 

Bu biraz karmaşık bir mesele. Son çözümlemede bir insanın öldürülmesine elbette sadece insan olduğu için üzülmeli ve isyan etmeliyiz. Ama bu söylem, bilerek veya bilmeyerek, toplumdaki bir takım yapısal sorunları ve eşitsizlikleri perdelemeye vasıta olmamalıdır diye düşünüyorum. Bununla Amerika’daki ırkçılık sorununda değişen yaklaşımlar arasında bir benzerlik kurulabilir. Amerika’da uzun süre “biz renk körüyüz, insanlar siyah mı beyaz mı, bizim için farketmez” demek ilericilik addedildi, ama sonradan bunun aslında içselleştirilmiş ve yapısal ırkçılıkla yüzleşmeyi engelleyen bir kaçış yöntemi olabileceği anlaşıldı. Hatta siyah olanın siyah olduğunu söylememek de bir tür tersten ırkçılık olarak algılanıyor artık.

 

Türkiye’ye dönersek: Gezi sürecinde öldürülenlerin hepsinin Alevi olması bir tesadüf değildi. Bu ölümlerin hiçbiri Taksim’de Kadıköy’de gerçekleşmedi, Alevi/sol kimlikli, kentsel dönüşümün hedefindeki fakir mahallelerde gerçekleşti. Hedef gözeten, seçici uygulanan bir polis şiddetiyle karşı karşıya kaldık. Uğur Kurt olayında gördüğümüz gibi, halen de aynı mahallelerde pervasız bir polis şiddeti devam ediyor. Bu durumu sorgulamalıyız, nedenleri üzerinde kafa yormalıyız. Ama öldürülenlerin Alevi kimlikleri sanki bu yaşananlar açısından tamamen tali bir konuymuş gibi kafamızı kuma gömersek sağlıklı bir değerlendirme yapamayız. Ben “Gezi’yi Alevileştirmek” başlıklı yazımda, hükumetin bilinçli olarak Gezi’yi Alevileştirmeye çalıştığını iddia etmiştim; sadece söylemsel düzeyde değil, kullanılan seçici polis şiddetiyle, bizzat sahada yapılmaya çalışılıyor bu. Hükümet, Alevilere maledildiği ölçüde Gezi direnişinin Sünni muhafazakar çevrelerin gözünde kredisizleştirileceğini hesap ediyor. O yüzden Gezi’de öldürülenlerin hepsinin Alevi kimlikli insanlar olmasından pek de şaşkın veya rahatsız olduklarını düşünmüyorum. Böyle çirkin bir hesabın yapılabilir olması, sadece devlet değil, toplum düzeyinde, halen hiç kimsenin yüzleşmeye niyetli olmadığı bir Alevifobinin varlığındandır.

 

 

Nasıl bir tepki verilmesi gerektiğini düşünüyorsun? Alevi örgütlerinin tepkilerini yeterli buluyor musun? 

 

Her şeyden önce şunun altını çizmek isterim. Aleviler hiçbir zaman inançsal kimlikleri üzerinden siyaset yapmaya meyilli olmadı. Tersine hep sol, demokratik siyasetin içinde varoldular, varolmak istediler. Ama son üç yıldır hükümet politikaları ve söylemleriyle o kadar çok Alevilerin üzerine gelindi ki, bugüne kadar Aleviğin A’sıyla ilgilenmeyen Alevi kökenli insanlar bile zorla bu gerçeği hatırlamak zorunda bırakıldılar. Kısa bir süre öncesine kadar sosyal medyada sadece çevreyle, sanatla, edebiyatla ilgili paylaşım yapan birçok orta sınıf, kozmopolit Alevi bile olanlar karşısında tepkisini göstermek zorunda hissediyor artık.

 

Alevileri bu konuda en çok rahatsız eden, başka ilerici amaçlar için birlikte mücadele ettikleri ateist, agnostik, Sünni, Kürt, Ermeni arkadaşlarının konu Alevilik olunca aynı duyarlılığı göstermemeleri. Aleviler hep acılarıyla baş başa kaldıkları, yalnız bırakıldıkları hissiyatına sahipler. Toplumun moral referans noktası olması beklenen bazı sol ve demokrat çevreler bile söz konusu Aleviler olunca adeta üç maymunu oynuyorlar. Alevilerin dertleriyle dertlenmek, onların hak mücadelelerine destek olmak korkarım entelektüel çevreler için halen pek “trendy” birşey değil. Ama Türkiye’de etnik ve mezhepsel bir aşiretleşmeye doğru gidilmesini istemiyorsak, bu durumun acilen değişmesi lazım diye düşünüyorum.

 

Nasıl bir tepki görmek isterdin diye sormuşsun: Mesela keşke Uğur Kurt’un öldürülmesinden sonra akademisyenler, aydınlar, sanatçılar, Gezi forumları ve diğer sivil toplum örgütleri, “cemevinde, bir yakınının cenazesi için bekleyen Uğur Kurt’un polis kurşunuyla öldürülmesi karşısında infial duyuyoruz, Alevi mahallelerinde uygulanan polis şiddetine itiraz ediyoruz” diye art arda basın bildirileri yayınlasalardı, imza kampanyaları başlatsalardı. Ve keşke dün İstanbul, Ankara ve İzmir’de yapılan yürüyüşlere sadece Aleviler değil, “Hepimiz Aleviyiz!” posterleriyle Alevi olmayan vicdan sahibi tüm insanlar katılsaydı, aynen Hrant Dink’in cenazesinde olduğu gibi.

 

Alevi örgütlerinin tepkisine gelince: Alevi örgütleri yurtiçinde ve yurtdışında yürüyüşler ve protestolar düzenleyerek tepkilerini gösterdiler. Bunlar önemsiz değil, ama yeterince etkili de değil. Daha yaratıcı yöntemler düşünülmeli ve denenmeli diye düşünüyorum; daha uzun soluklu ve geniş çaplı pasif direnişler organize edilebilir mesela. Ama herşeyden önce Alevilerin, Alevi olmayanlara dertlerini daha iyi anlatabilmeleri gerekiyor. Ben şahsen Alevi örgütlerinin ne yurtiçinde ne yurtdışında kendilerini ve sorunlarını, başkalarının anlayabileceği bir dille anlatabilme konusunda yeterince başarılı olduklarını düşünmüyorum. Bu Alevi örgütlülüğünün genel olarak arzu edilen seviye ve etkinlikte olmamasının bir sonucu. Alevi örgütlerinde hem vizyon hem de insan kaynağı açısından büyük eksiklikler var. Bu açıdan en dikkat çekici hususlardan biri, özellikle yönetim kadrolarındaki kadınsızlık. Ancak bu son olaylar Alevi toplumunda ciddi bir “bu işin sonu nereye varacak?” kaygısı yarattı, bu kaygı örgütlerde yeni bir dinamizme tahvil edilir umarım.

 

 

Okmeydanı’nın üstüne gidilmesinin sebebi sadece Alevi ve Kürt ağırlıklı bir mahalle olması değil, ciddi bir çıkar odağı aynı zamanda Okmeydanı ve ranta karşı örgütlü mücadele eden mahallelerden biri. Bu süreç nasıl ilerleyecek sence?

 

Evet, bu da meselenin diğer boyutu, hatta belki de bam teli. Bütün bu “mimli” mahalleler, Okmeydanı, Küçük Armutlu, Gülsuyu, Gazi, 1 Mayıs falan aynı zamanda kentsel dönüşüm için seçilmiş, rantı son derece yüksek bölgeler. Kentsel dönüşüm, her ne kadar depreme karşı önlem olarak sunulsa da esas itibariyle bir mutenalaştırma politikası, yani maksat fakir halkı şehrin merkezinden çıkarıp şehrin çeperlerine atmak, onlardan boşalan yerlere de katma değeri yüksek, zenginlere hitap eden gökdelenler, rezidanslar, oteller dikmek. Nitekim bunu, İstanbul’un bilinen en eski mahallesi Sulukule’de uyguladılar. Ama bu yukarıda saydığımız mahalleler kentsel dönüşüm planlarına bugüne kadar direnmeyi başardı. Bunda mahallelik dayanışması kadar oralarda etki sahibi bazı sol örgütlerin de katkısı var hiç şüphesiz. Üstelik kentsel dönüşüme direnenler sadece (Kürt) Aleviler ve solcular da değil, aynı mahallelerin Sünni sakinleri, hatta bazen AKP’ye oy verenleri bile evlerini kaybetmek istemediklerinden direnişe katılıyor. Dolayısıyla bu mahallelerde uygulanan polis ablukası ve polis şiddetinin amaçları arasında mahalleliyi yıldırarak kaçırtmak veya buraların terörist yatağı olduğu yönünde bir algı yaratmak suretiyle ilerde daha sert müdahalelere meşruiyet zemini kazandırmak olduğunu düşünmek çok da aşırı bir yorum olmasa gerek.

 

Bu sürecin nasıl ilerleyeceğini kestirmek zor. Tek umudum, demokrat kamuoyunun daha duyarlı davranması ve Sulukule tecrübesinin tekrar yaşanmaması. AKP’nin İstanbul’la ilgili politikalarına şüpheyle ve eleştirel yaklaşan kesimlerde bile sıklıkla bu mahalleler hakkında ciddi önyargıların varolduğunu görüyoruz. Hükümetlerin köyden kente göçü teşvik eden politikaları ve benzeri bir sürü yapısal sorun görmezden gelinerek buralardaki kaçak gecekondulaşma eleştiriliyor mesela. Oysa insanlar öyle ya da böyle buraları kendine ev edinmiş, yurt bilmiş ve buna hükümetlerce de zamanında cevaz verilmiş. Dolayısıyla eğer bir değişim olacaksa kentsel değişim değil, yerinde değişim olmalı, insanlar evinden yurdundan edilmemeli. Ayrıca bu mahallelerde etkili olan sol örgütlerin mahalleli açısından ne ifade ettiği, nasıl bir boşluğu doldurduğu konusunu daha soğukkanlı bir şekilde değerlendirebilmeliyiz. Gösterilerde şiddete başvurdukları için eleştirdiğimiz bu örgütlerin aynı zamanda mesela mahallelerindeki gençleri uyuşturucu mafyasından korumak için mücadele ettiklerini, yıkıma karşı parkları, cemevlerini koruduklarını o mahalleden kişilerle konuştuğunuzda öğreniyorsunuz.

 

 

Bu olayların medyada yer alış biçimine biraz daha geniş bir çerçeveden baktığımızda, belki Türkiye tarihi boyunca Alevi varlığının ve mücadelesinin temsilini ele aldığımızda, bugün ne tür bir değişiklik görüyorsun? Bugünü özel kılan bir durum var mı?

 

Alevifobi ve Alevilere karşı ayrımcılık derin dinsel ve tarihsel kökenleri olan bir sorun ve Cumhuriyet tarihi boyunca hep varolagelmiş. Çok partili döneme geçişle de sağ partiler bir siyaset yapma enstrümanı olarak mezhepçiliği keşfetmiş ve kullanmışlar. Ama daha önceleri alttan alta ve sessizce yapılan mezhepçilik, 2011 itibariyle artık alenen ve yüksek sesle yapılmaya başlandı. 2011 yılında Dersimli Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP genel başkanı seçilmesi ve akabinde gerçekleşen anayasa referandumu, Suriye iç savaşı ve nihayetinde Gezi olayları bu kırılmanın dönüm noktaları oldu. Bizzat bu ülkeyi yöneten başbakan tarafından sürekli nefret objesi muamelesi görmek ve hakarete uğramak Alevilerde ciddi bir korku ve öfke yaratıyor. Öte yandan yanıbaşımız Suriye’de sırf farklı inandıkları için Cihatçılar tarafından boğazları kesilerek katledilen insanlar var; aynı şeyin kendi başlarına da gelme ihtimalini görmezden gelemiyorlar. Yani Aleviler arasında yaşam haklarının bile artık güvencede olmadığı algısı ve endişesi hızla yaygınlaşıyor.

 

Bir de çok fazla dikkat çekmeyen veya konuşulmayan bir başka husus var: 1950’ler ve 60’larde köyden kente göçen Alevi ailelerin çocukları için yüksek eğitim sosyal mobilizasyon için önemli bir imkan sağlıyordu. Ama eğitimdeki özelleştirme ve dinselleşme nedeniyle (düz liseler kaldırıldığından, sınavla iyi bir okula giremezseniz ya İmam Hatip okullarına ya da meslek lisesine yönlendiriliyorsunuz artık) bu imkan artık ortadan kalkmış veya çok sınırlandırılmış durumda. O yüzden mesela Okmeydanı’nda işçi bir babanın ve evlere temizliğe giden bir annenin çocuğunun geleceğe dair anne-babasından çok da ilerde bir yaşam tahayyülünün olması artık eskisi kadar kolay değil. Binbir güçlükle bir yüksek eğitim almayı başaranlar da bu kez iş arama noktasında umduğunu bulamayabiliyorlar, zira AKP iktidarı boyunca, özellikle kamuda, ama belli oranda özel sektörde de Alevilerin iş bulmasının gittikçe zorlaştığı görülüyor. Yani Alevilerin tek derdi artan siyasi ve dini baskılar değil, aynı zamanda sosyo-ekonomik olarak da bir köşeye sıkıştırılmışlık hali yaşıyorlar.

 

 

Son olarak, özellikle Okmeydanı’nda kendini ortaya koyan hükümet politikasına ve medya yaklaşımına dair eklemek istediğin bir şey var mı? 

 

Okmeydanı’nda yaşananların ayrıntılarına çok vakıf olmamakla birlikte, ortada bir Alevi mahallelerini hatta cemevlerini kriminalize etme çabası olduğu endişesi taşıyorum. Yüzleri maskeli, ellerinde silah tutan bir takım insanların fotoğrafları sosyal medyada sirküle ediliyor ve bu tür resimler üzerinden bu mahallelerin “terörist yatağı” olduğu algısı oluşturuluyor. Bu fotoğraflar doğru mu yanlış mı bilemiyorum, ama kesin olan birşey varsa, Gezi süreci boyunca bu mahallelerde yaşanan ölüm olaylarında sorumlu hep devletin güvenlik güçleriydi ve bu polislerin hiçbiri hakettiği cezayı almadı ya da alması beklenmiyor. Nitekim Perşembe günü cemevinin bahçesinde bir yakınının cenaze töreni için bekleyen Uğur Kurt’u kafasından vurup öldüren de bir polisti. Bunun üzerine başbakan televizyonlara çıktı ve adeta mahalleliye karşı daha fazla polis şiddetini tahrik etmek istercesine “polis nasıl sabrediyor, anlamıyorum” dedi! Bütün bunlar ve ülkemizin genel olarak geldiği nokta göz önüne alındığında, benim şahsen hükümet yetkililerinin konuyla ilgili yapacakları açıklamalara ve iddialara kolaylıkla inanmam mümkün değil.

 

 

Daha fazla okumak isteyenler için burada da Jadaliyya röportajı var: http://www.jadaliyya.com/pages/index/17885/ugur-kurtun-okmeydanindaki-katlinden-sonra-ayfer-k

 

 

Görsel: Yüksel Arslan

YAZARIN DİĞER YAZILARI

MEYDAN

YAm
Am

"Bana insanlığımı geri veren hazzım, dünyanın yarasını sağaltan, beni neşeye geri ören..."

MEYDAN

YYarasından Doğan Bir Hareketin Koynunda
Yarasından Doğan Bir Hareketin Koynunda

Feminist hareketin gücünün kırıklarımızda, yarıklarımızda, damar damar bin yoldan akıyor oluşumuzda köklendiğini unutmayalım.

TARİH

Y18. Yüzyıldan Bir Resimde Ankaralı Kadınların Peşinde
18. Yüzyıldan Bir Resimde Ankaralı Kadınların Peşinde

Tarihsel anlatılar içinde sarayla harem dışında ve Oryantalist tipolojilerden bağımsız olarak hayal etmekte güçlük çektiğimiz kadınları, bu resim sayesinde, Ankara’da gündelik hayatın içinde, işinde gücünde, kanlı canlı resmedebiliyoruz.

KÜLTÜR

YAğzımızın Tadını Save Etmek Mümkün Mü?
Ağzımızın Tadını Save Etmek Mümkün Mü?

Gıdalarımıza eklenen aromalar nasıl yapılıyor? Bu alanda ne tür araştırmalar yapılıyor? Bir aroma firmasında çalışan Ezgi ile konuştuk.

Bir de bunlar var

Recep Tayyip Erdrone
Metin Erksan 1990’dan Bildiriyor: Sinemada Sansür Akıldışı, Olanaksız ve Sakıncalıdır
8 Mart Öyle Değil Böyle Olur

Send this to friend