"Az sonra ayrıntılarını yazacağım sürecin her aşamasında sıkıntımdan, sinirimden, gözyaşlarımdan, öfkemden, çaresizlik hissimden utandım."

MEYDAN

Meleklerle Konuşuyor Musunuz?

Daha fazlasının, daha fenasının, daha zorunun nice kadının başına geldiğini bildiğim için. Ama yine de tecrübelerin paylaşılmasının önemli olduğunu düşünüyorum. Ya da bu gün sabahın köründe kapımı çalan polisin uyandırdığı duygularımla nasıl baş edeceğimi bilemediğim için yazıyorum.

 

Tacizcini esnaf dayağından kurtarmak

 

Yaklaşık bir sene kadar önce bir arkadaşımla saat üçe kadar uzamış sohbetimizin ardından eve dönüyorduk. Eve yaklaşırken bir anda bacaklarımın arasında bir şey hissederek yerimden sıçradım. Arkamızda bir anda beliren bir adam iki kolunun birini önümden birini arkamdan geçirerek iki elini bacaklarımın arasında birleştirmiş, elliyordu. Bağırarak kaçmaya çalıştım ancak hem önden hem arkadan kavranmış olduğum için bir türlü kurtulamadım. Uzun süre çırpındıktan sonra adamla birlikte yere düştük, mücadelemiz yerde devam etti, benim ve arkadaşımın çığlıklarından korkan adam bir süre sonra kaçmaya, ben de arkasından koşarak “Yakalayın” diye bağırmaya başladım. Bir kaç yüz metre uzakta duran taksiciler sesimi duyarak adamı yakalamak üzere hamle yaptılar, saldırgan çeşitli kıvrak hareketlerle bir süre taksicilerin boşuna koşuşturmasına sebep oldu. Gece gece kendileriyle dalga geçilmesine tahammül edemeyen taksiciler, adamı yakalar yakalamaz, daha bana ne olduğunu bile sormadan tekme tokat dövmeye başladılar. Bir süre donup kaldıktan sonra kendimizi bir seçim yapmak zorunda hissettik; ya dayağa izin verip oradan uzaklaşacak ya da adamı taksicilerin elinden kurtarıp yasal yola başvuracaktık. Tercihimiz ikincisi oldu. Kendimizi henüz beş dakika önce bize saldırmış olan bir adam dayak yemesin diye taksicilere yalvarırken bulduk.

 

Polisin imalarından ince salvolarla kurtulmak

 

Polisi aradık. İki adet ekip arabası bizi almaya geldi. Adamı bir arabaya, arkadaşımla beni diğer arabaya bindirdiler. Havalı Mini Cooper’ın şoför mahalline yerleşen genç memurun ilk sorduğu soru; “Eğlenmekten mi geliyorsunuz, kızlar?” oldu. Olayın şokuna, gecenin geç saatine karşın kadınlardan dinlediğimiz yüzlerce hikayenin tecrübesi sayesinde boş bulunmamayı başardık. “Evimize gidiyorduk” diyerek polisin “Bu saate kadar nerelerdeydiniz?” imasının önünü kibarca kestik. Sanırım fazla kibarlık işe yaramamıştı zira “Alkol aldınız mı?” sorusu hemen arkasından geldi. Bu defa arkadaşım “Saldırıya uğrayan taraf biziz, bu sorunun ilgisi nedir?” diyerek biraz daha sert çıktı. Memur “Sadece yardımcı olmaya çalışıyordum canım, bunda alınacak bir şey yok” diyerek bizi azarladı. Ortamı biraz sakinleştirmek için önceden karakollarda işe yaramış olduğunu gözlediğim iki kartı birden devreye soktum. Kimliklerimizi sorduğunda kimliğimin yanında öğretim elemanı olduğumu gösteren kartı da vererek memuru “öğretmen saygısına ve korkusuna” davet ettim. Hemen ardından sevgilimi arayarak yüksek sesle durumu anlattım ve bir erkeğin bizimle karakolda buluşacağını anladığından emin oldum. Arka arkaya yaptığımız yarı feminist yarı memlekete özgü manevralarla Beyoğlu karakoluna varana kadar memurun sessiz kalmasını sağladık.

 

Sinir krizinin eşiğinde ifade vermeler

 

Karakolun içine girer girmez ağlamaya başladım. Üzüntü ya da tacizin etkisindense polisten medet ummanın çaresizliği, sinir bozukluğuydu ağlatan. Sakin olmam konusunda polisten yediğim papara ne kadar pedagojik davranacaklarının ilk ipucunu vermiş oldu.

 

Biraz sakinleştikten sonra polis ifademizi almaya başladı, elbette erkek memurlarla dolu bir odada olduğumuzu ve ifademizi de bir erkek memurun aldığını söylemeye bile gerek yok. Olayı bütün ayrıntılarıyla anlattırdıktan sonra –ki bu olayı tekrar yaşamak ve tekrar sinirden titremek anlamına geliyor- ifademizi alan memur yanımızdan ayrıldı.

 

Bir başka memur karşımıza oturdu ve ifademizi tekrar aldı. Yine her ayrıntıyı anlattırdı, bir dolu soru sordu. Üstelik bu defa “Zanlı pantolonunuzu ya da külotunuzu çıkarmaya çalıştı mı?” gibi sorularla hayal gücümüzü daha kötü neler olabileceği konusunda canlandırmayı da ihmal etmedi. Bir süre sonra bu memur da yanımızdan ayrıldı ve bir başka memur gelip, aynı soruları tekrar sormaya başladı. Kendimi bir anda “Yeter artık, daha kaç defa anlatacağım aynı şeyleri” diye bağırarak ağlarken buldum. Tabi ki sinirlerimin iflas etmesi polisten ikinci paparamı yememe sebep oldu. Yaklaşık iki saatin sonunda yazılı ifadelerimiz alındı, imzalandı. Sonunda eve dönebildiğimizde gün çoktan aydınlanmıştı.

 

Mağdur musun zanlı mı?

 

Daha önce defalarca polise tacizci şikayet edip, sonunda hiçbir sonuç alamamış olduğum için buradan da bir şey çıkacağını ummuyordum. İfade vermenin onca sıkıntısına katlanmamın tek sebebi en azından o gece için adamın sokaktan alınmasını, başka kadınları rahatsız etmemesini ve belki biraz da korkmasını sağlamaktı. Dolayısıyla bir ay sonra telefonuma gelen “Şu tarihte duruşmanız vardır, eğer gelmezseniz hakkınızda yakalama emri çıkarılacaktır” mesajını gördüğümde bu olayla bağlantısını kuramayıp hakkımda siyasi bir dava açıldığına kanaat getirdim. Panikle avukat arkadaşımı aradım, dava numarasından dosyaya baktı ve bu sayede savcının basit cinsel saldırı suçlamasıyla dava açtığını öğrendim. Aklıma ilk gelen düşünce, bu işin ne kadar canımı sıkabileceği ve ne kadar çok zamanımı alabileceği oldu. (ve ne yazık ki şimdi haklı olduğumu biliyorum) Ancak yine de normalde herhangi bir sonuç alamadığımız taciz davalarını düşünüp, ne uğruna olursa olsun peşine düşmem gerektiğine karar verdim.

 

Tavsiyeler üzerine feminist bir avukat arkadaşla konuştum. Beni cinsel saldırı suçunun doğrudan kamu davası olduğu, davaya müdahil olursam saldırganın ceza alma ihtimalinin daha yüksek olacağını ancak müdahil olmamamın davanın düşeceği anlamına gelmeyeceği konusunda bilgilendirdi. Bir ceza çıkacağına pek de inanmadığım için, davanın hayatımda az yer kaplamasını, yani müdahil olmamayı tercih ettim.

 

Bütün kimlik bilgileriniz itina ile sanığa ve yakınlarına takdim edilir

 

İlk duruşma gününde bir yandan mahkemeye çıkacak olmanın diğer yandan yüzünü bile hatırlamadığım saldırganla karşılaşacak olmanın gerginliğiyle yaklaşık üç saat sıramı bekledim. Sanığın hazır bulunduğu ve aile üyeleri dahil isteyen herkesin izleyebildiği duruşmada, adım, ana adım, baba adım, ayrıntılı adresim, telefon numaram, mesleğim, çalıştığım üniversite, üniversitenin adresi, yani adamın ya da ailesinin beni bulup tehdit edebilmesi için gerekli olan bütün bilgiler bizzat hakim tarafından yüksek sesle okundu.

 

Fiziksel olarak herhangi bir darp izi olmadığı için, suçlamalarımı kanıtlamamın yolunun ruh sağlığı bozulmuştur raporu almak olduğu söylendi ve bu raporu almaya gönüllü olup olmadığım soruldu. Başıma geleceklerden habersiz, “Alınması gerekiyorsa alırım” dedim ve hastaneye sevk edilmem için randevu verildi.

 

Kız kolunda damga var

 

Randevunun olduğu gün Adliye’ye gittim. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde bana eşlik edecek olan polis memuru çağırıldı, dosyam ona teslim edildi. Bu işlemleri yapan memur hanım kolunuzu uzatın dediğinde, ne yapacağından habersiz kolumu uzattım. Koluma beni polis memurunun üstüne zimmetleyen damgayı bastı. Şaşkın şaşkın kolumdaki Asliye mahkemesi damgasına bakarken Fosforlu Cevriye şarkısının sözleri hakkında ani bir aydınlanma yaşadım. “Kız kolunda damga var” buydu demek.

 

Adliye’den Bakırköy’e gidecek olan servisi beklemek üzere polis merkezine yerleştirildik. Yaklaşık iki saat boyunca birbirleriyle pis pis şakalaşan, el kol hareketleri yapan, Kurtlar Vadisi kaçkını jöleli polislerin arasında kalmak zorunda olmak ruh sağlığı bozuldu raporu almak için iyi bir başlangıç oldu.

 

Müttefik kadın psikolog

 

Sonunda servis aracımız geldi, polis önde biz arkada Adli Psikiyatri bölümüne gittik. Yine uzun bir beklemeden, çekilen adli vesikalıklardan, fotokopilerden sonra bir psikoloğun odasına davet edildim. Bütün bu süreçte “mağdur”a nasıl davranılması gerektiğini bilen birisiyle ilk karşılaşmamdı, sevinçten boynuna sarılmak istedim.

 

Dosyama baktı; “Olayı istediğiniz gibi bana anlatın, istediğiniz kadarını anlatın, herhangi bir kısmını anlatma konusunda rahat hissetmiyorsanız o kısmını anlatmak zorunda değilsiniz.” diyerek beni rahatlattı. Dinledi, bir kaç soru sordu. Soruları sorarken kimi cevaplar konusunda beni yönlendirmeye çalıştığını hissettim, zira aslında psikolojimin bozulmadığını, ancak bu raporu almazsam adamın ceza almayacağını anlamıştı ve raporu alabilmem için minimum semptomları gösteriyormuş gibi yapmam konusunda çaktırmadan beni yönlendiriyordu. Sonuçta kaçmayan uykularımın kaçtığını, sokakta tedirginliğimin arttığını –sanki hep sokaklarda rahatmışız gibi- insanlara güvenimin azaldığı ve zaman zaman kaygı atakları yaşadığımı söyleyerek oradan ayrıldım. İşimin bu kadar olduğunu sanmıştım ancak yanılmışım, bu henüz gerçekleştirmem gereken görüşmelerin ilkiymiş.

 

Meleklerle konuşur muyum?

 

Raporun tamamlanması için yeni bir birime yönlendirildim. Bir başka psikolog kadın önüme 450 sorudan oluşan bir test koydu. “Meleklerle konuşur musunuz?” , “Diğer dünyadan emirler aldığınızı düşünüyor musunuz?”  Mastürbasyon yaptıktan sonra suçluluk duyuyor musunuz?”, “Hayvanları acı çekerken izlemekten hoşlanır mısınız?”, “Hiç bilerek hayvanların canını acıttınız mı ve bundan zevk aldınız mı?” gibi 450 soruyu yanıtlamam gerekiyordu.

 

Soruların içinde cevaplaması en zor olanları muhtemelen sosyopatlık derecemi ölçen “Polise güveniyor musunuz?”, “Adalet sistemine inanıyor musunuz?” gibi bir dizi soruydu. İçimden “Hayır” diye cevap verdiğim bütün bu sorulara mecburen evet demek zorunda kaldım.

 

Başınıza gelenleri cümle aleme ilan etmek ister misiniz?

 

O zaman sizi Sosyal Hizmetler odasına alalım. 450 soruluk testin ardından artık işim bitmiştir diye umuyordum ki, bu defa Sosyal Hizmetler görevlisiyle konuşmam gerektiği ortaya çıktı. Her şeyi baştan anlattığım görevli olayın hayatım üzerinde yarattığı etkileri ölçmek için etrafımdaki insanlarla konuşması gerektiğini söyleyerek annemin, bir iş arkadaşımın ve bir de yakın arkadaşımın telefon numarasını istedi. Siz başınızdan geçenleri kendinize saklamak isteseniz bile Sosyal Hizmetler elinde megafonla görev başında. Annemin olayı bilmediğini, onu üzmek, endişelendirmek istemediğimi ve bu yüzden onun numarasını veremeyeceğimi açıklamam 15 dakikamı aldı. Bu isteğim şüpheyle karşılandı, anneme haber vermek istememem yalan ifade mi veriyorum acaba kuşkusu yarattı. Oradan çıkar çıkmaz, kendisine telefon açılacağı için daha önce olayı anlatmadığım bir iş arkadaşıma hikayeyi anlatmak zorunda kaldım.

 

Nur topu gibi Post-travmatik Stres Bozukluğu Teşhisim oldu

 

Aramaların bir ay içinde yapılacağı söylendi ancak arkadaşlarımın beklenen telefonları alması iki ayı buldu. Bu zaman zarfında başıma ne geldiğini bile unuttuklarından sosyal hizmetler görevlisinin ne sorduğunu ilk başta anlayamamışlar, anladıktan sonra da “Yok yok çok iyi, bir şeyi yok maşallah” gibi cevaplar vermişlerdi. İki ay sonra yeniden Bakırköy’e davet edildim ve o zamana kadar hakkımda yazılmış bütün raporlar ve test sonuçlarıyla birlikte bir psikiyatristin karşısına çıkarıldım. İlk psikolog gibi bana raporu vermek istediğini ima ettikten sonra bir dizi soru sordu ve sonunda “Bu raporu istemeleri bile saçma, böyle bir şey yaşayan insan elbette etkilenir bundan, semptom göstermeniz bile gerekmez ama ne yazık ki sistem böyle, size yazabileceğim en hafif teşhis olan PTSD yazıyorum” dedi.

 

Yine işimin bittiğini sanmıştım ki, bu son yazılan raporla birlikte bir de heyetin karşısına çıkmam gerektiğini öğrendim. Saatlerce bekledikten ve başıma gelenleri bir oda dolusu doktora daha anlattıktan sonra çile sona erdi. Raporu alıp alamadığımın bana söylenmeyeceğini, mahkemeye iletileceğini söylediler. En azından benim yapacaklarım bitti diyerek saf bir şekilde dava sonuçlanana kadar mahkemeden bir haber almayacağımı düşünerek rahatladım, ta ki kapımda yeniden hakkımda yakalama emri çıkarılacağı tehdidi belirene kadar.

 

Ağır Ceza’ya hoş geldiniz

 

Yine ne oluyor diyerek telaşla Adliye’yi aradım. Duruşmanın görüldüğü Asliye mahkemesi yetkisizlik kararı çıkarmış ve dosya Ağır Ceza Mahkemesi’ne devredilmişti. Yeniden mahkemeye gidip yeniden ifade vermem gerekiyordu.

 

Her şey başa dönmüştü. Duruşmaya gittim, ifademi verdim. Sanık mahkemeye gelmeye tenezzül etmemişti, sanırım bu işin daha çok uzayacağını benden önce o fark etmişti. İfademin ardından hakim bu defa tanığımı dinlemek istedi, kendisinin yurt dışında olduğunu belirtince hakkında yakalama kararı çıkarmakla tehdit etti. Sürekli olarak olayın mağduru değil suçlusu gibi davranılması benim sinirimi bozduğu kadar savcının da sinirini bozdu ve yakalama emrine gerek yok, mağdur kendi şahidini uygun bir zamanda ifade vermek üzere getirecektir diyerek araya girdi.

 

-Kim o?

-Polis

 

Şahidim olan arkadaşımı Türkiye’de olduğu sırada Adliye’ye götürdüm, ifadesini verdi. Ben bir defa daha artık bu sondur, rapor var, şahit var, ifadeler var benden isteyecekleri bir şey kalmadı derken bu sabah kapı yeniden çaldı. Henüz gözünü yeni açmışken “Kim O?” sorusuna “Polis” cevabı almak kadar sinir bozucu başka ne olabilir bilmiyorum. Bir defa daha ayın bilmem kaçında polis karakoluna gitmem ve oradan da Adli Tıp Kurumu’na sevk edilmem emrediliyordu. Elim ayağım titreyerek Adliye’yi aradım. “Üç ay uğraştım, rapor aldım, niye yeni bir rapor istiyorsunuz?” diye sızlanmaya başladım. O raporu Asliye Mahkemesi istemiş, bu yeni mahkemede geçmezmiş, tekrar Adli Tıp kurumuna gidip rapor almam gerekirmiş. O sinirle “Bu ne kadar zor bir süreç biliyor musunuz? Beni niye tekrar gönderiyorsunuz?” diye sesim titreyerek sayıklamaya başladım. “Bu raporu almayı reddedersem ne olur?” diye sordum. “Şikayetinizi geri alabilirsiniz ve dava düşer” dedi memur kadın.

 

Sabahtan beri düşünüyorum, 10 aydır sabredip uğraştığım bir davayı bırakabilir miyim? Bırakmazsam saldırı sonrasında geliştirmediğim post-travmatik stres bozukluğu adli süreçte gelişir mi? Hala karar vermedim, meleklerden cevap bekliyorum.

 

Sonradan ekleme: Adli Tıp’a gittim. Rapora ne yazıldığını yine bilmiyorum. Dava devam ediyor.

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bir de bunlar var

“Bu Adamı Tanımıyorum, Ne Hissedeyim?”
İyi Temiz Adil Gıda İçin Çabalayan Foça Yeryüzü Pazarı Dünya Birincisi
Kuzey Kore Tıraşı

Send this to friend