Malala'nın davası ne kadar kutsalsa, bu davanın o derece de manipüle edilebilir bir tarafı var gibi görünüyor.

MEYDAN

YAZI

Malala Yusufzay ve Beyaz Adam’ın Yükü

Malala Yusufzay’a çok da şaşırılmayacak bir şekilde bu yıl Nobel Barış ödülü verildi. Hikayesi gayet vurucu. Henüz 12 yaşındayken yaşadığı Swat Vadisi’nde Taliban’ın okulları kapatıp, kız çocukların okula gitmesini yasaklaması üzerine blog tutmaya başlayıp, başından geçenleri ve gördüklerini bir takma isimle BBC’de yazmaya başlıyor.  Ailesi ise yaşadıkları çevrede bir dizi okul idare ediyor bu arada. Daha sonra hakkında belgeseller çekiliyor, yazıları dikkat çekiyor ve Desmond Tutu tarafından Uluslararası Çocuk Barış Ödülü’ne aday gösteriliyor. Anladığım kadarı ile kimliği de bu sıralarda deşifre oluyor. Nihayetinde 2012 yılında, okula giderken otobüse binen bir Taliban militanı tarafından başından vuruluyor. Ölümden kılpayı dönüyor ve kısa bir süre sonra ameliyat için İngiltere’ye gönderiliyor. Sonrasında ailesi ile birlikte Birmingham’a yerleşiyorlar. Iyileştikten sonra da öncesinde internette başladığı aktivizmine gerçek hayatta da devam edip, dünyadaki tüm çocukların eğitim alması için kampanyalar başlatıyor. Hatta 2013’de Birleşmiş Milletler genel kurulunda yaptığı konuşmasında “Talibanlıların da çocuklarının eğitimini savunuyorum, bunu istiyorum” diyor (BM aynı zamanda, 2003 yılında Irak’ın işgalinden hemen önce Colin Powell’ın basın açıklamasından önce Picasso’nn binadaki Guernica tablosunun üzerinin örtüldüğü de bir yer).

 

Burada durup Nobel Barış Ödülü’nün hikayesini kısaca anlatmak istiyorum, çünkü kendi başına ayrıca bahsedilmeyi fazlasıyla hakediyor. Alfred Nobel, bilindiği üzere dinamitin mucidi. Babası da kendisi gibi patlayıcılarla uğraşmış, hatta Rus donanması için dünyadaki ilk deniz mayınını üretmiş. Alfred Nobel de -bu sebeple midir bilinmez- küçük yaşlardan kimyaya merak sarmış ve en sonunda dinamiti icat etmiş. Başlarda madencilik için kullanılmış olsa da nihayetinde tabi ki bir silah olarak da kullanılmaya başlanmış. Nobel bu noktada işini daha da büyütmüş ve hatta 1894’te, ölmeden iki yıl önce -hâlâ da ayakta olan- Bofors silah şirketini satın almış. Dinamitin icadından sonraki 10 yılda Nobel’in sahibi ya da hisse sahibi olduğu 16 dinamit fabrikası kurulmuş. Peki devamlı yıkım ve ölüm getiren dinamitin mucidi Nobel neden vasiyetinde sürpriz olarak diğer ödüllere ek olarak barış ödülü de verilmesini istemiş? Tam bu noktada 1905’te Nobel Barış Ödülü’nü alan ilk kadın olan Bertha von Suttner karşımıza çıkıyor. von Suttner pasifist ve bir barış aktivisti. Nobel ile olan bağının kimi yerde sadece çeşitli mektuplaşmalardan ibaret olduğu, kimi yerde kendisinin bir süre Nobel’in sekreterliğini yaptığı yazılı. Durum ne olursa ne olsun, Nobel’i barış fikrine yaklaştırmada etkisi olduğu kesin gibi.

 

von Suttner’in aktardığına göre Nobel’in barış ve kendi uğraşı olan silahlar ve patlayıcılar üzerine düşünceleri biraz karışık ve ilk bakışta sağduyuya aykırı gibi. Nobel, von Suttner’e göre tabi, o kadar büyük ve muazzam bir yoketme gücü ortaya çıkarmak istiyormuş ki, nihayetinde olası bir savaşta iki taraf da karşılıklı yok olacağını öngöreceği için, otomatik olarak potansiyel savaşların da önüne geçilebilir diye düşünüyormuş (bu aslında soğuk savaş döneminde Sovyetler ve ABD’nin dişlerine kadar nükleer silahlarla silahlanmalarının da ana motivasyonu). Yaklaşık 18-20 yıl daha yaşayıp 1. Dünya Savaşı’nı görseydi herhalde ne kadar yanıldığını anlardı galiba Nobel. Nihayetinde von Suttner ile olan bağı, bir şekilde, kendisini ayrıca bir barış ödülü verilmesine ikna etmişe benziyor. Bu noktada da Nobel’in niyeti ve barış üzerine gerçek hissiyatı tam belli değil. Silahları gerçekten savaşları engeller diye mi yapıyor, buna inanıyor mu, yoksa inanmadan bu işin içinde olup vicdanını rahatlatmak için mi barış ödülü verilmesini istiyor, burası kesin değil. Özet olarak bu kısımda söyleyebileceğimiz iki kesin şey var: i) Barış Ödülü’nün verilmesinde büyük ihtimal bir kadının önayak olması durumu var, ii) mühendis ya da bir biliminsanının, bilinçli ya da bilinçsiz, insanlığın yararı için değil, zira tam tersi, yıkıcı silahlar için araştırmalar, buluşlar yapması durumu var (bu ikinci durum Miyazaki’nin Wind Rises filminde de ince ince işlenmiş).

 

Malala’nın hikayesine dönmeden önce Nobel Barış Ödülü’nün özellikle yakın tarihte yarattığı bazı tartışmalardan ve dolayısı ile yarattığı taraflılık algısından söz etmek de lazım. Ödülü alanlar arasında Vietnam Savaşı sırasında Amerikan dışişleri bakanı olan Henry Kissinger ve Pakistan, Afganistan ve Yemen gibi ülkelerde yüzlerce sivilin ve dolayısı ile çocuğun ölümüne sebep olan gizli CIA drone saldırılarını başlatan Barack Obama da var.  Sonrasında, 2012’de Avrupa Birliğine verilen ödül de bir çok tartışma yaratmıştı. Bunun sebeplerinden birisi AB’nin %34 gibi bir oranla silah ihracatında ABD ve Çin’den önde gelmesi gösteriliyordu.  Democracy Now ekibi bunu AB sözcüsüne sorduklarında, “ülkelerin iç işine karışamayız” gibi tam bir politacı cevabı alıyorlardı.

 

En sonunda Malala’nın hikayesine dönersek, medyada, daha doğrusu batı medyasında olayın ele alınış şekli bir şekilde içime sinmiyordu. Malala’nın başına gelen şey ne kadar trajikse, hayatını adadığı şey, davası da o derece kutsal kesinlikle. Fakat Malala’nın bir anda Batı’nın ilgi odağı oluvermesi politikacılar tarafından ağırlanıp sahiplenilmesinde rahatsız edici bir taraf da vardı. Bu politikacılardan en göze çarpanlarından birisi zamanın İngiltere Başbakanı Gordon Brown.  Brown başbakanlığı sırasında ve sonrasında yaptığı cinsiyetçi açıklamalar, kadınlarla ilgili geçirmediği kanunlar ötesinde kabinesindeki kadın bakanlar tarafından da cinsiyetçiliği için eleştirilmiş bir insan. Bunlardan da öte dolaylı olarak bölgede bir çok radikal grubun da ortaya çıkmasına neden olan ve  direkt olarak yüzbinlerce sivilin ve çocuğun da ölümüne çok daha fazlasının okulsuz kalmasına sebep olan Afganistan ve Irak işgallerini de desteklemiş.

 

Geçen yıl ilk gördüğümde ne tepki vereceğimi bilemediğim bir resim var aşağıda. Malala Beyaz Saray’da Barack Obama ile görüşüyor. En başlarda bahsettiğim gibi, Obama yüzlerce çocuğun ölümünden sorumlu olan drone saldırılarını başlatan kişi. Ve karşısında bu saldırılarda yaralanan bir çocuk yok haliyle. Bu buluşmalarında Malala Obama’ya drone saldırılarının terörü tırmandığını da söylemiş. Bu saldırılarda büyükannelerini kaybetmiş, kendileri de yaralanmış çocuklar ABD Kongresi’ne gidip ifade verip olayı anlattıklarında ise dörtyüzden fazla üyeden karşılarında sadece 5 (beş) tanesini bulmuşlar. Obama ise tam o sırada bu dronelara füze imal eden ve aynı zamanda dünyanın en büyük silah şirketlerinden olan Lockheed Martin’in CEO’su ile toplantıdaymış. Tabi basında bunları bulmak imkansız değil ama pek kolay da değil. Gordon Brown’ın durumundan çok daha büyük bir ikiyüzlülük var burada yine.

 

malala_wh_605

 

Politikacıların Malala’yı ya da daha doğrusu Malala’nın davasını ikiyüzlü bir şekilde sahiplenmelerinin en büyük sebebi ve motivasyonu ise verdikleri mesajlarda gizli belki de. Kendi yarattıkları ya da meydana çıkmasına sebep oldukları radikalizme karşı mücadele için Malala’nın davasını kullanıp, işgal ettikleri ülkelerdeki askeri, politik ve ekonomik varlıklarını hem politik olarak meşrulaştırmakla kalmayıp moral değerleri savunuyor olma iddiası ile de bir nevi günah çıkarma yoluna gidildiği konusunda yorumlar var.  En çok ses getireni ise Assed Baig’in yazdığı “Malala ve beyaz kurtarıcı kompleksi” makalesi galiba. Baig, yazısında Batı’nın kolonyel dönemlerden kalan bir dürtü ile kendisini etik olarak da yükümlü görüp, yine kendisine yerel barbarların elindeki kadını kurtarma görevi biçtiğini iddia ediyor. Bunu ise “Beyaz Adamın Yükü” (The White Men’s Burden) şiirine atıf ile örnekliyor. Bu yük kısaca, Beyaz Adam’ın (evet, o bir erkek) gittiği yerlerdeki “gelişmemiş”, zayıf ve etik olarak da kendisinden altta olan yerlilerin iyiliği için onlara yardım etme külfeti. Bu retoriği görmek için illa ki kolonyel döneme gitmeye de gerek yok aslında.