Spor yazarı Banu Yelkovan'la söyleşi.

KÜLTÜR

Kereviz Aşkına Spor

Banu Yelkovan, Avrupa’da yayımlanan bir spor dergisinde yazı işleri müdürü. Socrates’in Almanca edisyonunda. Daha önce futbol dergisi FourFourTwo’nun genel yayın yönetmenliğini yaptı. Radikal’de köşe yazıları yazdı. Yaklaşık 15 yıldır CNN Turk, NTV Spor gibi televizyon kanallarında spor programları yapıyor. Türkiye’de böyle kariyeri olan tek kadın. Bunlar nasıl oluyor? İşte bunu konuştuk.

 

Spor neden senin için bu kadar önemli?

 

Bence her şeyin sırrı çocuklukta saklı. Ben çocukken şimdiki kadar spor yapma imkanı yoktu. Bir bale vardı kız çocuklar için, o da bizim eve yakın bir yerde mümkün değildi. Bugünkü gibi “Çocukları alalım, oraya götürelim, buraya getirelim” gibi bir zihniyet de yoktu. Spor önemsenen bir şey değildi. Ben çok hızlı koşuyordum, çok yükseğe atlıyordum, sokakta hep kazanıyordum ama bu, bir yere bağlanmadı. Spora hasret büyüdüm. O zamandan ukde kaldı. Bir de babam spora çok meraklıydı. Televizyonda yükselme maçlarına kadar her şeyi izlerdi. Bu ikisinin etkisi herhalde.

 

Sporun nesi sana iyi geliyor?

 

2006’da, ben FourFourTwo’da çalışırken, Dünya Kupası vardı. Biz de işte dergide televizyondan maç izliyoruz. Birisi geldi, “Siz çalışmıyor musunuz?” dedi bize. Biz de “Tam aksine, çalışıyoruz işte, maç izliyoruz” dedik. Ben o hissi seviyorum herhalde. Bir de hikayeler ilgimi çekiyor. İlk maça gitmeye başladığım zamanlar ortam sosyolojik açıdan çok ilgimi çekmişti. Birbirine bu kadar benzemeyen insanların tek bir amaç uğrunda bu kadar bir araya gelmesi, bir kapıcıyla bir profesörün aynı saçma sapan tezahüratı söyleyebilmesi… “Bahçelerde kereviz, biz kereviz yemeyiz, biz adamı…” Bunu kim düşünüyor? Binlerce kişi bunu aynı coşkuyla nasıl söyleyebiliyor? Ben her zaman spor yapan adamın ya da kadının arkasındaki insanı da merak ediyorum. İyi sporcunun iyi insandan çıktığı gibi saçma bir inanışım var. İyi insan olmayan efsanevi bir sporcuya dönüşemez gibi geliyor. Sahadaki sporculardan ziyade kenardaki teknik adamlara dikkat ediyorum, maç kadar basın toplantısını da seviyorum. Çünkü basın toplantısına gidip hayran olduğun adamın vücut dilini görmek istiyorum. Göz teması kuruyor mu kurmuyor mu, hepimizin biraz önce izlediği şeyi o nasıl gördü, bunu hangi sözlerle aktaracak, öfkesine hakim olacak mı, coşkusunu nasıl ortaya koyacak? Bunları merak ediyorum. Maça gidip de basın toplantısına gitmediğim zamanlar sayılıdır. Futbolu mesela televizyondan izlemektense statta izlemeyi her zaman tercih ederim çünkü bu da oyunun bir parçası. Mesela çok yağmurlu ya da karlı havalarda deli tezahüratları çıkardı. “Laylaralaylay laylaralay…” Millet “Kafayı yedik” diye birbirinin üstüne atlardı. Bir yandan ısınmak için… Bir yandan da öyle saçma sapan bir havada bir araya gelmiş, aynı atmosferi paylaşan insanların coşkusundan…

 

Sporun, çocuğunun hayatının bir parçası olması için niye çabalıyorsun?

 

Yine birkaç boyut var. Bir; fiziksel gelişim açısından bazı şeyleri ancak 12 yaşına kadar yapabiliyorsun. Mesela esneklik, hız, kuvvet gibi konularda. Bir de veli olarak bu işlere girdiğim zaman antrenör yanlışlarını, anne-baba tavırlarındaki yanlışları görmeye başladım, bunlar da ilgimi çekti. O yüzden oğlumu herhangi bir antrenmana götürdüğümde hiç sıkılmıyorum çünkü insanları izleyip düşünmekten sıkılmaya vaktim kalmıyor. O kadar çok yanlış var ki. Herkes birşeylerden şikayet edip sonra onun küçük bir modelini kendisi oluşturuyor. Mesela kazanma kültüründen, herkesin “Ben… ben…” diye konuşmasından herkes şikayet ediyor, değil mi? E sporda herkes kendi çocuğunu kazanma üzerinden tanımlıyor. Çocuk maçı kaybediyor mesela, kendini yere atıp ağlamaya başlıyor, anne-babadan şunu duyuyorsun: “Bizimki de kaybetmeyi bilmiyor.” Bu aslında bir övgü. Gizli bir onaylama var orada. Hani kaybetmeyi bilmemek iyi bir şeymiş gibi. Aslında bu sporun ruhunda yok. (Novak) Djokovic maçı kaybedince kendini yere atıp ağlamaya başlamıyor. Duygularına hakim olmak, duyguyu maça yansıtmak önemli. Bunu da çocuğa ancak sporun kültürünü anlatarak verebilirsin.

 

Oğlunda sporun olumlu etkilerini görüyor musun?

 

O zaten tek kişilik bir deney ortamında büyüyor gibi. Ben karakter denilen bir şeyden ziyade alışkanlıklar denen bir şey olduğuna inanıyorum. 2012’de, 4,5 yaşındaydı daha, Olimpiyatlar’ı izliyoruz. Yüzme yarışından önce “İşte bak orada Phelps var, burada bu var, bu bunu mu geçecek acaba?” diye anlatabilirdim her şeyi ama “Yarıştan önce hepsinin kulağında kulaklık var, demek ki böyle konsantre oluyorlar… Bak, bu uzun boylu, bu kısa boylu, bu şişman, demek ki fizik yüzmede, basketboldaki kadar önemli değil…” diye kendi kendime konuşur gibi anlattım. Olimpiyatlar’ın sonunda “Hey, kano başlıyor!” falan diye sevinmeye başladı. Geçen gün grekoremen güreş izleyip Instagram’a “Sporu çok seviyorum” yazmış. Her şeyi seven, arkasındaki hikayeyi merak eden bir çocuğa dönüştü.

 

Sen spor yapıyor musun?

 

Ben spor yaptım. Çocukken annemler götürmedi ama kendim fırsat bulur bulmaz, 15-16 yaşlarında, spor okulunda basketbola başladım. Çok seviyordum, gece rüyalarımda görüyordum falan ama yaşıtlarım kulüplerde oynuyordu, benden basketbolcu çıkmadı. Ertesi sene, temel becerileri o kadar iyi biliyordum ve çocuklarla aram o kadar iyiydi ki çocukların antrenörü oldum. Şu aralar pilates, yürüyüş yapıyorum, tenis de oynamaya çalışıyorum. Ben sporu hep sabah en erken saate koyarım. 08:00’de gidiyorum mesela pilatese. 09:30’da spor yapmış, duşumu almış olarak hayata başlamak çok hoşuma gidiyor. Bazı sabahlar zor oluyor, dışarıda yağmur, kar oluyor ama her zaman dışarı çıktığına değiyor. Kendine karşı kazanılan bir şey gibi oluyor, o da hoşuma gidiyor.

 

Spor yapmak moda mı oldu, yoksa son zamanlarda gördüğümüz merak kalıcı mı dersin?

 

Bunu çok sorgulamak istemiyorum çünkü sonuçta artık daha çok insan spor yapıyor. Türkiye’de ‘spora gitmek’ diye bir laf var. Spora ‘gideriz’ biz. Bir gün yabancıların olduğu bir ortamda ‘spora gitmekten’ bahsediyoruz. “Ben spora gidemiyorum, spor çok pahalı, illa bir otelin salonuna gidip bir ton para veriyorsun…” falan diye. Yabancılardan biri “Gördüğüm kadarıyla hepinizin iki bacağı var ve gördüğüm kadarıyla hepinizin evinin önünden bir yol geçiyor, çıkın koşun, amma konuştunuz” dedi. Ki koşmak için iki bacağa bile ihtiyaç yok aslında. Bir sürü Paralimpik sporcu var. Ama çocukluktan gelmediği için hayatımızın parçası olamamış spor. Üstüne para vererek yaptığımız bir şey. Koşmak modaysa moda; insanlar koşsun. Bir başkası onları görsün o da koşsun.

 

Devlet okullarında spor eğitimi nasıl?

 

Bir yandan, İstanbul’da son derece fazla sayıda spor tesisi var, spora çok önem veriliyor, çocukların spor yapması isteniyor, bunun için kampanyalar var… Öte yandan, spor eğitimin önemli bir parçası değil. Beden eğitimi saatleri kısıtlanıyor, o kadar şart görülmüyor, boş geçen bir ders havası veriliyor… Bir tutarsızlık, kopukluk var. Spor okullarında 5 ile 9 yaş arasında çok fazla çocuk var, 12’den sonra giderek azalıyor.

 

Neden?

 

Doğru şeyi doğru yaşta yapmıyoruz. Çocuk spordan zevk alıp eğlenmek için spor yapması gerekirken kazanmak için yapıyor, kazanmak için spor yapması gereken yaşa gelince de çoktan bıkmış oluyor, ailesinin zoruyla yapar hale geliyor. 12 yaşında arkadaşları kafeye, sinemaya giderken antrenmana gitmek istemiyor. En büyük kopma 17 yaşta oluyor. Biz hiçbir şeyi kendimiz için yapan bir toplum değiliz. Hep dış onayla işliyoruz. Anne-babamız için iyi not alıyoruz, öğretmenden korktuğumuz için çalışıyoruz, müdürümüze bağlı olarak performansımız değişiyor… Spor da çocukların antrenörleri ya da anne-babaları için yaptıkları bir şey oluyor. İlk isyan çağı geldiğinde de “İsyaaan!” diye bağırıp bırakıyorlar gibi geliyor bana.

 

Senin için spora meraklı bir kız çocuğu olarak büyümek nasıl bir şeydi?

 

Aklıma o kadar çok şey aynı anda geliyor ki. Geçen gün futbol federasyonunun Kadınlar Günü nedeniyle düzenlediği bir panele katıldım. Kadın gazeteci, kadın hakem, kadın antrenör, kadın beslenme uzmanı, kadın sponsorluk yetkilisi, iki kadın futbolcu falan… Bu ve benzer sorular soruluyor. Bana söz hakkı gelince şöyle dedim: “Farkında mısınız, bize hep kadınlık üzerinden soru soruluyor, biz de hep aynı şeyi söylüyoruz: Kendimi kadın olarak tanımlamıyorum. Ortada bir iş var ve bunu yapan insanlar var. Ama illa bir kategoriye sokuluyoruz. Kadın olarak bunu yapmak zor mu, kolay mı?” Değil. Çünkü sen kendini öyle görmüyorsun ki. Çocukken, çocuk aklınla anlamıyorsun. Sen futbol oynuyorsun, diğer kızlar oynamıyor. Sen futbol oynayan bir kız olarak görülüyorsun erkek arkadaşların tarafından. “Bizden bu” falan gibi. Sıradan bir şeydi bu; maç yaparken bizi de seçiyorlardı. Onlar da bizle saklambaç, körebe oynuyordu. Futbol da saklambaç, körebe gibi bir oyundu.

Kardeşin Ebru Kılıçoğlu aynı zamanda meslektaşın. Bir aileden iki kadın spor gazetecisi nasıl çıktı?

 

Tek başına maça gitmek isteyen bir kızdan daha şanslıydık büyük olasılıkla çünkü iki kardeş olarak yaşadık her şeyi. Babam Beşiktaşlıydı, biz Ebru’yla Galatasaraylıydık. Beşiktaş-Galatasaray maçlarında Galatasaray kazanmışsa babam biz eve geldiğimizde mutlaka uyumuş olurdu. Beşiktaş kazanmışsa da evde asılmadık bir şey kalmamış olurdu, gece yarısı dinç bir baba bulurduk karşımızda. Annem ise ne destek ne köstek gibi bir kategoride. Benim bir yazımı bile okuduğunu zannetmiyorum. Sadece biz Ebru’yla ne zaman bir maça gidiyor olsak, hava nasıl olursa olsun, annem “Bu havada maça mı gidilir?” derdi. Ama Galatasaray 14 yıl aradan sonra şampiyon olduğunda bahçe kapısına sarı bir çorap ile kırmızı kurdele asmıştı. Bize destek oluyor… Aslında, Ebru ile ben çok farklıyız. Canlı yayında kavga etmişliğimiz falan var bizim. Spiker programı nasıl kapatacağını bilemedi. “Hadi, reklama gidiyoruz” falan diyor, biz “Gitmiyoruz, bunu çözeceğiz” diyoruz… Ben futbolcudan ya da teknik direktörden sürekli mükemmel olmasını bekleyemeyeceğimizi söylüyorum. Ebru da “Hayır, sırtındaki Galatasaray forması. O parayı alıyorsa eşek gibi çalışacak. Göğsünde o arma varken…” falan diyor. Yani, iki kadın da oyuna aynı bakmak zorunda değil. Bizim ikimizin de kalemi kuvvetliydi, ikimiz de önce çevirmen olarak gazetelerde çalışmaya başladık. Gazete mutfağında aklına gelebilecek her aşamada, dergilerde çalıştık. Maça gidiyoruz diye mesaiyi kısa kesen tiplerdendik. Bu özelliğimiz de biliniyordu. Sporu sevdiğimiz için spor gazeteciliği teklifleri geldi.

 

Senin için iyi spor yazısı nasıl bir şey?

 

Spor yazarı bir isim tamlaması. Yani, işin bir spor tarafı var, bir de yazar tarafı var. Ben yazar tarafının öne çıktığı yazıları daha çok seviyorum. Bunun için de bir kıstas var: Yerde bir gazete parçası buldum, bir yazıdan bir parça var, okuduğumda yazarın kim olduğunu anlayabiliyorsam üslubundan, kelime kullanımından, o benim için iyi bir yazıdır. Spor camiasında üslubundan tanıdığım insanlar var. Bir de zaten adı olan, spor tarafından gelip, spor ağırlıklı analizler yapanlar var. Onların hepsi aynı gibi geliyor bana. Zaten onlar telefonla yazdırdığı için… genellikle gazetelerin editörleri yazıyor o yazıları. Orada bir ayrılan, Feyyaz Uçar vardır. Onun kalemi gerçekten kuvvetli. Farklı birşeyler yazıyor. Onun dışında televizyonda söylediklerinden farklı bir şey yazan pek az insan var. Ben kendi üslubunu yaratmış, benim de gördüğüm şeyi bana bambaşka bir açıdan anlatabilen, düşündüğümün ötesinde pencereler açabilen yazıları seviyorum.

 

Böyle birkaç örnek var mı aklında?

 

Socrates ekibini saymak abes olacağı için bütün Socrates ekibi diyeyim. Onun dışında mesela Tanıl Bora’nın yazısını tanırım. Mehmet Demirkol, teknik konularda yazmasına rağmen her zaman farklı bir bakış açısı geliştirir ve analitik bir tiptir, hepimizin elinde olan verilerden başka bir sonuca ulaşır. Uğur Meleke’nin hikaye yazılarını severim, iyi bir kalemi var bence. Bağış’ın (Erten) kullandığı bir kelimeden onun yazısı olduğunu anlayabilirim.

 

Kadın yazarlardan?

 

Kardeşim diye söylemiyorum, Ebru’nun kalemi gerçekten çok iyidir. Benim bu işe girdiğim günden bu yana kadın spor yazarlarının sayısı çok artmış gibi görünse de aslında hiç artmadı. Ekranda daha çok kadın var ama onlar moderatör gibi, yorum yapan yok. Hatta yorum yapacak olsalar “Yoruma girme” diye uyarıyorlardır eminim onları. Ama futbolda kadınlara uygulanan ‘ayrımcılık’ allahtan basketbolda ve voleybolda uygulanamıyor. Çünkü “Kadın futboldan anlamaz” lafını, başka spora uygulayınca çok anlamsızlaşıyor. “Kadın tenisten anlamaz” gibi bir cümle çok absürt oluyor. “Kadın volayboldan anlamaz” de, kafana smaçla basar kadın voleybolcular büyük olasılıkla. Ama yazar olarak üslubuyla öne çıkmış kim var, desen… maalesef kadın isimler sayamıyorum. Mesela, Feryal Pere çok güzel yazıyordu, bıraktı. Ben bir takımı (Fenerbahçe) bu kadar ‘saf’ seven bir insan çok az gördüm. Hiç de objektif olmaya, tarafsız olmaya çalışmadı. O güzel bir dersti. Erkeklerin aksine, tuttuğu takımı bize gizli gizli, satır aralarından satmadı; böyle bağrı açık, alnı ak çıktı, söyledi.

 

Peki sence kadınların bu alanda daha etkin olması için bir şey yapmalı mı yoksa ‘bu da böyle’ mi?

 

Dünyada da durum çok farklı değil. İtalya’daki futbol programında da stüdyoya mini etekli dansçılar geliyor, kadın (Jose) Mourinho’ya masaj yapıyor. Kadınlar sporla eskisinden daha fazla ilgileniyor ama onların ilgileri de iki türlü oluyor. Bir; çoğu kadın erkeklere “Ben de sizdenim” mesajı vermeye çalışıyor. Çok gereksiz buluyorum ben onu. Maça gidiyor, ben de küfrederim, ben de bilmem ne yaparım. Kendini, onlara benzeyerek kabul ettirmeye çalışıyor. İkincisi; maça gidenler arasında da ekrana çıkanlar arasında da gördüğümüz, aşırı ‘kadınlaşanlar’. Pür makyaj, topuklularla falan maça gelenler, ekrana çıkanlar. Kendi yolunu tutturarak bu işi yapmak çok zor. Öyle bir yol yok gibi. Kızların bu yolu kendileri yaratması gerekiyor. Erkekler için böyle bir şey yok. Mesela spiker arayan kimse “Bizde yedi tane erkek spiker var, kusura bakma” demiyor. Senin sesine, maç anlatımına bakılıyor. Ama kadınsan “Bizim kanalda kadın yorumcu var” falan denebiliyor. Ben şahsen bir zorluk yaşamadım ama kadın olmamı öne çıkarmadım. “Ben bir kadın olarak maça gidemem,” “Ben bir kadın olarak deplasmana gidemem” demedim. Bu bana avantaj mı oldu, dezavantaj mı oldu, bilmiyorum. Belki erkek olsaydım bu camiada adım bilinmezdi. Belki de futboldan gelmediği halde sözü dinlenen, üst düzey bir yorumcu olarak kendini kabul ettiren Mehmet Demirkol gibi olabilirdim. Orası muğlak.

 

Sen bu işe girmeye çalışan genç kadınlarla karşılaşıyor musun?

 

Herkes medyada çalışmak istiyor. Ben onlara şunu soruyorum: “Medyada yer almak sizin için ne anlama geliyor?” Medyada birbirinden çok farklı işler var. İstediğiniz, ekrana çıkıp spor yorumu yapmaksa böyle bir iş yok. Ben diyorum ki: “Köşe yazarı mı olmak istiyorsun? O zaman yazacaksın. Kendi kendine. Yazmak için işe girmeyi beklemeyeceksin. Öyle bir dünya yok. Önce yazacaksın, sonra yazdıkların seni bir yere getirecek.” Benim zamanımda bir dergide yazabilmek için o derginin kadrosunda olman gerekiyordu. Bugün öyle bir şey yok. İstersen blog aç, istersen Twitter’da, Instagram’da kendine bir kitle yarat, istersen video çek, koy. İnsanlar telefonla film çekiyor. Git amatör maçlardan canlı yayın yap. Seni kim engelliyor? Antalya’dan, tez yazan bir kız gelmişti. Ona Antalyaspor’da (Samuel) Eto’o var, demiştim. Her gün antrenmana gidip Eto’o antrenmanda şunu yaptı, bunu yaptı diye blog açsan, kimsede olmayan bir içerik yaratmış olursun. Yarın, öbür gün Eto’o uzmanı olursun. Mesela Türkiye’de bisiklet yayıncılığı diye bir alan yoktu, artık var. Uzmanı da var. Bisiklet yayını yapacağın zaman kimi çağıracağını biliyorsun. Eurosport’ta Caner (Eler), İnan (Özdemir), Berkem (Ceylan), Sarper Günsal, Aydan Çelik bu alanı yarattılar. Bugün futbol maçı anlatır gibi bisiklet yarışı anlatamazsın çünkü bu işin çıtası yukarı koyuldu.

 

Rol modeli olarak gördüğün kadın sporcular var mı?

 

Mesela, teniste Çağla Büyükakçay’ın, voleybolda Neslihan’ın (Demir) böyle bir etkisi var. Neslihan her türlü kriteri karşılıyor. Güzellikse güzel, alımsa alımlı, başarıysa başarılı, kariyerse kariyer… Üstelik bir sürü klişeyi yıktı. Çocuk doğurdu, spora geri döndü, daha da başarılı oldu. Sporu çocuk doğuruncaya kadar yapanlardan da değil… Spor markalarının yatırımlarının bu sayıyı artıracağını düşünüyorum. İpek Soylu bence Çağla’dan da ileriye gidebilecek. Yeteri kadar rol modeli yok ama artıyor; mutluyum yani.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ECİNNİLİK

YNereden Baksan Ayça Şen
Nereden Baksan Ayça Şen

Bir de ben çok erotiğim. O çok önemli. Ben erotik olmasaydım bütün bunlar belki de hiç olmayacaktı.

SANAT

YEn Azından Kendi Dilediğimiz Şekilde Patetik Olalım
En Azından Kendi Dilediğimiz Şekilde Patetik Olalım

Kalben "Saçlar" diye bir şarkı söylüyor. Sesinde çok etkileyici bir şey var. Ağzını kocaman açıp sesinin tın tın tınlamasına izin verdiğinde ortaya çıkıyor en çok. İkimize uyan yakın bir tarih bulup yüz yüze görüşemedik. Facebook’ta yazıştık.

KÜLTÜR

YOperadaki transtan takat dersleri
Operadaki transtan takat dersleri

Hepimiz güçlü insanlarız, bir şekilde güçlüden ziyade savaşçı insanlarız. Çok küçük yaştan beri dışlanan, öteki sayılan bir grubuz. O yüzden de daha saldırganız.

KÜLTÜR

Y“Herkesin cevapları kendi içinde saklı. Herkesin engeli de kendisi.”
“Herkesin cevapları kendi içinde saklı. Herkesin engeli de kendisi.”

"Hayatı nasıl yorumladığımız bize bağlı bir şey. Yorumladığımız şeklinden hoşlanmıyorsak bunu değiştirmemiz gerek. Ya hayatımızı ya da yorumumuzu, hiç fark etmez. Sonuçta algıladığımız gerçekliği yaşadığımız için, bir yerde bir değişiklik yapmak gerekir."

  • Biray Anil Birer

    çok güzel bir röportaj olmuş; cevaplar da ayrı muhteşem. teşekkürler.

Bir de bunlar var

Kadınlar İçin Abartmadan Hasta Olma Rehberi: Endometriyozis
Gözle Görülemeyecek Kusurlarınız için Çözümler
Kadınca 1985, Nazan Şoray

Send this to friend