"Kadınlar için cam tavan yoktur, önüne geçmeleri gereken kalın bir erkek tabakası vardır"

MEYDAN

Kadın-Erkek Eşitliği Allah’ın Nasip Etmesine Kalmış, Haberimiz Yok

Bildiğiniz gibi her sene 8 Mart Kadınlar günü hükümet, partiler, yerel yönetimler, üniversiteler, çeşitli dernekler yani hemen hemen herkes tarafından coşkuyla kutlanıyor. Kutlamanın mahiyeti kutlayanın meşrebine göre değişiyor. Ben de geçen hafta başında yaşadığım ilin üniversitesinde 8 Mart Kadınlar Günü sebebiyle düzenlenen kadının ekonomideki yeri ile ilgili bir panele katıldım. Salonun girişinde güler yüzlü bir kadın öğrenci hemcinsi katılımcılara kırmızı karanfiller hediye ediyordu. Bu karanfil meselesi tanıdıktı, hafızamı yokladım. Bir kaç yıl önce İstanbul’da 8 Mart sabahı işe giderken belediye otobüsünün koltuklarına biz kadınlara sürpriz olarak bırakılmış karanfilleri hatırladım. İyi de bu bir belediye etkinliği değil, üniversite paneliydi. “Kadın kadındır, çiçek bitkidir” diye içimden geçirdim ama fazla da önemsemedim, çiçeğim elimde salonda yerimi aldım.

 

Panelde iki kadın profesör konuşmacıydı, ancak sıra bir türlü konuşmacılara gelemedi. Öncelikle salonda bulunan ikisi hariç hepsi erkek olan merkezi ve yerel yönetim erkanının ad ve ünvanları teker teker okundu ve onlara teşekkürler sunuldu. Panel süresince de bu kişilerin ünvanları her hitapta baştan sona tekrar edildi ve her biri diğerine mutlaka referans vererek abartılı ve yersiz övgülerde bulundular. Öyle ki hiç birimiz salonda bir çok devletlünün bulunduğunu unutmamalıydık, bunlar yüce şahsiyetlerdi, sanki o ünvanlarla doğmuşlardı. Sırası gelmişken varlığımızı borçlu olduklarımızı da anmalıydık. Şehitlerimiz için saygı duruşu ve İstiklal Marşı ile program devam etti. Herhalde bunlar olmadan kadınların ekonomik durumu konuşulamıyordu, seremoniye hepimiz sabırla ayak uydurduk. Belki de sabırsızlanan bir ben vardım, bilmiyorum.

 

Asıl konuya gelmek istiyorum ama ne yazık ki sizi biraz burada oyalayacağım. Ben o koltukta nasıl buhran geçirdiysem, siz de okurken bunalın, tam olarak havaya girin istiyorum. Çünkü programın devamında konuşmacıların sunumlarına geçmek yerine davetli olup da katılamayan milletvekillerinin telgrafları okundu. Buranın ufak bir Anadolu şehri olmasını, bu tür hiyerarşilerin geçmişten beri önemli olmasını bir yana koyuyorum. Asıl mesele üniversite, yerel yönetim, milletvekilleri, oda yöneticilerinin yek vücutmuş gibi davranması, gerçekte öyle olmasa bile bu tiyatroya herkesin mecburen de olsa katılması. Üzerime iyice ağırlık çöküyor, bir anda farkediyorum ki burada AKP‘li olmayanlar da AKP‘li gibi davranıyor ve hatta AKP’den başka bir siyasi irade ve ondan öncesinde bir geçmiş yokmuş gibi bir hava esiyor. Öyle ki, ne katılımcılar ne de telgraf çekenler arasında bu ilden seçilen CHPli milletvekili yok, ya davetli değil, davetliyse telgraf çekmemiş, çektiyse de telgrafı okunmuyor. Bu ortamda belki ilgi göstermemiştir demek naiflik olur, yüzde 20’den fazla oranında oy alarak seçilmiş bir vekile yok muamelesi yapılıyor. Zaten AKP’den öncesi de yok, kimse kız çocuklarının okuması için 2002’den önce kampanya yapmamış gibi Haydi Kızlar Okula kampanyası tek başına Emine Erdoğan’ın projesiymiş gibi lanse ediliyor. Ama en kötüsü zat-ı muhteremin de fotoğrafının bulunduğu slaytın etkinliğin bitimine kadar ekranda kalması.

 

En sonunda konuşmacılardan ilki, önceden bir taşra üniversitesinde rektör olarak çalışmış bir kadın profesör kürsüye çıktı. Kadınların liderlik pozisyonlarında yer almadıklarının altını çiziyor, özgüvenli ve azimli olmayı öğütlüyordu. Sonra kendi hayat hikayesini anlatmaya koyuldu. Türkiye’deki en iyi okullarda okumuş, Amerika’da doktora yapmış. Amerika’nın en önemli üniversitesilerinden birinden gelen iş teklifini reddedip bir taşra şehrine yerleşmesini Allah‘ın nasip ettiği aileyi kurmak olarak tarif etti. En zor zamanlarında inancına sığınarak güç bulduğunu eklemeden geçmedi. Neyse ki, konuşmanın devamında “Kadınlar için cam tavan yoktur, önüne geçmeleri gereken kalın bir erkek tabakası vardır” dedi. Bunu dedi ama kendi dediğinden korkarmış gibi hemen ardından kadınların eşitliğinin aynı Mevlana’nın dediği gibi kadın ile erkeğin biraradalığı ile mümkün olacağını söyleyerek durumu dengeledi. Kendisine sormak isterdim hala idari görev yaptığı taşra üniversitesinde öğretim üyeleri akademisyen bildirisini imzaladıkları için linç edilirken neredeydi diye, belki bu kalın erkek tabakasının kalın olmaktan başka özelliklerini sorardım, soramadım tabi ki. Daha sonra gördüğümde etrafındakilerle konuştuklarından bazı söz öbekleri seçebiliyordum uzaktan: “kadim medeniyetler, kadın dokunuşu, inanç turizmi…”

 

Sıra ikinci konuşmacıya geldi. Gene önemli bir idari pozisyonda çalışan bir kadın profesördü. Tüm yükselen ekonomik göstergelere (bu laf hâlâ geçerli mi?!) rağmen AB istatistiklerinde eğitim, sağlık, siyasal katılım ve kadının istihdama katılımında çok geride kaldığımız için asıl değişmesi gerekenin zihniyet olduğunu söyledi, eleştirmek için değil durum tespiti için diye ekleyerek bu ufak eleştirisi için hepimizden özür diledi tabii başka türlüsü mümkün mü… Tüm uluslararası sözleşmelerde, platformlarda yer alıyormuşuz, burada sorun yokmuş ama gündelik hayata sirayet etmiyormuş. Hıh, dedim güzel bir noktaya geliyoruz sanki. Derken salonda bulunan öğrencilerden el kaldırmalarını istedi ve nasihatte bulundu: “Erkekler, karılarınızı çalıştıracaksınız; kızlar, çocuk doğacağım, yok hamile kaldım demeyeceksiniz, çamaşırı da yıkayacaksınız, pantolonu da ütüleyeceksiniz, yemeği de yapacaksınız, gene de çalışacaksınız”. Bu sırada salonda büyük alkış koptu da homurdanmamı pek kimse duymadı. Sonra kadın profesör “Toplumumuzun yapısı dışına çıkamayız, bu yapı içinde bir şeyler yapacağız” diye devam etti. Her iki konuşmacı da kadınların ekonomiye katılımı için girişimci olmayı, krediyi, hibeyi, hayal kurmayı, özgüvenli olmayı öğütledi, hiçbir iktisadi temeli olmaksızın. Halbuki halihazırda sermayesi olmayana bu yollar kapalı. Ama belki krediydi, hibeydi boğulurken inançlarına sığınırlarsa işe yarar, ne diyeyim.

 

Panelin sonuna ve de asıl konuya ancak şimdi yaklaşıyoruz. Bundan sonra soru-cevap kısmı başladı. Tabii ki gerçek bir soru, yani konuşulanları sorgulayan bir kêlam edecek insan evlâdı, ben dahil, çıkmadı. Bir erkek zât soru sormak için kürsüye geldi ve aynen şöyle dedi: “Cam tavan yok, kalın bir erkek tabakası var dediğinizde korkmuştum ama kadınlar çamaşırı bulaşığı, yemeği de yapacak ama çalışacak dediğinizde rahatladım”. Buna güldü tüm salon. Adam haklıydı, köküne kadar haklıydı. Zaten korkması gerekti, korksundu, çünkü kadın sınıfının bu “görevleri” yerine getirmemesi hem iktisadi, hem toplumsal olarak erkek sınıfı için tehditti. Öyle de olmalı.

 

Sevgili kadınlar, bunları neden anlattım. Çünkü bazı kadınlar profesör de olsa rektör de, erkekler arasındaki statüsünü korumak için erkek sınıfının iktidarına hizmet edebiliyor; çünkü eşitliği savunmak için dini referanslı bahaneler uydurmamız ve her eleştirimizde erkeklerden/devletten özürler dilememiz gerekmiyor, tam tersi bunları alt edebilirsek özgürleşebiliriz; çünkü içinde devletin pompaladığı inançtan başka hiçbir dayanağı olmayan girişimcilikle ekonomiye katılım bizi daha da piyasanın ve kocaların kölesi olmaya itiyor. Halbuki onca araştırma sonunda varılan en önemli sonuçlar, kadının çalışması için devletin işveren prim teşviklerinin en uzun vadeli ve kalıcı şekilde işe yaradığını ve devletin çocuk bakımında inisiyatif almasının, ücretsiz bakımın sağlanmasının, bu işin yasa ile kadın ve erkeğe verilecek doğum izinlerinde eşit bölüştürülmesinin gerektiğini gösteriyor. Malumunuz erkekler kendi kendilerine sorumluluk üstlenmiyorlar, üstlenmeyecekler. Oysa önerilen ve tartışılan kadınlara verilen “We can do it!” (Herşeyi yapabiliriz!) gazı ama bunu destekleyecek ne zihniyet değişimi ne yasal düzenleme mevcut! Üstüne üstlük kendinden olmayanı kendine benzeten, benzemeyeni yok sayan bir kasvetin içinde, iki cümlesinden birine mutlaka “inanç, kutsal annelik, toplumsal yapımız, bizim değerlerimiz” gibi lafları yerleştiren/yerleştirmek zorunda hisseden profesör kadınlar, başka kadınların özgüvenini konuşuyorlardı. Oysa son bir saattir benimle birlikte öğütlere maruz kalan, yanımda ve önümde oturan ama konuşmacılar kadar yüksek statülü ve iyi giyimli olmayan başka kadınlar da benim homurdanmama eşlik etmişler, hatta bu başka kadınlardan biri benim fikrini sormam üzerine “Dik başlılık etmek istemeyiz ama hep ezilen biz oluyoruz, bunu neden söylemiyorlar” demişti. Salondan yan yana çıktık.

 

Evet, özgüvene ihtiyacımız var, lider olmaya da ama sırf iş kurmak veya işte yükselmek için değil, asıl dik başlılık etmek için. Dik başlılık etmenin tam sırası olduğu için. İki saat süren ve üniversitenin 8 Mart Kadınlar Günü paneli kisvesi altında gerçekleştirdiği parti-devlet etkinliği tam bir anti-feminist şovdu. Buna rağmen bana düşmanlarımızı, karşımızdaki engelleri tekrar gösterdi ve en önemlisi soru kısmında yerel yönetimden zâtın çıkışmasındaki korku bana gücümüzü hatırlattı. Allah’ın nasip etmesi diye bir şey yok, koşullarımız ve seçimlerimiz var; “Elimizden gelen herşeyi yaptık, komisyonlar kurduk“ diye bir şey yok, “Kadın erkek eşitliği yoktur, adaleti vardır” diyen devlet politikası var; tüm baskılara ve yıldırmalara karşı ve hepsinden öte biz dikbaşlılık ettikçe daha da büyüyecek olan onca yıllık mücadelemiz var.

 

Anadolu’nun her yerinde bu koşullar altında kendi sözünü bulmaya ve söylemeye direnen tüm kadınlara selam olsun.

 

 

Ana görsel: Alice Neel, Wellesley Girls.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bir de bunlar var

Kadınlar Bu Akşam Sokaklarda
Cinsiyetçi Yumurtalar
Leyla Ferman: Türkiye’deki Ezidiler Büyük Korku İçinde

Send this to friend