Kadına yönelik şiddetin önüne geçebilmek için verilen küresel mücadele ile insan eşitliği için verilen mücadele birbirinden ayrı düşünülemez.

MEYDAN

Judith Butler: Kadın Cinayetleri Suç Sayılmazken

Filozof ve yazar George Yancy’nin The New York Times’da yayınlanan 10 Temmuz 2019 tarihli “Judith Butler: When Killing Women Isn’t a Crime” başlıklı röportajının çevirisidir.

 

 

#MeToo hareketinin patladığı sıralarda, “Ben Cinsiyetçiyim” başlıklı yazımı yazdıktan kısa bir süre sonra filozof Judith Butler’a ulaştım. Makalemi sözünü sakınmadan eleştirmesini umuyordum. Ama beklediğimden çok daha fazlasını aldım. Butler’la yaptığımız samimi ve derin sohbet röportaja dönüştü ve kadına yönelik şiddetin her türünün küresel birer trajedi olduğunu bize hatırlattı.

 

Judith Butler uzun yıllar felsefe, feminizm ve aktivizm alanında yaptığı çalışmalarla adını dünyaya duyurmuş bir isim. Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley’de karşılaştırmalı edebiyat ve eleştirel teori profesörü olan Butler, aralarında Notes Toward a Performative Theory of Assembly (İttifakların Performatif Teorisi Üzerine Notlar) ve raflarda yerini almayı bekleyen The Force of Non-Violence (Şiddetsizliğin Gücü) isimli kitabın da bulunduğu birçok eserin de sahibi. Röporyajı e-posta aracılığıyla gerçekleştirdik.

 

George Yancy: Çokuluslu aktivist hareket Ni Una Menos’tan haberiniz olduğunu biliyorum. Çok sayıda Latin Amerika ülkesinde ses getiren bu hareket şiddetin birçok türüne karşı mücadele veriyor. Özellikle de kadın kırımıyla, kadınların ve kız çocuklarının sırf cinsiyetleri yüzünden öldürülmesiyle mücadele ediyorlar. (Örneğin: Arjantin’de her 30 saatte 1 kadın cinayete kurban gidiyor.) ABD’de ise #MeToo hareketi var. Bu tip farklı ancak birbirleriyle benzerlik gösteren oluşumlar için ne diyorsunuz?

Judith Butler: Günümüzde çok çeşitli feminizm akımlarının olduğunun altını çizmek gerek, bu tarih boyunca böyleydi. Bu akımlar, odaklandıkları noktalar ve faaliyet gösterme şekilleri itibariyle birbirleriyle farklılık gösteriyorlar. Ni Una Menos kadınlara, trans bireylere ve yerli halka yönelik şiddete karşı milyonlarca kadını Latin Amerika sokaklarına döken bir hareket. “Bir can daha eksilmeyeceğiz” sloganı şiddete tek bir kadının daha kurban gitmeyeceğini anlatıyor.

 

Bu sloganın birlik olmuş insanların bir çağrısı olması da önemli: “Kadın sınıfından, kendilerine yönelik şiddete direnen ve gün geçtikçe büyüyen bu birlikten, bir kişi daha kaybetmeyeceğiz.” Hem de: “Kadınlar olarak tek bir can daha eksilmeyeceğiz,” diyorlar. Ni Una Menos sadece kimliklerle ilgili bir hareket değil. Bu hareket işçi olarak çalışan, sendikalara ve kiliselere bağlı olan, üniversitelerle ilişkileri olan ya da olmayan kadınlardan ve trans bireylerden destek gören, güçlü olan ve güçlenmeye de devam eden bir ittifak.

 

 


Haziran ayında Arjantin’de toplumsal cinsiyet temelli şiddete karşı düzenlenen protesto yürüyüşünden bir kare. Emiliano Lasalvia/Agence France-Presse — Getty Images

 

 

Kadın cinayetlerine karşı birlik olarak korkusuzca mücadele etmek çok önemli ve bu şiddet aynı zamanda translara, özellikle trans kadınlara ve “travesti”lere (kendini illa trans olarak tanımlamayanlara) karşı da uygulanıyor. O yüzden bazen, “feminicidio” olarak adlandırılıyor; yani feminenleştirilmiş ya da feminen kabul edilen herkese yönelik şiddete karşı bir hareket. Bu göz ardı edilmemesi gereken bir nokta çünkü cinayetler yalnızca algılanan toplumsal cinsiyete istinaden işlenmiyor. Kadına şiddet, kurbanın feminenliğini kabul ettirmenin bir yolu. Şiddetin amacı, kadın sınıfını öldürülebilir ve kolaylıkla yok edilebilir kılmak. Şiddet kadınların hayatını erkeklik hakkı olarak, erkeklerin imtiyazına kalmış bir şey olarak tanımlamaya bir teşebbüstür.

 

Ni Una Menos hem özgürlük hem de eşitlik mücadelesidir. Kürtaj hakkı için, eşit ücret alma hakkı için mücadele ederken özellikle kadınların, yerlilerin ve fakirlerin gün geçtikçe güvencesiz kalmalarına sebep olan neoliberal ekonomi politikalarına karşı da savaşır. Kürtaj hakkı, her kadının kendi bedeninde özgür olabilme hakkından doğar. Aynı zamanda kadınların devlet müdahalesi olmadan, şiddet, intikam ve hapse atılma korkusu olmadan arzularını özgürce yaşamak istemelerinin getirdiği bir haktır.

 

Ni Una Menos, odağında bireysel özgürlük ve bireysel hakların olduğu daha bireyselci feminizm anlayışından ayrılır. Bu, bireylerin geçmişlerinin ve hikayelerinin değersiz olduğu anlamına gelmez. Her bireyin geçmişi ve hikayesi değerlidir ancak kapitalizm eleştirisinde bulunmayan feminizm akımları bireyselciliği yeniden üretmekten kaçınamaz. Birbirleriyle benzer durumda olduğunu fark eden insanlar aralarında bir bağ kurarak birlik olurlar. Kendi başlarına gelen şiddet, borç, ataerkil otoriteye maruz kalmak gibi olayların başkalarının da başına geldiğinin farkına varırlar. Her olay farklı şekilde yaşansa bile herkes benzer şeyler yaşar. Benzer yaşanmışlıklar da dayanışmanın temelini oluşturur.

 

ABD’de #MeToo hareketi, her türlü iş ortamında karşılaştığımız cinsel taciz ve saldırıların ısrarcı karakterini güçlü bir şekilde gözler önüne serdi. Kadınlar taciz, intikam ve işlerini kaybetme gibi durumlarla çok uzun zamandır boğuşuyor. İşverenlerine olan güvenlerini kaybediyorlar. Biz bu olanlara gözümüzü kapatamayız. Ancak #MeToo’daki “ben” birlik olmanın getirdiği “biz” kavramıyla aynı değil. Birlik olmak da kişilerin hikayelerinin bir araya gelmesi demek değil. Dayanışma için, birlik olarak hareket edebilmek için bireyselci bakış açısını bir kenara bırakmak gerekiyor. ABD’de ise siyasal liberalizmin devamlılığını sağlamak uğruna güçlü ve dayanıklı birlik bağları feda ediliyor. Ni Una Menos, Arjantin’de dikta yönetiminin sona ermesiyle başlayan “Nunca Mas!” (Bir Daha Asla!) döneminin getirdiği etik ve siyasi sorumluluğu bazı yönlerden sırtlanmış durumda. Binlerce solcu öğrenci ve aktivistin öldürülmesi ve hayatlarının mahvedilmesi insanların devlet sansürüne, baskısına ve şiddetine karşı çıkmasına sebep oldu. Kadınların öldürülmesi de aynı şekilde korkunç bir durum. Polis ve mahkemeler kadın cinayetlerini suç olarak kabul etmeyerek, hükümet ise ölüm korkusu olmadan özgürce yaşamak isteyen kadınlara eşit haklar tanımayı reddederek kadın cinayetlerine yardım ve yataklık etmektedir.

 

Yancy: Bu iki hareket de kadınları ötekileştirmeye ve baskılamaya çalışan siyasi ve ekonomik yapılar sonucunda ortaya çıktı. Bu siyasi ve ekonomik yapılar da maçoluğun getirdiği kaçınılmaz sonuçlar. Bir tür zehirli erkeklik kimliği olan maçoluk, erkeğin kadın bedeni üzerinde, kadınların yaşam hakkı üzerinde hak iddia etmesi anlamına geliyor. Maçoluk performatif boyutta başka hangi şekillerde kendini gösteriyor?

Butler: Artık neyin performatif sayıldığından emin değilim ancak bana göre erkeklerin kadınların hayatını istedikleri gibi yok etmekte özgür hissetmelerinin nedenlerinden biri aralarında gizli (ya da gizlenmeye gerek duyulmayan) bir kardeşlik bağı olması. Birbirlerinin yaptıklarını görmezden geliyorlar. Birbirlerine izin veriyorlar, yaptıkları yanlarına kar kalıyor. Birçok yerde cinayet de dahil olmak üzere kadına şiddet suç olarak görülmüyor. “Hayat böyle” ya da “fazla sevdiğinden yapmış” deniyor. Bu tarz ifadeler kadına karşı şiddeti normalleştiren, şiddeti hayatın doğal ya da normal bir parçasıymış gibi gösteren yerleşmiş söylemler. Feminist erkekler bu kardeşlik dayanışmasını bozduğunda bazı topluluklardan dışlanma riskini göze alıyorlar. Aslında tam da böyle bir tepkiye ihtiyaç var.

 

Ben Barselona’dayken iyi niyetli bir adam şiddet karşıtı feminist oluşumlara katılmaya hakkı olmadığını söylemişti. Ben onun bu fikrine katılmıyorum. Ya da bir yönden katılıyorum diyebilirim. Bu oluşumlara katılmak hak değil, bir sorumluluk. Ancak kadın ve trans şiddetine karşı yapılan bu önemli savaşa katılan erkekler kadınların liderliğinde bu savaşı sürdürmeli. Şiddete göz yuman, şiddeti çarpıtan ve suçsuzlaştıran bu ölümcül kardeşlik anlaşmasının karşısında beraberce dimdik durmak isteyen erkekler, bunu en başta diğer erkeklerle yüzleşerek ve şiddeti reddeden, radikal eşitliği savunan birlikler kurarak yapmalılar. Neticesinde kadınların hayatları ve her türlü azınlıktan bireylerin hayatları ellerinden alındığı zaman bu, o hayatların herkesle eşit değer görmediği anlamına geliyor. Şiddete karşı mücadele ve eşitlik mücadelesi birbirinden ayrı düşünülemez.

 

Yancy: Şiddetsizlik üzerine yazdığınız kitabınız kadınların savunmasızlığı konusundaki sorulara nasıl cevaplar veriyor?

Butler: Yeni kitabım, The Force of Non-Violence / Şiddetsizliğin Gücü‘nün konusu kadınlar, ama öyle ya da böyle yası tutulmayan her hayatın kitabımda yeri var. Ben “ilişkiselliğe” feminist bakış açısıyla yaklaşıyorum. Bu sayede insan hayatlarının birbirlerine bağlı olduğunu göstermekle kalmayıp hayatlarımızı sürdürebilmek için birbirimize karşı sahip olduğumuz etik sorumluluklarımızın bu bağlılıktan geldiğini gösteriyorum. Şiddetin yasaklanması her insan hayatının eşit değeri olmasına dayalı olan bağı pekiştirmenin ve onurlandırmanın bir yoludur. Ancak şiddetin yasaklanması soyut ya da yapısal bir ilke değildir. Yaşamak için birbirimize ihtiyacımız var. Bu durum aile ve akrabalık bağlarında olduğu kadar uluslararası ve küresel bağlar için de geçerlidir. Bireyselciliğin eleştirisi hem feminist hem de Marksist düşüncenin önemli bir parçasıdır. İnsan ve insan olmayan varlıklara, hayatın bütün sistemlerine ve ağlarına bağlı canlılar olarak kendimizi anlamaya çalışırken, günümüzde bireyselciliğin eleştirisi daha da elzem hale geliyor. Yok olma tehdidi devlet şiddeti, kadın kırımı, göçmenlerin terk edilmesi, küresel ısınma olarak kendini gösterebilir. Özellikle saldırganlıkların bu kadar arttığı bir zamanda şiddete neden karşı gelmemiz gerektiğini anlamak için hayat bağlarını yeniden düşünmemiz gerek.

 

Yancy: Şiddetsizlik tartışmanız hangi yönlerden kültürümüzde yaygın olan şiddete, özellikle erkek şiddetine değiniyor?

Butler: Güzel bir soru. Benim için erkeklik şiddet demek değil. Şiddetin erkeklerin fıtratında olduğunu ya da erkeklik tanımının ayrılmaz bir parçası olduğunu düşünmüyorum. Ancak eril tahakküm ya da ataerkillik yapılarından söz edebiliriz. Söz konusu eril tahakküm ve ataerkillik olduğunda da yıkılması gereken toplumsal yapılar ve bu yapıların tarihleridir. Şiddeti destekleyen, suçsuzlaştıran ve şiddete göz yuman toplumsal yapılarda bireysel şiddet eylemlerini anlayabilmek zordur. Toplumsal yapılar içinde hayatını sürdüren sosyal varlıklar olduğumuz için kendimizi değiştirmek mümkün. Bu yüzden erkeklerin “toplumsal yapıları” bahane edebileceğine inanmıyorum. Örneğin, “toplumsal eril tahakküm yapısı bu şiddet eylemini gerçekleştirmeme sebep oldu.”

 

Aynı zamanda bu toplumsal yapılar içinde hayatımızı nasıl sürdürdüğümüzü, bu yapıları nasıl yeniden ürettiğimizi ya da bu yapılara nasıl karşı koyduğumuzu sorgulamak da bizim sorumluluğumuzda. Bu yüzden bireysel anlamda değişim mümkün olsa da iyileştirici adalet modellerine göre bireyler, toplum ve ilişkiler bağlamında değişir. Böylece yeni ilişki yapıları kurulurken eskileri yıkılmış olur. Etik değerler kişisel yenilenme çabalarından daha fazlasını gerektirir. Çünkü insan hayatı başka hayatların eşliğinde yenilenir. Hayatımızı sürdürmemizi sağlayan bu ilişkilerdir, o nedenle de hepimizin dikkatine ve bağlılığına layıktır.

 

 

Ana görsel: Judith Butler Berkeley, Kaliforniya’daki evinde. Fotoğraf: The New York Times adına, Brian L. Frank

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZI

YFeminizm ve İlga: 21. Yüzyılda Teoriler ve Uygulamalar
Feminizm ve İlga: 21. Yüzyılda Teoriler ve Uygulamalar

Halihazırda kullanılan bir kategoriye trans kadınları dahil etmeye çalışmak yerine kategorinin kendisini kökten değiştirmeliyiz ki bu kategori kimin kadın sayılıp kimin sayılmadığına karar veren normatif yargıları yansıtan bir kategori olmaktan çıksın.

KÜLTÜR

YMenopoz ve Alzheimer Arasındaki İlişki
Menopoz ve Alzheimer Arasındaki İlişki

Dr. Lise Mosconi Weill Cornell Medical College (WCMC)/NewYork-Presbyterian Hastanesi'nde Alzheimer'ı Engelleme Merkezi'nin yardımcı direktörü, Nöroloji ve Radyoloji alanlarında profesör olarak ders veriyor ve aynı zamanda Kadın Beyni İnisiyatifi'nin de başkanı.

KÜLTÜR

YArkadaşı Olmayan Erkekler, Yükünü Çeken Kadınlar
Arkadaşı Olmayan Erkekler, Yükünü Çeken Kadınlar

Bir şeyler hissetmenin “kadınsı” olduğuna inanılması bir neslin heteroseksüel erkeklerini derin, duygusal ilişkiler kuramaz hale getirdi. Şimdi bunun bedelini kadınlar ödüyor.

MEYDAN

YErken Ergenliğin Sağlık Açısından Riskleri
Erken Ergenliğin Sağlık Açısından Riskleri

Kız çocukları her geçen gün daha küçük yaşlarda ergenliğe giriyor ancak toplumun bu duruma verdiği tepki kızların sağlığını yıllar boyu kötü etkiliyor.

Bir de bunlar var

“Bu Adamı Tanımıyorum, Ne Hissedeyim?”
#TAMAM
“Araplar buraya gelip bizim kadınlarımızı mı taciz edecek lan!”

Send this to friend