Kurt Vonnegut'un çocukluk aşkı, ilk eşi Jane Cox'a yazdığı mektuplar, Jane'in hem hayatına hem de yazarlığına ne denli etki ettiğini ortaya koyuyor.

KÜLTÜR

Jane Vonnegut, Kurt Vonnegut’u Nasıl Yazar Yaptı?

5Harfliler’e 2012’de “Eski Kurt Poloniøus” başlıklı bir yazı yazdım. Bitirirken, “Kozmik akıl hocasının altında bulunan acayip acımasız, üzgün ve hodbin olabilen bu adamın tüm nüanslarını görmek için de, herhalde Mektupları’nı okumak lazım,” demiştim. Mektupları dört yıl sonra hâlâ Türkçede basılmış değil ve bence büyük bir eksiklik. Ginger Strand’in yazdığı, geçen sene New Yorker’da yayımlanan yazı yine mektupları sayesinde Kurt Vonnegut’u ilginç bir ışıkta yakalıyor. Jane Cox, muhtemelen Kurt Vonnegut’un hayatındaki en önemli karakter, belki kardeşi Alice’ten de fazla. Bir önceki yazımla birlikte okunabileceğini düşündüğüm için çevirdim.

 

Resim1

Jane Cox ve Kurt Vonnegut birlikte büyümüştü; 1945’te, Kurt Avrupa Cephesi’nden döndükten sonra evlendiler.

 

Yirmi iki yaşındaki Kurt Vonnegut gayesiz haldeydi. 1945 sonbaharıydı. Avrupa’dan, savaş esiri olduğu Dresden’in bombardımana tutulmasından kurtulmuş, hayatının aşkı Jane Cox’u kendisiyle evlenmeye ikna etmişti. Bunun ötesinde olumlu bir düşüncesi yoktu, her şey olumsuzdu. Bilim insanı olamayacağını, Cornell’de aldığı kötü notlar açık bir şekilde gösteriyordu. Ofis hayatını sevmiyordu. Bir ara hukuk okumayı aklından geçirdiyse de bu uzun sürmedi. Yazar olamayacağına da adı gibi emindi. Yeterince iyi bir yazar değildi.

 

Halen ordudaydı: 1 Eylül 1945’teki nikâhından sonra Kansas’ta Fort Riley’ye tayin edilmiş, bir türlü gelmeyen tezkeresini beklerken yazıcı ve daktilocu olarak çalışıyordu. Bu iş geleceğini uzun uzun düşünmesine imkân verdi. O ekim ayında “Zengin adam, fakir adam, dilenci, haydut; Doktor, Avukat, Tüccar, Müdür,” diye yazmıştı karısına. Karısına sık sık yazıyordu; mektuplarının iki konusu, yapacağı mesleğe dair yaşadığı tereddütler ve karısına olan aşkıydı. İlk on bir mektubun kopyaları Indiana Üniversitesi’nin Lilly Kütüphanesi’nde olsa da, Vonnegut ailesinin özel koleksiyonunda daha düzinelercesi mevcut. Ailenin arşivcisi Jane’di; Kurt’ün mektupları saklanmış, kendi mektupları ise kayıp. Sohbetin yalnız Kurt’e ait olan tarafını dinlemek bile olan biteni hissettiriyor. Jane kocasının ne yapması gerektiğini biliyordu: oturup yazmalıydı. Eşini buna ikna etmeyi de misyon edinmiş gibiydi.

 

Bu mektupları tarihin geri planına itelenmiş bir başka kadının hazin hikâyesi olarak düşünmek kolay. Yine de mektupların tutkulu ve düşünceli hali bize kaçırmış olabileceğimiz şeyi yeniden görmeyi, Jane’i tekrar hikâyeye dahil ederek, hem hayatı hem de yazınında Vonnegut’un anlatısını nasıl biçimlendirdiğini anlamayı bize öğretiyor. Vonnegut’u Vonnegut yapan fikirler ve konular Kurt ve Jane’in konuşmalarında vücut bulmuştu; Kurt’ün meslek hayatı boyunca Jane hep metinlerindeki seslerden biri oldu. Oradaydı: o ses, ona aitti.

 

Jane ve Kurt kreş yıllarından beri birbirini tanıyordu, öyle ki, 1943’te, bu sözlerin belki bugünkü kadar klişe olmadığı bir zamanda Jane’e “en iyi arkadaşı” olduğunu söyleyebiliyordu. Yıllardır en büyük sırdaşı olmuştu; Indianapolis’ten ayrılıp, Kurt Cornell’e, Jane Swarthmore’a gittiğinden beri. Üniversite yılları mektuplarında ev partisi ve hafta sonu buluşmalarına dair planlar yapıyor, Cornell Sun’daki köşe yazılarından övünerek bahsediyor, arada sırada ise biyokimyager olarak geleceğine dair ümit dolu tahminlerde bulunuyordu. Sürekli döndüğü konu ise ortak gelecekleriydi. Üniversitedeki ikinci yılında 1945’te evleneceklerini ilan etmiş, bunun için kulüpteki bir arkadaşıyla iddiaya bile tutuşmuştu. Kitaplar, sanat eserleri ile dolu, barda içkinin hiç eksik olmadığı bir evleri olacaktı. Arkadaşları misafirliğe gelecek, entelektüel sohbetler yapacaklardı. Yedi çocuk yapacaklardı. Paragraflarının arkasına yedi işareti yapıyor, çoğu mektubunu yedi X [öpücük] ile bitiriyordu.

 

İkisi de yazma hayalleri kuruyordu. Avrupa’ya veya Meksika’ya gidip muhabirlik yapmayı, Hollywood’a gidip senarist olmayı, arka bahçelerinde bitişik iki stüdyo açıp şaheserler üretmeyi düşlüyorlardı. Savaştan sonra yazılan, tarihi belirtilmemiş bir mektubunda “Keşke senin kadar iyi yazabilseydim,” diye yazar Jane’e. “Şimdi besteci sensin, bense müzik aleti. Sürekli rol değiştiriyoruz.”

 

Vonnegut’un mektupları tatlı, sevgi ve tutku doludur; araya yaratıcı tipografik numaralar ve illüstrasyonlar serpiştirilmiştir. Bir bütünün iki yarısı olduğunu göstermek için yin-yang sembolü çizerdi mektuplarına. Tıpkı Gece Ana’daki Howard Campbell ile karısı Helga gibi, Kurt ve Jane de iki kişilik bir ulus gibiydi. “Dünya iki cepheye ayrılmış: biz, ve diğerleri,” diye yazmıştı Jane’e. “Hangi güç ittifak kurarsa kursun, biz kazanacağız.” Evlendikten sonra çift, bir sevgi, sanat, sağduyu ve barış ulusu olacağına karar verdikleri bu ulusu nasıl yöneteceğini düşünmeye koyulmuştu. Evin anayasasını Jane kaleme almıştı: “Bizim inandıklarımıza inanmadığı gibi, inancımızı aldığı her nefeste çiğneyen ve lanetleyen bir toplumda yaşamayacak, elimizi kolumuzu bağlamasına göz yummayacağız.”

 

Kurt daha pragmatikti, kendine kariyer beğeniyordu: öğretmenlik, muhabirlik, barı olan bir kütüphane açmak. Jane’inse tek bir fikri vardı ve üstüne basarak aynı şeyi tekrarlıyordu. Kurt bir yazar olacaktı – büyük bir yazar. Onun bu eminliği Kurt’ü korkutuyordu. “1945’in edebiyatını ileri ve yukarı taşıyacağımı söylediğinde beni korkutuyorsun,” diye yazmıştı aynı yılın Ağustos ayında. “Meleğim, olur da aşağı ve yukarı taşırsam yine de yanımda kalır mısın?” Jane’in böyle şüpheleri yoktu. Okuması için ona kitaplar öneriyordu –Karamazov Kardeşler, Savaş ve Barış– sonra da mektuplaşarak bu kitapları tartışıyorlardı. Kurt’ü Fort Riley’de boş zamanlarını öykü yazarak değerlendirmeye zorluyordu. Her akşam beş buçuktan yedi buçuğa kadar çalışıyor, yazdıklarını Indianapolis’e gönderiyor ve Jane bu metinleri düzeltip daktilo ediyordu.

 

“Gerek gördüğün değişiklikleri yap lütfen,” yazmıştı Ekim ayında yazdığı dördüncü hikâyesi için. “Bu bir sanat eseri değil, sadece para kazanma çabası.” Yazarlığı sonunda yapacağı iş her ne olacaksa ona ek olarak görüyordu. Yedi çocuğa bakabilmek için düzenli bir gelire ihtiyacı olacaktı. Hem ne malum, yeteneği olmayabilirdi. Jane, hikâyeleri gösterebileceği bir “yazar danışmanı” bulduğunda Kurt, “hikâyeleri pek iç açıcı bulmayabileceğinden” endişe ediyordu. “Meleğim, imla ve noktalama hatalarımın bir üzerinden geçiver,” diye yazmıştı. “Hikâyeleri okurken birden suratında acı dolu bir ifade belirdiğini, en yakınındaki kaleme sarılıp seni seven kocanın eğitimindeki dudak uçuklatan yetersizlikleri gizlediğini görebiliyorum.”

 

Jane’in inancını bazen aklı almıyordu. “Umuyorum ki, bu da senin marifetin, en iyi halime henüz erişmemişimdir,” diye yazmıştı. “Erişebilmek için köpek gibi çalışıyorum.” Çalışıyordu da. Jane’in onun adına beslediği ihtirasları istemeye istemeye benimserken, bir yandan başka bir meslek bulmaya da kararlıydı. Ya gazete, ya da reklam ajansı olur, diyordu. Boş zamanında da yazarlık yapacaktı. “Kurusıkı olduğumdan, aslında iki paralık olduğumdan korkuyorum,” diye itiraf ediyordu. “Seni ve harika düşlerini yerle bir etmek istemem. Bu harika düşlerin sevgimizin yerini almasını istemem. Başarılar bu sevginin gayesi olsun istemem, çünkü o zaman başarısızlıklar ölümüne sebep olur.”

 

Sonra birden Kasım 1945’te Jane’e heves dolu bir mektup yazdı. Newsweek’in dış haberler bölümünü okurken birdenbire bir şey fark etmişti: “Avrupa’nın orta yerinden acar gazetecilerin bildirdiği her şey benim için eski haberlerdi […] Tanrım, ben oradaydım.” Ben oydum; oradaydım ben. Kurt’ün ilk olarak 1945’te hissettiği, Mezbaha No:5’teki o muazzam an tüm kitabın doğumuna sebep olmuştu. Savaş anıları yazılmayı bekliyordu. Başından geçen her şeyi hatırlamaya çalıştığını söylemişti Jane’e. Bunu yazacaktı. Yine de tek bir şey açıktı: “SENİN YARDIMIN OLMADAN YAPMAM İMKÂNSIZ.”

 

Ertesi hafta, daha sakin bir dille, yeni düşüncesini dile getirmişti. Eski sözlerini anımsayarak “Zengin adam, fakir adam, dilenci, haydut? Doktor, Avukat, Tüccar, Müdür?” diye yazıyordu yine. “Bana olan sevgin sayesinde aksi takdirde toplayamayacağım bir cesarete sahip oldum. Yazar olmaya karar verme cesaretini bana sen verdin. Hayatımın bu kadarı kesinleşti. Mezar taşımda her ne yazarsa yazsın, yazar olmak ölene kadar hayatımın gayesi olacak.”

 

Resim2

Karısına yazdığı mektuplarda Kurt Vonnegut endişelerini dile getiriyor, Jane’in ona olan etkisinden övgüyle söz ediyordu.

 

Gelecek yirmi beş yıl boyunca Jane’e aynı güven duygusuyla sarılacaktı. En meşhur fikirleri ve imgelerinin kaynağı, çiftin arasındaki konuşmalardan geliyordu. “Cevap vermek istediğim sorular soruyorsun bana,” diye yazmıştı. Jane’e yazdığı mektuplarında zamanın doğası, bilimin tehlikeleri, Tanrı’nın varlığı veya yokluğu üzerine kafa patlatıyordu. “Yaşayan en büyük insan asıl Tanrı’yı yaratacak, dünyaya Onun öğretilerinden ibaret bir kitap takdim edecek olan kişidir,” diye yazmıştı 1945’te. “Tımarhanede yazılmış bir kutsal kitap aradığımız cevap olabilir.” Vonnegut’un Kedi Beşiği’nde resmedeceği hayali din Bokononizm’e dair daha iyi bir özet mümkün mü?

 

1997’de yayımlanan yarı otobiyografik son romanı Timequake’te (Sarsılan Zaman) Vonnegut, Jane’in Swarthmore’da okuduğu yıllarda tartışmalı bir tez ortaya attığını yazar. “Tarihin tek öğretebileceği şey, tarihin tamamen manasız olduğu”dur iddiası, “o yüzden başka bir şey okumalı, müzik gibi.” Aslında Mezbaha No:5’te Billy Pilgrim’in uyandığı ve savaşın sona erdiğini fark ettiği son cümleye atıfta bulunmaktadır bu sözüyle. Billy, arkadaşlarıyla birlikte bir bahar sabahı dolaşmaktadır. Kuşlar şarkı söylemektedir. “Bir kuş Billy Pilgrim’e dedi ki, ‘Cik-cik-cicik?’” Jane’in de düşündüğü gibi bir katliamın, endüstriyel boyutta ölümlerin ardından çıkarılabilecek bir anlam yoktur. Yapılması gereken tek şey kuşların şakımasını dinlemektir. Ya da, Jane’in en sevdiği roman, Kurt’ün de en sevdiği romanlardan biri olan Karamazov Kardeşler’de Yaşlı Zosima’nın tavsiye ettiği gibi, onlardan merhamet dilemektir.

 

İşe bakın ki, aşklarının sonunu getiren Kurt’ün başarısızlıkları değil, başarıları olacaktı. En azından kronoloji bize böyle olduğunu gösteriyor. 1960’ların ortasında Iowa Üniversitesi’nde öğretmenlik yaptığı, Mezbaha No:5’i bitirdiği dönem evliliklerinin sonunun başlangıcıydı. 1958’den beri tıka basa dolu bir evde olmanın örgütsel ve parasal zorluklarıyla yüz yüze gelmiş olmalarının da katkısı büyüktü. Kurt’ün kız kardeşi Alice ve kocası Jim Adams birkaç gün arayla ölmüş, Kurt ve Jane onların dört oğlunu evlat edinmişti. Kendi üç çocukları da eklenince, Kurt’ün hep istediği yedi çocuğa ulaşmışlardı.

 

Mezbaha No:5, 1969’da yayımlandıktan sonra Kurt bir daha Jane’e geri dönmedi. Bir sonraki romanı Şampiyonların Kahvaltısı, eleştirmenlerden aynı puanı almadı. Aldığı kötü eleştirilerin etkisinde, evliliğinin uzun ve acılı bitişinin gölgesinde yazdığı bir sonraki romanı Slapstick (Hi Ho) ayrıyken cahil ve beceriksiz olan, birbirlerine dokunduklarındaysa deha kesilen biri erkek biri kız iki kardeşin hikâyesiydi. Kitaba yazdığı otobiyografik önsözde tüm kitaplarını hep Alice’e yazdığını söylemişti: “Elde ettiğim bir sanatsal bütünlük varsa sırrı oydu. Tekniğimin sırrı oydu.” Son zamanlarda ise onun varlığını artık hissedemiyordu.

 

Alice muhakkak ki aklındaydı ama aynı zamanda Jane’den de bahsediyordu. “İlişkimizin acayip özelliklerinden biri,” diye yazmıştı 1943’te Jane’e, “tüm yazdıklarımı yalnız senin için yazıyor olmam. Bir gün uzun bir şey yazacak olursam –iyi ya da kötü– aklımda sen olacaksın.”

 

Hi Ho, Wilbur ve Eliza Swain isimli iki kardeşin zorla birbirinden ayrıldıklarında başlarına gelenleri konu eder. Wilbur Birleşik Devletler Başkanı olurken, Eliza bir tımarhaneye kapatılır. Son kez birbirlerine değdiklerinde, çocuk yetiştirme üzerine bir kılavuz kaleme alırlar.

 

Çıldırmış gibiydik. […] Ben nerede bitiyordum da Eliza başlıyordu, Eliza ve ben nerede bitiyorduk da Evren başlıyordu, anlayamıyordum artık. Müthişti ve dehşetti. Evet, ne kadar emek sarf edildiğinin bir ölçüsü olarak alın bunu: Bu cümbüş böyle beş gün, beş gece sürdü.

 

Eleştirmenler Hi Ho konusunda Vonnegut’un sözüne büyük ölçüde inanmış, kitabın Alice hakkında olduğunu düşünmüşlerdir. Ama çocuk büyütme konusunda yardımcısı Jane’di. Diğer yarısı, yang’ının yin’i, onsuz kalırsa bir daha yolunu bulamamaktan korktuğu kişiydi. 1943’te Jane’e niçin onu sevdiğini yazdığı bir mektupta, onların arasındaki birliği Wilbur ve Eliza Swain’inkine benzer bir infilak şeklinde tasvir etmişti.

 

Tıpkı yaprakların yeşili gibi bir görünüp bir kaybolan acayip düşler görüyorum. Gördüğümde de sana anlatıyorum. Eğer iyi düşlerse, onları hevesle kucaklıyorsun ve bir anda düş gerçek olsa olacağından daha büyük bir zevkle birbirimize haykırmaya başlıyoruz. Sonra birbirimizin kollarında sağduyuyla yıkılıp kalıyoruz, cennete hızla gidip dönmüş olmanın verdiği keyifli yorgunlukla.

 

Bir evliliğin sonu, iki kişilik bir ulusun çöküşünün yaşattığı kayıp duygusu üzerine bir veda yazısı olarak okunduğu zaman, Hi Ho çok daha iyi bir roman haline gelir.

 

Timequake’te Kurt, artık Jane Vonnegut Yarmolinsky adını kullanmakta olan Jane’in kanserle mücadelesinin son günlerinde kendisini aramasını hatırlar. Öldüğü anı neyin belirleyeceğini söylemesini istemiştir Kurt’ten.

 

Niçin ona sormuştur ki? “Benim kitaplarımdaki karakterlerden biri gibi hissetmiş olabilir,” diye düşünür. Başta kalpsiz bir söz gibi gelebilir bu; özellikle de çoğu eleştirmenin –Vonnegut’un kendisi de dahil– kitaplarında sağlam kadın karakterlerin olmayışından dem vurduğu düşünülürse. Gerçi bir yandan da Kurt dürüst davranıyordu. Evlilikler bireyleri bir birim haline getirirler. Kurt ve Jane Vonnegut, Kurt’ün kariyerini oluşturmak için birlikte emek vermişlerdi; bu gerçeği ayrıldıklarında kendisi de kabul ediyordu. Temsilcisi Donald Farber’a 1973’te, “Jane sahip olduğumuz her şeyi ikimizin hak ettiğini düşünüyor, böyle düşünmekte de haklı,” diye yazmıştı.

 

Jane Vonnegut bir bakıma Kurt’ün yarattığı bir karakterdi. Tıpkı Kurt Vonnegut’un da aynı şekilde Jane’in yarattığı bir karakter olduğu gibi.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

SANAT

YAndrew Solomon: İntihar, Bir Yalnızlık Suçu
Andrew Solomon: İntihar, Bir Yalnızlık Suçu

Medya intihar haberlerini verirken neredeyse istisnasız olarak bir “gerekçe” sunar ve insanın kendisini yok etmesinin mantıksızlığına bir mantık göstermeye çalışır.

TARİH

YDemir Çağı Kadınları! Yaza Ovidius’la Işıldayarak Girin
Demir Çağı Kadınları! Yaza Ovidius’la Işıldayarak Girin

Genç kalmak için artık Jüpiter'e yalvarmanıza gerek yok! Ovidius'tan (MÖ 43 - MS 18) güzellik tavsiyeleri...

SANAT

YKitap Kapağında Gerileme ve Çöküş Dönemi
Kitap Kapağında Gerileme ve Çöküş Dönemi

Kapak tasarımı gerçekten eften püften bir konu mu?

YAZI

YYaman Yalnızlık
Yaman Yalnızlık

“Kendi başıma yaşamayı öğrenemediğimi fark ettim. Öğrendiğim şey yol yordam oluşturmaktı; acım dinene kadar uzanmak, geçiştirmek, idare etmekti. Boğuluyor değildim, ama yüzmüyordum da. Kıyıdan çok uzakta sırt üstü suyun üzerine uzanmış, kurtarılmayı bekliyordum.”

  • Fiona

    Bir süredir, hayatımızdaki erkeklere neden bir süre sonra annelik(!) yapmaya başladığımızı düşünüyorum. Erkek olan ev arkadaşıma “pencere açık uyuma hasta olacaksın, hadi kalk işe geç kalacaksın, çok az yemek yiyorsun” falan filan diyorum. Hayatıma giren erkeklere de “ona kazak alayım hiç kazağı yok” minvalinden düşüncelerle yaklaşıyorum. Bu benim problemim mi yoksa herkes bunu biraz yapıyor mu bilmiyorum. Ama benim çevremdeki bütün kadınlar bunu yapıyor. Bu yazıyı okuyunca Jane
    ‘in yaptığının da bu olduğunu düşündüm. Belki bu süreçte kendimizden vermiyoruz ama onları taşımaya çalışıyoruz gibbi hissediyorum. Belki bu yanlış bir şey değildir ve aşkın/sevginin bir sonucudur. Öyle mi peki? Çok sevmenin bir sonucu mu? Ya da değilse biz neden bunu yapıyoruz?

Bir de bunlar var

Mektuplarda Leyla Erbil
Milli Eğitim ve Salıncakta Üç Kişi
Kız Çocuğunu Çeperde Tutmanın En Kolay Yolu

Send this to friend