“Özgür işçi sınıfı oluşturmayı vaat eden liderler, işçiler hakkında ne biliyordu?”

TARİH

İşçi Mücadelesine Adanmış Bir Hayat: Simone Weil

Bir devrimci ve filozof olan Simone Weil, 34 yıllık kısa yaşamına birçok siyasal eylem ve düşünsel çalışma sığdırdı. Ben Weil ile geçtiğimiz aylarda Pinhan Yayınları’ndan çıkan Felsefe Dersleri sayesinde tanıştım. Beyza Akatürk tarafından Türkçe’ye kazandırılan kitap, Simone Weil’in 24 yaşındayken lisede verdiği derslerin bir derlemesi. Felsefenin temel tartışmalarını işleyerek ilerliyor, her şeyi kolay anlaşılır bir şekilde, adım adım güncel örneklerle harmanlayarak anlatıyor. Ah be lisede böyle bir felsefe müfredatı görseymişim diye diye, dikkatle okuduğum kitap bende Simone Weil’in hayatını araştırma isteği uyandırdı. Şimdiye kadar adını hiç duymamıştım, umarım benim ayıbımdır, diyerek araştırmaya koyuldum.

 

Dilimizde ulaşılabilir tek biyografisi Palle Yourgrau’nun Simone Weil kitabıydı. Derslerine devam etmeden önce onu daha yakından tanıyıp neden görmezden gelindiğine dair fikir edinmek istedim. Felsefe yazını için önemli eserler ortaya koymuştu, akılda kalıcı ve cesaretli siyasal eylemler yapmıştı, üstelik sıradışı bir hayat tarzı vardı. Biyografisini okudukça gördüm ki farklı kesimlerden birçok kişi, Simone Weil’i dışarda bırakmak için bir sebep bulmuştu. Topluluklar tarafından hiçbir zaman tam anlamıyla kabul edilmemişti. Zekâsı, başarısı ve cesareti “ama”larla gölgelenmişti.

 

1909 yılında Paris’te dünyaya gelen Simone Weil, biyografisinde 6 yaşında Racine’in dizelerini ezberden okuyan, 12 yaşında Yunanca metinler okumaya başlayan bir dahi olarak anlatılıyor. Aynı zamanda École Normale Supérieure’ün ilk doktoralı kadın felsefecilerinden. Okulunu yüksek başarıyla tamamladıktan sonra liselerde felsefe dersleri vermeye başlıyor. Le Puy adlı kız okulunda öğrencilerine müfredatı dışı, daha sonraları şiddetle eleştireceği Marksist anlatıları nedeniyle veliler tarafından tepki görüyor. Grevlerde, protestolarda ve yürüyüşlerde her zaman aktif rol alan Weil, öğrencileri tarafından çok sevilse de hep biraz sıradışı bulunuyor. Okula üç saatlik bir tren yolculuğu mesafesinde bulunan Saint-Etienne’de mavi yakalı işçiler için bir gece okulu açıyor. “Yoldaş Weil”, belki de bu denli kabul gördüğü tek yer olan sanayi kentinde işçilere Latince ve Fransızca edebiyatını öğretmek için hafta sonları sabah 4’te uyanıp yola koyuluyor. Kısa bir süre sonra yazdığı On Oppression and Liberty’de Marx’a karşı çıkıyor ve insanlık tarihini belirleyen şeyin ekonomik güç değil iktidar olduğunu söylüyor. Zamanla mistik yönü kuvvetlendikçe teorik olarak Marksizm’den uzaklaşsa da işçi mücadelesine verdiği destek ve cesaretli eylemleri değişmiyor.

 

 

1934 yılında görevinden bir yıllık izin alarak işçi olarak çalışmaya karar veriyor. Böylece hakları için savaştığı insanlarla eşit şartlarda yaşayabilecek ve bir nevi sorumluluğunu yerine getirmek için adım atmış olacak. Francine du Plessix Gray adlı eserinde Bolşevik liderleri bir fabrikanın içine adım bile atmamakla suçluyor ve soruyor: “Özgür işçi sınıfı oluşturmayı vaat eden liderler, işçiler hakkında ne biliyordu?”

 

Uzun bir arayışın ardından sanayi firması Alsthom’da işe girmeyi başarıyor. Daha sonra hayatının bu dönemini gençliğinin yok oluşu olarak tanımlayacak. Önce haysiyetine sonra da vücuduna aldığı yaralardan şöyle bahsedecek:

 

“Kadın bir işçi olarak, kesinlikle alt kademedeydim. Sadece üstlerim tarafından değil, aynı zamanda bir kadın olduğum için çalışan erkek işçiler tarafından da haysiyetime saldırılar söz konusuydu.”

 

“Bir ceza infaz kurumu. İğrenç, çok iğrenç bir kurum; çılgınca bir hızlanış, bolca kesilmiş parmak dolu.”

 

1940’lar Fransa’da fabrikada bir kadın işçi. “An Encounter with Simone Weil” belgeselinden bir kare. Yönetmen: Julia Haslett. www.simoneweilmovie.com

 

 

Sürekli işten atılan ve farklı fabrikalara giren Simone Weil, işçi olarak yaşamakta kararlıdır. Bir süre sonra Renault fabrikasında çalışmaya başlar ve ailesinden yardım kabul etmemeye ve kendi maaşıyla yaşamaya karar verir. Günde 3 buçuk frangdan fazla harcayamayacağını gören Weil, “açlık daimî olacak,” diye yazar. Küçüklüğünden beri yemekle ilişkisi mesafeli olan ve sonraları kendine yalnızca ölmeyecek kadar yeme düsturu edinen Simone Weil’i bu karar çok zorlamayacaktır. Fakat ağır çalışma koşulları ve yetersiz beslenme sonucunda ailesinin yanına dönmesi ve bir iyileşme süreci geçirmesi gerekir. Bir keresinde neden bu kadar az yediği sorulduğunda Fransa’daki memleketlilerinin yemelerine izin verilenden daha fazla yemek istemediğini söyler. Elbette bahsettiği memleketliler, ailesinin dahil olduğu zümreden değildir. Bu iyileşme sürecinin ardından yine cesaretli bir eyleme imza atar ve Franco’ya karşı savaşmak için İspanya’ya gider. Weil, hayatı düşüncelerinin somut hali gibi yaşıyor. Vicdanın ve insan olmanın sınırlarını sık sık deniyor.

 

Ölümü de pek sıradan olmuyor. Tüberküloza yakalandıktan sonra bir sanatoryuma yatırılıyor. Burada özel odada kalmayı reddeden Weil, hastalığına aldırmadan açlık grevine başlıyor. Fransa’daki direniş için yaptığı açlık grevi hali hazırda ölümcül olan hastalığını hızlandırıyor ve 1943’te yaşamını yitiriyor.

 

Gelelim Simone Weil’den pek de söz edilmemesinin nedenlerine. Aslında döneminde ilgiyle takip edilse de herkes için farklı nedenlerden marjinal bulunmuş. Mary Warnock, Kadın Filozoflar adlı kitabı için: “Argümanlardan ziyade dogmaya, vahye veya mistik deneyime dayanan kadınların yazılarını seçkiye dahil etmedim. Bu nedenle Simone Weil’ı dışarda bıraktım,” diyor. Weil’ın güçlü inançları, sıradışı ve derviş vari hayat tarzı bir kısım tarafından yaptığı değerli işlerin görülmesini engellemiş gibi duruyor.

 

Diğer yandan, en tartışmalı konu Simone Weil’ın “Yahudi kimliğini inkâr etmekle” suçlanması gibi duruyor. Weil kendini Yahudi olarak görmediğini açıkça belirtiyor ve Hıristiyan kültürüne duyduğu bağlılığı vurguluyor. “İki bin yıl önce yaşamış insanlarla bir bağım olduğuna inanmak için hiçbir nedenim yok,” diyor. Holokost hakkında sessiz kalmakla ve halkına ihanetle suçlanan Weil, Holokostu eleştirmek için tüm okları üzerine çekecek bir zamanda Yahudiliğe ait seçilmiş ve özel halk olma kavramlarını eleştiriyor. Bu konudaki alışılmışın dışında fikirleri nedeniyle, ondan sonra gelen birçok ismin “özüne ihanet” yaftasından kurtulamıyor. Simone Weil’in hayatı ve düşünceleri her dönem tartışmalı ve şüpheyle yaklaşılan bir alan olmuş. Vaftiz olmayı reddeden bir Hıristiyan, atalarına ihanet eden bir Yahudi ve kadın felsefeciler derlemesinde yer almak için fazla mistik kalan bu kadın görünür olmayı ve sığ kalıpların dışında tartışılmayı hak ediyor.

 

Simone Weil annesiyle. 1936.

 

Yazımı sonlandırırken beni hayrete düşüren bir olayı paylaşmak istiyorum. Simone Weil hakkında internet sitelerinde yazılanları okurken, sakalı olduğu için sözü dinlenen bir beyin yazısına denk geldim. Yazı tümüyle Simone Weil ile Simone De Beauvoir karşılaştırması olarak kurgulanmış. Doğal olarak bunun felsefi bir karşılaştırma yazısı olduğunu düşünerek açtım. İnsan elbette herhangi bir nedenden, bir düşünürü çok önemseyebilir ya da bir başkası tamamen ilgi alanı dışında kalabilir. Fakat bu yazı Simone Weil’ı yeren sığ kalıplar kadar yanlış bir motivasyona sahip övgülerle dolu. Güçlü inançları nedeniyle Weil’i övülürken De Beauvoir’ın inançsızlığı vurgulanmış. De Beauvoir’ın Sartre ile ilişki yaşadığı her fırsatta belirtilmiş. Hatta iki Simone’un giyim tarzları bile kıyaslanmış. Weil’in mütevazi giyim tarzını övmek için de Beauvoir’ın “aristokratlığıyla” karşılaştırma yapılmış. Kısacası bu iki kadından biri makbul kabul edilip diğeri kıyas unsuru olarak kullanılmış. Weil’ın feminizmle hiç ilgilenmemesi de övgü niteliğinde belirtilmiş. Birbirlerinden çok farklı düşünce sistemlerine sahip bu iki kadının tanışıklığı, bu kıyaslamanın kötü niyetliliğini kanıtlayacak cinsten. De Beauvoir, Weil ile bir türlü aynı düşüncede olamadıklarını söylese de ona duyduğu hayranlığı şöyle dile getirir:

“Zekâsı, sofuluğu, kendini adamışlığı ve saf cesareti bende hayranlık uyandırıyordu.”

Dilerim bu sıralar Simone Weil’ın kitaplarının dilimize peşi sıra kazandırılması hem onu anlamamıza hem de sığlıktan ve kötü niyetten uzak yazılar okumamıza vesile olur. İki Simone’u da size harcatmayacağımızı hatırlatmak isteriz.

 

 

Ana görsel: Simone Weil. Fotoğrafçı bilinmiyor.

Bir de bunlar var

8 Mart 1979, Tahran
Erotik Kiril Alfabesi
Ebru Boyar İle Röportaj II: Yasaklar Üzerinden Kadın Tarihi Yazmak

Send this to friend