Su faturalarındaki yeni “İnsani Su Hakkı” ifadesi ne anlama geliyor?

MEYDAN

İnsani Su Hakkı mı, O Ne?

 

Son zamanlarda su faturalarınıza bakabildiniz mi hiç? İnternetten ödüyorsanız bile apartman kapısına sıkıştırılmış bir su faturasına denk geleceksiniz muhakkak. Baktığınızda ise şu tweette de paylaşılmış yeni eklemeyle karşılaşacaksınız.

 

 

Göz yaşartan “İnsani Su Hakkı” ifadesini gördünüz mü? Suya erişimin doğuştan gelen bir hak olduğu konusuna gelmeden önce biraz başa sarayım ve sosyal medyada denk geldiğim birkaç tartışmadan ve bunların bendeki yansımalarından bahsedeyim.

 

Haziran ayının son haftası bir haber yayınlandı. Bu habere göre 25 Haziran’da İstanbul’da rekor miktarda su tüketimi gerçekleştirildi. TRT Haber’inin yaptığı habere göre geçen yıl 25 Haziran’da 3 milyon 35 bin metreküp olan günlük temiz su kullanım miktarı bu yılın aynı gününde 3 milyon 288 bin 159 metreküpe ulaşmıştı. Sosyal medyada bazı kullanıcılar su tüketimindeki rekor artışı, bu seneki belediye seçimlerinden sonra İstanbul Belediye Başkanı’nın su faturalarında indirime gitmesine bağladı. İstanbul’un gün geçtikçe artan nüfusunun ve haziran ayındaki yüksek sıcaklığın asıl sebepler olduğunu bilsek de bu iddia zaman zaman gündem olan ve cevabı net verilemeyen bir soruyu tekrar akıllara getiriyor; daha ucuz suya erişim israfa mı neden olur?

 

Önce internette birkaç anahtar kelimeyi aratarak ulaştığım verilere bakalım beraber. Ticaret Bakanlığı’nın 2018 yılı Aralık ayında yayınladığı israf raporunda belirttiğine göre, su kıtlığı çeken 1,3 milyardan fazla insan var ve bu sayının 2025 yılında 3 milyara çıkacağı tahmin ediliyor. Türkiye de su azlığı yaşayan ülkeler arasında ve su fakiri olma tehlikesi altında. 

 

Su kullanımı beş ana başlıkta toplanabilir. Bunlar; gıda ve tarım, enerji, sanayi, meskenler ve ekosistemlerin su ihtiyaçları. Bu beş ana başlık içerisinde en fazla su harcama payına sahip olan ise gıda ve tarım. Sadece Türkiye’de suyun dörtte üçü tarımda kullanılıyor. Dünya su kaynaklarının ise yüzde 70’i tarım amaçlı kullanılıyor (2013). Diğer yandan meskenlerin kullanımına ayrılan suyun yüzde 43’ü (2014), şebekelerin çok eski olması ve suyun iyi yönetilememesi yüzünden evlerimize ulaşmadan kayboluyor. 

 

Tüm bu veriler şunu gösteriyor; su musluğumuza gelene kadar zaten yoğun biçimde israf ediliyor. Bu tablo karşısında faturanın çoğunlukla ortalama vatandaşa kesilmesi ve sorunu salt çamaşır yıkarken, duş alırken veya diş fırçalarken harcanan suyla açıklamak Türkiye’de su hakkına dair bir bilincin gelişmemiş olmasından kaynaklanıyor. 

 

Öncelikle durumu biraz daha netleştirmek adına, meskenlerde ve sanayi işletmelerinde kullanılan su oranı Türkiye’de kullanılan su kaynakları içerisinde birbirine yakınlık gösteriyor gibi duruyor. Faturalara yansıyan durum bu. Fakat sanayi işletmelerinin atıkları tarafından kirletilen tatlı su kaynakları, meskenlerde kullanılan su kaynaklarının birkaç katı. En basitinden Ergene Havzası’na baktığımızda; sanayi işletmelerinin yeraltından ücret ödemeden su çekerek kaynakları kurutmaları, yetersiz filtreleme yüzünden atıklarını yine nehre akıtmaları yüzünden bugün havza toprağından bereket değil, hastalık fışkırıyor. Gediz ve Menderes için de benzeri durumlar söz konusu. Faturalarda yer almayan fakat meskenler için ciddi bir masraf kalemi olan içme suyu ise Türkiye’de suyun ne kadar pahalı olduğunu gösteriyor. Musluk suları içilmeye uygun olmadığı için birçok insan damacana su tüketiyor. Bugün kaliteli addedilebilecek bir damacana suyun fiyatı 11 lira. 4 kişilik bir ailenin aylık içme suyu tüketimi ise ortalama 6-8 damacana. Bu da yıllık 800 – 1000 lira arası bir masraf kalemi anlamına geliyor. İçme suyu olarak kullanamadığımız musluk suyunun kişisel temizlik ve bulaşık/çamaşır yıkama sırasında ne çeşit problemlere yol açtığı ise tek başına ayrı bir yazı konusu. 

 

Peki kısaca çizdiğim tablo sonucunda görebileceğimiz üzere suya erişim sonucu çıkan problemlerin faturası çoğunlukla ortalama vatandaşa kesildiği halde neden su israfı denince ilk yine bu insanlar işaret ediliyor?

 

Slovaj Zizek’in geçen haftalarda yayınlanan yazısı bu soruya benim de yer yer katıldığım bir cevap veriyor. Haftalarca süren, yaban hayata ciddi zarar veren Amazon ormanları yangınından bahis açan Zizek, yangınla beraber tekrar başlayan “Kim suçlu?” tartışmalarına başka bir gözle katılıyor; 

 

“Ekolojik felaketlerin sorumluluğunu üstlenmeye hazır olduğumuzu söylesek de, bu, tehdidin gerçek boyutuyla yüzleşmekten kaçınmak için ortaya attığımız hileli bir strateji olabilir. Çevremize yönelik tehditlerin suçunu üstlenmeye duyduğumuz hazır olma sanrısında aldatıcı bir güvence var: Suçlu olmaktan memnuniyet duyarız, çünkü eğer suçluysak her şey bize bağlıdır ve felaketin iplerini elimizdeyse, yalnızca hayatlarımızı değiştirerek kendimizi kurtarabiliriz.

 

Bizim için (en azından Batı’daki bizler için) kabul etmesi gerçekten zor olansa yalnızca oturup kaderini izlemek zorunda kalan aciz gözlemciler misali tamamen pasif bir role indirgenebilme ihtimalimiz. Bundan kaçınmak için çılgınlar gibi sürekli faaliyette bulunmaya meyilliyiz, kağıtları geri dönüştürüyoruz, organik gıda alıyoruz, her neyse, sadece bir şeyler yaptığımızdan, katkımızı yaptığımızdan emin olabilmek için.”

 

Suç, paylaşıldıkça azaldığını sandığımız bir olgu olmalı ki Zizek bu yöntemin ciddi bir problem yarattığına işaret ediyor. Öyle ya, dişini fırçalarken musluğu fazla açık bırakan insan da atık sularını tatlı suya boşaltan sanayi işletmesi de suçlu. Suçlar arasında bir hiyerarşi varsa da buna sık sık şahit olamıyoruz. İsrafı önleme kampanyaları kaynaklarımızın ne şekilde israf edildiğini şeffaf bir şekilde aktarmıyor topluma. Dünyanın sonunu getirme, gelecek nesillere tükenmiş bir dünya bırakma korkusu yaşayan; diğer yandan suya erişim hakkının kendisine pahalıya patladığını içten içe sezen birey içine düştüğü ikilemler sonucu çarpık bir sürdürülebilirlik yöntemi izliyor. Kendisini esas suçlu ilan ediyor, kendisi gibi olan insanlar da bireysel olarak suçlu. Fakat büyük çapta bir israfı önleme politikası geliştirilmesi için bir araya geleceği alanları yaratmaktan aciz. 

 

Bireyselleşen ve kendini suçlayan sürdürülebilirlik politikalarının açmazını iyi özetleyen Zizek, “Bu tür bir bireyselleşmenin ideolojik çıkmazlarını görmek kolay: Bütün bu endüstriyel uygarlığımızla ilgili çok daha geçerli sorular sormak yerine kendi kendime uyguladığım sınavda kayboluyorum.” diyerek tarif ediyor bu durumu. Tarımda sürdürülebilir sulama yöntemleri kullanmak yerine hala su kaynaklarını israf ederek sulama yapmak sadece azalan suyu boşa harcamıyor, aynı zamanda toprağı da verimsizleştiriyor. Yetersiz filtreleme sistemleri, bu sistemleri geliştirecek devlet yaptırımlarının yoksunluğu, on yıllar öncesinde yapılmış ve doğru dürüst elden geçirilmeyen kanalizasyon sistemleri her yıl dünyanın su kaynaklarının yaklaşık yüzde 90’ını tüketiyor. Fakat birçok sivil toplum ve kamu kuruluşu sürdürülebilirliğe dair yaptığı çalışmalarda yüzde 10’un nasıl “daha az” harcanacağına odaklanmakla yetiniyor. Ortalama vatandaşın suya erişim haklarının ihlal edilmesiyse göze alınması gereken bir bedel olarak lanse ediliyor.

 

Örneğin bir iki hafta önceki Hamidiye Su tartışmalarını ele alalım. Levent Gültekin’in naifliğe kaçan eleştirisinin aksine, su binlerce yıldır politik bir konu olageldi. Uğruna savaşlar açıldı. Burada ise Ekrem İmamoğlu’nun yönettiği büyükşehir belediyesine gözdağı vermek isteyen çeşitli iktidar yanlısı kurumların Hamidiye Su ile yaptıkları anlaşmayı iptal ettiklerini gördük. Muhalifler ne yaptı? İlçe belediye başkanları belediyenin şişelediği suları almayı tercih etti. Hatta İmamoğlu’nun yaptığı açıklamaya göre “satışlar patlama yaptı”. Musluk suyu içilebilirliği yerine karbon ayak izini ciddi derecede büyüten damacana su siyasetin nesnesi haline geldi ve su hakkını tartışmak için başka bir fırsat daha kaçırıldı.

 

Su faturalarımızdaki minnoş eklemeye dönecek olursak, bu not bilinç uyandırma aşaması için önemli bir yol. Kullandığımız suyun 500 litresinin “İnsani Su Hakkı” olarak tanımlanması, suya erişim hakkına dair bir tartışma başlatmak için bir yerel yönetim tarafından atılmış önemli bir adım.  

 

Okuma önerisi olarak Su Hakkı Kampanyası’nın uzun zamandır çıkardığı yayınlardan bahsetmek istiyorum. İki sene önce bir dosya kapsamında sohbet ettiğim kampanya aktivistlerinden Nuran Yüce, su faturaları ve israf arasında var olduğu düşünülen negatif korelasyona (faturalar zamlandıkça su tüketimi azalır) “‘Suyun fiyatı arttıkça su tasarrufu sağlanacak’ diyorlar ama bu bir su tasarruf sağlamaktan çok cezalandırma yöntemi ve hak gaspına yol açıyor.” diyerek itiraz etmişti. Su meselesini sadece bir çevre meselesi olarak görmediklerini; aynı zamanda sistem sorunu ve sınıfsal bir mesele olarak gördüklerini söyleyen Su Hakkı Kampanyası Derneği’nin konuyla alakalı, dikkate almaya değer yayınları da bulunmakta. Özellikle, “Türkiye ve Dünya’da Su Krizi ve Su Hakkı Mücadeleleri” adlı yayın, çeşitli makalelerle suya erişim hakkına dair dünyanın çeşitli bölgelerinde gerçekleştirilmiş aktivist çalışmalara yer veriyor.

 

Evdeki damacana suyun bittiğini her görüşümde okuduklarım aklıma düşüyor. Sonra musluk suyunun tadını hatırlayınca mecburen rehberimde, sık arananlar bölümündeki sucuyu arayarak yeni bir damacana sipariş ediyorum.

 

 

 

Ana görsel: Hera Büyüktaşçıyan, “Yerden çıkan hafif bir yükselti”  2016. Fotoğraf: Domenico Ventura

YAZARIN DİĞER YAZILARI

MEYDAN

YAslı Erdoğan, Türksplaining ve Kifayetli Kelime Arayışları…
Aslı Erdoğan, Türksplaining ve Kifayetli Kelime Arayışları…

"Bir Kürtün çok açık maruz kaldığı ayrımcılığa sıra arkadaşı olan Türk neden şahit olamadı ya da olmadığını iddia ediyor?"

YAZI

YHidayet Romanlarında Bulduğumuz Feminist Kırıntılar
Hidayet Romanlarında Bulduğumuz Feminist Kırıntılar

80’li ve 90’lı yıllarda kalemi keskin, sesi gür, fikirlerine katılmasak da İslamcı erkekler arasında sivrilen o kadınlardan ve romanlarından ne çok şey öğrendik...

MEYDAN

Yİstanbul Sözleşmesi bizim neyimiz olur?
İstanbul Sözleşmesi bizim neyimiz olur?

Türkiye’de kadın mücadelesi adına kazanılmış en önemli hukuki kazanımlardan birinin altını oymak için canla başla uğraşıyorlar.

Bir de bunlar var

Battle of Nişanyan ve 100 Metre Boyundaki Feminazilerin Saldırısı
Beshara Doumani ile Filistin: Medya, Diplomasi ve Yaşam Savaşları
No Woman No Cry şarkısına Suudi dokunuş: No Woman No Drive

Send this to friend