Denizli de, Türkiye’nin geri kalanı gibi kadınların koklanınca karardığına inanılan bir yer.

ECİNNİLİK

İlimiz Denizli 1: Kıyamet Bir Tekno Partisiydi

 

İbrahim Çallı’nın manolyalarının bir reprodüksiyonunu ilk babaannemin evinde gördüm. Hatta bu hayatta gördüğüm ilk resimlerden biri olabilir. Bir takvim yaprağından kesilip çerçevelenmiş gibiydi. Babaannemin bana bir siniye dizdiği kahvaltılıklardan yedirdiği odada göz hizasının üzerinde asılmıştı. Göz hizasının üstündeki pozisyonu bu resme hayatlarımız üzerinde bir otoriteymiş havası veriyordu. Şimdi düşününce, belki de eski bir soba deliği gibi görüntüyü bozan bir detayı saklamak için oraya asılmış olabilir.

 

Babaannemin evinin önündeyse gerçek bir manolya ağacı vardı. İlk yazda goncalar açmaya başladığında çabucak saçılan bu iri çiçek tam olgunluğa varmadan toplanır, etrafındaki yapraklarıyla dağınık durmaması için bir iple bağlanır ve su dolu bir bardağa konurdu. Sık sık kokladığım bu çiçeği koklarken burnumu değdirmemem için binbir kere tembih edilmiştim. Limona benzeyen çok ferah bir kokusu vardır manolyanın. Eğer koklarken burnum değerse çiçek kararır, burnum değmezse iki üç günde hızlıca açılır ve ortada çıplak organını bırakarak darmadağın olurdu. Koklamaya kıyılamaması bu yüzden.

 

Denizli de, Türkiye’nin geri kalanı gibi kadınların koklanınca karardığına inanılan bir yer. Aslında manolya koklasan da koklamasan da kolay incinebilir, her an dağılmaya hazır bir kadınlığı temsil ediyor. Oysa ki Denizli’nin doğal bitki örtüsü makidir; arsız ve tüylü çalılıklardan oluşur. Fazla su istemeyen, sıcak havalara dayanıklı bu çalıların mütevazi ama rengarenk çiçekleri ve aromatik kokuları vardır.

 

Babaannem biraz gururlanarak, İbrahim Çallı’nın Denizlili dünyaca ünlü bir ressam olduğunu söylemişti. Resim yapmayı çok sevdiğim için bu konu beni heyecanlandırıyordu. Bu tabloyu hem seviyor hem de hemen evin önündeki bir şeyi betimlediği için biraz sıkıcı buluyordum.

 

Babaannem az konuşan, biraz mesafeli bir kadındı. Annemle babam haftasonları Pamukkale’ye eğlenmeye gittiğinde bizi babaannemle dedemin evine bırakırlardı. Bize özenle bakar, her gidişimizde bir dua ezberletir, bunun yanı sıra öldüğümüzde ahirette çıkabilecek soruları çalışmak gibi amaca yönelik efektif bir dini eğitim de verirdi.

 

2017 yazında Paris’te Cite des Arts misafir sanatçı programında üç ay geçirdim. Bir sabah, bilgisayarımın başında montaj yaparken yerin altından gelen bir titreşim hissettim. Kulaklıklarımı çıkardığımda bir uğultu duydum, pencereler zangırdıyordu. Merakla pencereye koştuğumda sonu görünmeyen bir tır konvoyunun yavaş yavaş binanın önünden geçmekte olduğunu gördüm. Her tırın kasası bir dj setine dönüştürülmüştü ve bangır bangır tekno müzik çalıyordu. Her tırın peşinde 100 kadar genç coşmuş dansediyordu. Hızlıca Avusturyalı sanatçı arkadaşımın odasını aradım ve birlikte aşağıya inip bir süre dans edenleri izledik. Alkol kokusu ve esrar dumanı içinde ilerleyen Parisli ergenlerin bitmek tükenmek bilmez bir geçit töreniydi bu. Bir süre izleyip geri döndüğümüzde tuhaf bir deja vu hissi kaldı içimde. Bu anı nereden hatırlıyordum?

 

Biraz düşününce nereden hatırladığımı buldum. Babaannem evinde kaldığımız haftasonlarından birinde kıyamet gününü anlatmıştı. Kıyamet koptuğu gün evimizde otururken bir yerlerden müzik sesi duyacaktık. O kadar yüksek bir ses olacaktı ki bu, pencereler zangırdayacaktı. Caz diyordu babaannem müzik yerine. Caz çalacaktı. Müminler hemen ne olduğunu anlayacak ve secdeye kapanıp tövbe edeceklerdi. Kafirlerse merakla pencerelere koşacaklar ve bunun kendi kendine çalan müzik enstrümanlarının bir geçit töreni olduğunu anlayacaklardı ama o an artık her şey için çok geç olacaktı. Kocaman boynuzları çıkacaktı bu insanların. Bu boynuzlar nedeniyle kapılardan sığmayıp evlere sıkışacaklardı. Bir o tarafa bir bu tarafa koşturup tövbe edeceklerdi ama artık tövbe kapıları kapanmış olacaktı. Kıyamet bir tekno partisiydi ve eğlence heveslileri mağdur olacaktı.

 

Babaannem bu hikayeyi bana zamanı geldiğinde doğru olanı yapmam için anlatıyordu ama küçük bir kız çocuğuyken bile iyi biliyordum ki ben mutlaka merakla pencereye koşup bakacaktım. O zamanlar bunun olası sonuçlarını düşündükçe canım sıkılırdı.

 

Natürmortların en anlamlısı, en hızlı ve en çok dağılarak solan çiçeğinki olmalı. İbrahim Çallı’nın manolyaları tüm geçiciliğiyle ölümsüzleşmişti. Çallı Denizliliydi ama çocukluğumda ve ilk gençliğimde Denizli’de benim etrafımda kayda değer bir sanat ortamı yoktu. Üstelik, kıyametin kopması da an meselesiydi.

 

Eğlenmek istediği için kapılara sığmayan, boynuzları çıkan, odalara sıkışıp kalmış yarı insan yarı hayvan bir yaratık taşradaki bir kadının hayatını manolyadan çok daha iyi sembolize ediyor. Kadının hayvana yakın yanının ortaya çıkmasıyla birlikte affedilmez suçunun ağırlığıyla kahrolması, kendine dair ne çok şeyden vazgeçmesini gerektiriyor. Eğlenme ihtimalinin kıyamet olduğu bir ortamda herkes ne kadar kendi olabildi? Bir manolyanınki kadar kısa ve narin hayatlarda neyin yası tutuldu? Bir nesilden diğerine ne aktarıldı?

 

Hikayemi paylaştığım bir arkadaşım, babasının kıyamet gününü bambaşka anlattığını söyledi. O gün insanların köpekler gibi sokakta sevişeceklerini söylemişti o da. 80’lerde orta sınıf bir aile babasının kıyameti de böyleymiş. Küresel ısınmanın giderek reel bir kıyamet ihtimalini yaklaştırdığı günümüzde kendi kıyamet tahayyüllerimize bakmanın ilginç olduğunu düşünüyorum. Belki de en korktuğumuz senaryo en çok istediğimizdir.

 

 

Ana görsel: İbrahim Çallı, Manolyalar.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

KÜLTÜR

Yİlimiz Denizli 3: Denizli Anadolu Lisesi
İlimiz Denizli 3: Denizli Anadolu Lisesi

Denizli Anadolu Lisesi kültürü kime benziyor?

KÜLTÜR

Yİlimiz Denizli 2: Made in Turkey
İlimiz Denizli 2: Made in Turkey

Çocukluğum tekstil endüstrisinin yükselişte olduğu zamanlara denk geldi. Tarlaları sulayan ırmakların tekstil boyasıyla rengarenk aktığını hatırlıyorum.

SANAT

YAbluka’da Kadın
Abluka’da Kadın

Meral’le ilgili ne biliyoruz? Et suyuna şehriye çorbasını iyi pişiriyor ve herkes onu arzuluyor. Her gece kocasıyla birlikte olurken ağlar gibi sesler çıkarıyor. Kırmızı kelebek toka takıyor. Bu kadar.

Bir de bunlar var

Üretken Olmaya Çalışmayı Bırakın
Kayseri’de ‘Çıplak Erkekler’ Sergisi Gerilimi
Hadi Ben Kaçtım Çantaları IV: Özgürlükten Kaçış

Send this to friend