Düşmemiş Bir Uçağın Kara Kutusu - 1

SANAT

İçim Yeşilköy Havalimanı Gibi Geniş, Adım Tülay German

Tülay German’ı ilk kez dinlediğim zamanki şaşkınlığımı çok iyi hatırlıyorum. Sesiyle büyülenmiştim. Ama ses kadar dinlediğim müziğin Türkiye’de yapılmış olması da çarpmıştı beni. Aradan geçen yıllarda German’ın bütün şarkılarını her bir notada sesinin tonunun nasıl dalgalanacağını ezbere bilecek kadar çok ve kalpten dinledim. Hayat hikayesine de, benzersiz müziğinin macerasına az çok aşina oldum. Ama 2001’de yayımlanan otobiyografik kitabı Düşmemiş Bir Uçağın Kara Kutusu‘nu okurken, sesini ilk kez duyduğum lise yıllarındaki şaşkınlığın içinde buldum yine kendimi. Varlığından habersiz olduğum bir hazineyi tesadüfen keşfetmişim gibi bir duygu.

 

German’ın anıları üç-dört yaşlarından başlıyor ve 60’ına yaklaştığı bir kış günü son buluyor. Dili mükemmel kullanışı ve anıların günlük biçiminde yazılmış olması da okuma keyfini arttırıyor tabi ama esas German’ın anlatmayı seçtiği anlar ve tanıtmak istediği “ben” eşsiz bir hazine yapıyor kitabı. Doğuştan asi bir kız çocuğuyla karşı karşıyayız bir kere. Israrla altını çiziyor dik başlı ruhunun. Sonra sevinçleri de kızgınlıkları da daha küçük bir çocukken bile nasıl en uçlarda yaşadığının örneklerini sıralıyor. Kitaptaki ilk anılardan biri henüz 5 yaşlarındayken söylediği şarkılara eve girip çıkanların verdiği tepkilerle ilgili. Neriman Abla’sını çok seviyor küçük Tülay. Neriman Ablası o şarkı söylerken ağlıyor. Meliha Hanım ise pek oralı değil.

“Meliha Hanım bana şarkının ne anlattığını sordu. Pek iyi anlayamamış! Meliha Hanım’dan nefret ediyorum. Ne bileyim ben şarkının ne anlattığını… Müsteşar karısıymış Meliha Hanım. İsterse Allah’ın karısı olsun. Nefret ediyorum ben. Meliha Hanım kötü kadın. “

 

Bu çocukluk anılarını yazarken hafızasında yer eden anları kayda geçiyor Tülay German. Ama bir çocuğun dilinden yazdığı satırlar öyle detaylarla dolu ki sanki gerçekten küçük Tülay’ın günlüğünü okuyoruz. Ankara’da geçen ilk yılları, babasına aşık bir kız çocuğunun müziği ve sesinin güzelliğini keşfetme yolunda annesine garez biriktirerek büyüyüşünü anlatıyor daha çok. Annenin denetim ve talimatlarıyla toplum denen şeyin kurallarını kafasını bir yerlere çarpa çarpa öğreniyor bir yandan. Diğer taraftan ilk okulun, ilk aşkın, 23 Nisan müsameresinde ilk sahne deneyiminin ve duyduğu ilk alkışların hayatının mecrasını belirlemeye başladığını hissediyoruz. Her şey güzel, her şey hafif.

 

Derken ergenlik geliyor. German’ın hangi anıları aktarmayı tercih ettiği burada daha da önem kazanıyor. İlk aşkı Oktay’ın hâyâliye serin uykulara dalan Tülay’dan sınıfındaki bütün oğlanları döven Tülay’a geçiyoruz bir çırpıda. Babası ha bire okula çağrılıyor, evdekilerden azar işitiyor. o ise “iftihar ediyor” kendiyle. Çünkü “kızlar teneffüslerde sek sek falan oynuyor, sonra kol kola girip dolaşıyorken” o şöyle diyor: “Erol Bakırcıoğlu’nu da dövdüm bugün. Bir gün, on dört yaşıma geldiğim zaman ‘Ben Erol Bakırcıoğlu’nu da dövmüştüm diyebileceğim” artık.” Annesine karşı gareziyle suçluluğu eş zamanlı büyürken, bir gece kabustan uyanıp girdiği yatak odasında babasını pijamasının altını giymemiş halde yatarken buluşu dengeleri değiştiriyor evde: “Hayatımda görmediğim bir şeyi gördüm! Midem bulanıyor, bir solukta tuvalete koştum çıplak ayak. Öğürüyorum, öğürüyorum, bir şey çıktığı yok tükürükten başka.” Bu ve buna benzer anıların sansürsüzce kitaba dahil edilmiş olmasına şaşırıyor insan önce. Ama kitabın ilerleyen sayfalarında Freud ve Jung üzerine uzun geceler boyu süren sohbetlere katıldığını okuyacağımız bir Tülay German seçiyor hangi çocukluk anısını anlatacağını.

 

İstanbul ve Üsküdar Amerikan Kız Koleji yılları ise tam bir eziyet anlatısı. Ailesi, müziğe yeteneği erken yaşta farkedilen kızlarının özel piyano dersleri almasını sağlasa da konservatuara gitmesine izin vermiyor. Böyle eşsiz bir ses ve müzik yeteneğinin, hele bir de Türkiye burjuvazisinin hatırı sayılır ailelerinden birine mensupken, sırf şarkı söyleyebilmek için bunca mücadele vermiş olabileceği akla gelmiyor galiba. Belki bu yüzden Tülay German bilinsin istiyor, kadın olmak ne demek, şarkıcı olmak ne demek, kendi yolunu çizmek, kendi seçtiği hayatı yaşamak ne demek. Verdiği kavgaları teker teker anlatıyor. Kolej yılları bu kavganın tam anlamıyla başladığı yıllar. Öğretmenleriyle sürekli kavgalı, ha bire disiplin cezası alan, babasına şikayet mektupları gönderilen, hatta asiliği nedeniyle kurul kararıyla sınıfta bırakılan bir Tülay var bu yıllarda. Bir gün okulda bir anket yapılıyor. “Okulu bitirince evlenecek misiniz, yoksa üniversiteye mi gideceksiniz?” Soru kağıdına “Ne o ne o. Şarkıcı olacağım.” diye yazıyor German ve kendini okul müdürü Miss Martin’in odasında buluyor yine:

Memleketinizin herhalde şarkıcıdan fazla, bilgili annelere ihtiyacı var. Sınıfınızdan topladığımız kağıtlarda, sizinki gibi ciddiyetten uzak bir cevaba rastlamadık.” Tutamadım kendimi.”Özür dilerim Miss Martin ama Amerika’yı çok iyi bir anne ve ev kadını olan kız kardeşiniz Mrs Tracy değil de mesela Nat King Cole ya da Ella Fitzgerald gibi şarkıcılar tanıtıyor dünyaya.” Dudakları daha da bir inceldi. Sonra:”Fikrinizi sormadım” dedi. Biraz daha durdu. “Gidebilirsiniz” dedi. Nat King Cole’u da Ella Fitzgerald’ı da bilhassa söyledim. İkisi de zenci diye!

 

Müzik hocaları, Ankara Devlet Operası’nın en büyük sopranosu Belkıs Aran ve konservatuardan başka hocaların ısrarlarına rağmen ailesinin onu neden zorla Üsküdar Amerikan Koleji’ne yazdırdığını mezun olduğu gün anladığını yazıyor Tülay German. “Annemi anladım, annem gibi düşünen, üstelik de akıllı geçinen diğer tüm anneleri de anladım.” diyor ve kendinden beklenenleri sıralıyor:

Tülay German: Yüksek Mühendis Mimar, hâlen İmar ve İskân Bakanlığı Teftiş Heyeti Reisi Fikret German’ın ve eline kocasının elinden başka erkek eli değmemiş Nermin Hanım’ın tek kızı… Güzelcene… Siyah saçlı, ela gözlü, beyaz tenli, uzun boylu, balık etinde… Suadiye’de, Bağdat Caddesi üstünde iki katlı, bahçeli evi var, piyano da çalar. Üstelik kola mezunu.
Zengin, iyi aile çocuğu Yüksek Mühendis Mimarların ve annelerinin dikkatine…

 

Evlilik karşıtlığı burada başlıyor ve kitap boyu hayatının en önemli kararlarından biri olarak sık sık ziyaret ediliyor. Çünkü 50’li, 60’lı yıllardayız ve girdiği ortamlar ve ilişkiler ne kadar entelektüel ya da özgürlükçü de görünse evliliği reddeden bir kadının ödeyeceği bedeller belli. Tülay German ilk aşkı İtalyan müzisyen Mario’nun evlenme teklifini reddediyor ama onunla İtalya’ya gitmeye evet diyor. Babasını devreye girmesi ve Mario’nun bir çırpıda Türkiye’den sınır dışı edilmesiyle biten bu aşk hikayesiyle ilgili German’ın altını çizmek istediği başka şeyler de var: “Hiçbir kadın ilk yattığı adamı unutmaz” diyor Melike. Morio’yu o yüzden sevmiyorum ki… Annem gibi benim karşımda kendi durumunu değil de, beni sevdiği için seviyorum. Sert olmadığı için, beni düşündüğü için, bana zevk verdiği zaman zevk aldığı için seviyorum.” Mario’nun ilk gençlik yıllarında kadınları memnun etmeyi öğrenmek için, kadınları memnun etmeyi iyi bilen bir İtalyan “sevici”den dersler aldığı da not düşülmüş.

 

 

Bu yıllarda çeşitli gece kulüplerinden gelen sahneye çıkma tekliflerini babasının onayından geçemiyor bir türlü ama Tülay German son derece özgür bir hayat yaşıyor yine de. Her gece dışarıda eğlenip, sabahın beşinden önce eve girmiyor. Pencereden kendini gözleyen komşu Kamil Bey’in karısına inat evin önündeki travmay raylarının üzerine boylu boyunca uzanıyor hatta bir sabah. İsyansa isyan.

 

25 yaşına geldiğinde artık sahne yasağına da isyan ediyor. Anne ve babasıyla birlikte Ankara’da Yüksel Palas’ta kalıyorlar. Otelin sahibi Süreyya Bey’in teklifiyle Tülay German otelde sahne almaya başlıyor ama onlardan gizli olarak. Her gece on birde onlara iyi geceler dileyip odasına çekiliyor, sonra hazırlanıp üzerine sabahlığını geçiriyor ve aşağı iniyor. Yakalanırsa uykusu kaçmış kızı oynayacak. Aşağı indiğinde sabahlığı resepsiyondaki gececiye bırakıyor. Sahneye çıkıyor. İşi bitince sabahlığını üzerine geçirip yukarı çıkıyor. Birkaç gecede müthiş sükse yapıyor. Ama bu müthiş oyun fazla süremiyor tabi. Babasından yediği osmanlı tokadıyla İstanbul’a gönderiliyor German.

 

Ama sahnenin tadını almış bir kere. Şişli’de yeni açılan bir klüpten teklif aldığında bu kez evet diyor. Aylık yevmiyesinin babasının maaşının iki katı olması bir yana, babasına karşı başka bir koz da var elinde. Bir gece eve gidip mükellef bir rakı sofrası kuruyor ona. Beyaz peynir, kavun, çoban salatası, patlıcan tavası, cacık… Tatlı olarak da şantaj. Baba kız yaptıkları rakı keyfinin sonunda, babasının Ankara’daki metresi Gülten’den bahsi açıyor. Annesinin bir şey anlamaması için yardım teklif ediyor, üstüne de kulüpteki işten bahsediyor. Pazarlığın koşulları açık: “Artık annemi ikna etmek de sana düşüyor. Gülten işiyle ben meşgul olacağım, gece kulübü işiyle de sen!”

 

 

İstanbul sahnelerinde ilk defa kolej mezunu bir şarkıcı çıkmaya başlıyor böylece, İngilizce caz parçaları söylüyor. “Sahnede ciddi, hafif kasıntı olmam lazım. Mesela pek gülmeyeceğim. Bir de, babam gelse, masasına gitmek, oturup bir kahve içmek bile yasak.” Kendine belirlediği bu kuralların yanına kostümünü de yaratmak istediği imaja uygun seçiyor Tülay German. Siyah dar bir etek, siyah uzun kollu süveter. Gazetelerde ilk haberler “süveterli şarkıcı” diye bahsediyor ondan. Kendine Şişli’de bir daire tutuyor, yeni bir hayat kuruyor, çok geçmeden tanınmış bir tiyatrocu ve oyun yazarına aşık oluyor. Bu son derece entelektüel adamla yaşadığı ilişki kısa sürede adamın bitmek bilmez sorguları, kıyafetine, davranışlarına karışması, kıskançlıkları ve baskılarıyla eziyete dönüşüyor. İlk kaçış hamlesi olarak yemek yapmayı öğreniyor Tülay German: “Yemekten sonra uykusu gelsin de uyusun, ben de rahat olayım, elime kitabımı alıp okuyabileyim, başımı dinleyeyim diye her sabah, önümde yemek kitabı, güzel yemekler yapıyorum.”

 

Tülay German’ın reddettiği bu ikinci evlilik teklifinin ardından daha da büyük bir krize giren ilişkisini nasıl bitirdiğine bakalım:

Dünya güzeli bir Rum tavernasındayım. (…) Çiroz, midye tavası, pilaki, arnavutciğeri, bir de küçük Yeni Rakı. (…) Bu tavernayı bizim orkestranın gitarcısı keşfetmiş. Harika bir yer. Müşterilerin çoğu erkek. Kadınlar tek tük. Tek başıma oturmuş, bir de keyifli demleniyorum ki… Etraftan garip garip bakıyorlar. Umrumda değil. Bardağıma yine rakı koydum. İhtiyar Rum şarkıcılardan biri masamın başında: “Ela, ela, ela,” diyor. Ben de başladım onunla söylemeye. Öbür müzisyenler de geldi, hemen ikinci, üçüncü sesi yapmaya başladılar. Aman be!… Hayat meğer ne güzelmiş. İç kızım iç! Uzun zamandır ilk defa kuş gibi hafif hissediyorum kendimi. Buradan çıkar bir gece kulubüne giderim. Oradan da Lale İşkembcesi’ne. Bol sarımsaklı işkembe çorbası içmeye. Oradan da eve. İçim Yeşilköy Havalanı gibi geniş. Makyajımı bile silmeden, hiçbir şey yıkamadan, hemen yatağa atarım kendimi. Koynumda kedim. Rahat.

 

Müthiş güzel bir pasaj değil mi? 1962 yılının İstanbul’unda, Bir Rum tavernasında tek başına rakı içen bir kadın. Onu ilişkiye hapsetmeye çalışan adamı postalamış. Hayatın tadını yeniden hatırlıyor. Özgür. İçi Yeşilköy Havaalanı gibi geniş.

 

 

Tülay German’ın Tülay German oluşu bu tarihten sonra başlıyor diyebiliriz. Hem caz şarkılığı kariyerinde hızla ilerliyor, hem kendi başına kurduğu yeni hayatta kendi tercih ettiği hayatı yaşıyor. Ailesiyle gerilimler devam etse de artık güçlü ve tanınmış bir kadın. Klüplerde aranan bir isim, radyoya programlar yapıyor, röportajlar veriyor, yeni çevrelere giriyor, yeni dostlar ediniyor. Eskiden beri İstanbul radyosunda yaptığı programlarının hayranı olduğu Erdem Buri’yle yollarının kesişmesi German’ın önünde yeni bir patika açıyor. Louis Armstrong, Dizzy Gillespie, Sarah Vaughn gibi büyük caz ustalarının yanısıra Nouvelle Vogue’ı, Truffaut’yu Buri’nin programlarından, gazete ve dergi yazılarından öğrenmiş. Erdem Buri’nin cazibesi bu kadar değil. Öyle bir çevrede, öyle bir hayat yaşıyor ki Biri, Tülay German bir anda “Harikalar Diyarındaki Alice gibi” buluyor kendini. Gerçekten de haksız değil. Bu yeni diyarı bir pasajla anlatmak gerekirse:

Moda’daki eve gitmenin tiryakisi oldum. Hemen her gidişimde ev dolu. Terasta: Besteci ve Ankara Devlet Konservatuarı Müdürü İlhan Usmanbaş, Müzisyenler Sendikası Başkanı Muammer Yeşil’le konuşuyor. Salonda: Ankara Operası’ndan Atıfet Usmanbaş, eleştirmen Adnan Benk, Avukat Gülçin Hasa (Çaylıgil)… Çalışma odasında: Aziz Nesin, birçok değerli kitabı Türkçe’ye çeviren Şerif Hulusi, Selahattin Hilav, Fethi Naci, Adnan Cemgil, besteci Yalçın Tura… bir akşam, Suna Kan ve kocası Faruk Güvenç geliyor. Klasik müzik üzerine konuşmalar… başka bir gün caz kritiği Cüneyt Sermet, Bill Evans’ın piyano çalışını anlatıyor… Doktor Erdoğan Noyan geliyor. Freud ve Jung üzerine saatler süren tartışmalar… Daha başka bir gün politik konuşmalar… Başka bir gün filozofik… Zaman zaman anfiteatrda konferans dinleyen bir öğrenciye benzetiyorum kendimi. Kapı çalınıyor. Elinde iki şişe Doluca şarabıyla Metin Erksan. Erdem’in çalışma odasına kapanıyorlar. Ya da… Devamlı gülen, dünya tatlısı Atıf Yılmaz… Yine kapı çalınıyor. Erdem’e film çekmesi için ısrar eden ve Erdem’den her sefer “Boşuna ısrar etme, hiçbir senaryom sansürden geçmiyor” cevabını alan Birsel Film’in sahibi Nüshet Birsel, Erdem’in kuzeni Fosforlu Cevriye’nin yazarı Suat Derviş’le Orhan Kemal. Bir akşam da hayranı olduğum, bütün kitaplarını okuduğum, alçakgönüllülük abidesi Kemal Tahir geldi. Ben hayatımda böyle ev görmedim. Bir yere gitmeye gerek yok. Bütün İstanbul burada.

 

Paşa torunları, romacılar, şairler, ressamlar, yönetmenler, filozoflar tanımaktan mutlu olduğu kadar “düşlerinin gerçekleşeceğine inanan, düşünce özgürlüğünü savunup mahkemelerde, hapislerde acı çeken, kültürlü, namuslu ve alçakgönüllü umut dolu insanlar”la karşılaşmaktan da mutlu Tülay German. Bu çevrede tanışıp benimsediği fikirleri, yeni duygulanışları, inançları müziğine taşımak istiyor. Erdem Buri’nin önerisiyle “kendi müziğini kendi dilinde söyleme” fikri ilk kez Moda’daki bu evde yeşeriyor. Aşıklardan, Ruhi Su’dan dersler almaya başlıyor. Halk müziğiyle tanışıyor. Daha önce denenmemiş bu yeni şarkı biçimi için Melih Cevdet’e, Oktay Rıfat’a sözler yazdırılıyor. Ve Tülay German Summertime’dan, Stardust’tan sonra “hayatında ilk defa snop bir seyirciye türkü söylüyor.” Hem de ne söylemek!

 

 

Tülay German’ı önce büyük bir ilhama, mutluluğa, sonra da sürgüne götürecek bu maceranın arkası yarın.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

KÜLTÜR

YGünün Kitapları
Günün Kitapları

15 Ocak 1975 tarihli Cumhuriyet gazetesinden bir liste

TARİH

YBitimsiz Düşüşüyle Yeşilçam’ın Küçük Hanımefendisi
Bitimsiz Düşüşüyle Yeşilçam’ın Küçük Hanımefendisi

Zayıflama hapları, amfetamin bağımlılığı ve yaşamdan vazgeçişiyle Belgin Doruk.

KÜLTÜR

YDuygu Asena Yalnız Seyahat Eden İşadamı Kadını Anlatıyor
Duygu Asena Yalnız Seyahat Eden İşadamı Kadını Anlatıyor

Adil olmayan, eşit olmayan herhangi bir şeye bir dakika için bile olsa tahammülü yok Asena'nın. Yazısı da bu sürekli hareket içinde akıyor.

Bir de bunlar var

Güle Güle Yaşar Kemal
Birbirlerinin Peşinde: Şiir ve Bilim
Kosova’da bir Sergi: “Seni Düşünüyorum”

Send this to friend