Bazı kimseler için Hıdırellez tek gün olsa da, Hızır u İlyas’ı anmaya doyamayanlarımız için şu vakitler Kutlu Hıdırellez günleridir. Ve Hıdırellez günü, sadece Ahırkapı'da değil aslında İstanbul’un her tarafındadır.

TARİH

Hızır Aleyhisselam’la İstanbul Köşe Bucak

“Circis oldum basıldım,

Mansur oldum asıldım,

Hallaç pamuğu oldum,

Bunda atılıp geldim.”

 

Yunus Emre

 

 

Hızır, Nâm-ı diğer Aya Yorgi, Cercis, Circis, Ayios Greorgios, Saint George…

 

Bazı kimseler için Hıdırellez tek gün olsa da, Eski Nisan’ı hala yaşadığımız şu günlerde, Hızır u İlyas’ı anmaya doyamayanlarımız için şu vakitler Kutlu Hıdırellez günleridir. Şu günlerde yalnızca Ahırkapı şenliklerini, yahut çizilmek suretiyle gül ağacı dibine konulan dileklerden öte bir şey hatırlatmayan Hıdırellez günü, aslında İstanbul’un her tarafındadır.

 

Geçenlerde,  Volkan Bey Hızır Cemi vesilesiyle, ölçeği epeyce geniş tutan bir Hızır silsilesi yapmıştı. Hıdırellez günü, bir leziz silsileyi de Twitter’ın müverrih tayfasından Ceren Hanım yaptı. Kaptı bizi Urallar’dan, Balkanlar’da saldı. Ben de çemberi biraz daha daraltıp, çepere biraz daha yaklaştım ve İstanbul, Hızır ve Hıdırellez’e dair neler varmış bakalım dedim “kim var imiş biz burada yoğ iken” mucibince ve umduğumdan fazla şeyle müşerref oldum.

 

Eski İstanbul’da ilk yaz ve seyran adıyla, Rumî Nisan’ın 23. Günü kutlanan Hıdırellez’in en gözde mekanları Kağıthane, Çırpıcı, Veliefendi çayırları, Haydarpaşa, Fikir Tepesi, Fenerbahçe, Büyükdere, Beykoz, Göksu çayırları, Çamlıca, Eyüp Sultan’daki Türbe Bahçesi ile, Gümüşsuyu, ve Fulya tarlası imiş. (Eskiler, Rumî takvime göre Kasım Günleri ve Hızır Günleri diye ikiye ayırmışlardır. Kasım 180, Hızır ise 186 gündür. “Kasım”, bugünkü takvimin Kasım ayının 8. inci günü girer.) Reşat Ekrem Koçu’ya göre, İstanbul mesire hayatını Hıdırellez günü başlatırmış. Dahası, yazlık evlere göç de bu günden itibaren başlarmış, ta ki, Kasım ayı gelene kadar da oralarda yaşanırmış. Mutad olan vergiler haricindeki bir kısım vergiler, senede iki defa olmak üzere, Ruz-ı Hızır ve Ruz-ı Kasım adıyla anılan vadelerle alınırmış. Hızır’ın var olduğu İstanbul’da, Hıdırellez sadece sağlık ve şifa talebinden, kısmet açmaklığa, bereket dileğinden, mal-mülk talebine kadar pek çok ritüelin yapıldığı gün demek değildi. 


Musahipzade Celal bey, “Eski İstanbul Yaşayısı”nda şöyle anlatır Hıdırellez gününü: Ecnebilerin Noel babasına teşbih edebileceğimiz bizim de bir babamız vardır. Adına Hızır Baba (Hızır İlyas) deriz. Aralarında bir mukayese yaparsak benzer taraflarını, ayrılıklarını görürüz. Noel baba kışın kar yağarken gelir. Kırmızı mantosu, püsküllü külahı, beyaz sakalıyle bacalardan odalara girer, çocuklara hediyeler getirir. Mumlar dikilmiş telli pullu çam dallarına (Noel ağacı) zarif oyuncaklar asar geçer.

 

Bizim Hızır İlyas babamız ise baharın müjdecisidir. Pembeli, sarılı, allı, morlu bahar çiçeklerinden örülmüş cüppesi vardır. Al renkli külahına sardığı baharın çimenleri gibi zümrüt yeşili pırıl pırıl pırıldıyan sarığının ucu nurlu yüzünü, ak sakalını okşar.

 

Daha geceden gül dallarına gümüş kuruşlar, çeyrekler bulunan kırmızı keseler bağlanır. Hıdırellezin bereket getirmesi için besmelelerle açılır. Gül dibine konan toprak çömleklere her genç kız kendine ait yüzük, düğme gibi bir şey atar. Ağzı bir yemeni ile bağlanır. Hıdırellezin kırmızı pabuçlarının bastığı yerlerde renk renk çiçekler açılır. Elindeki değneğin dokunduğu gül fidanlarında güller biter. Bülbüller aşka gelir, dem çeker. Baharın cihanı doldurur.

 

Sabahleyin bir kızın yüzüne bürümcükten bir duvak örterler. Sesi güzel kızlar birer mâni söyler. Duvaklı kız çömlekten bir niyet çeker. Kısmeti çıkmıyan kızların başında kilit açılır. Ogün kuzular doldurulur, sütler, yoğurtlar, helvalar, peynirli pideler, dolmalar yenir. Bazıları kendi bahçelerinde, bazıları da kırlarda yayılır.»

 

Baharı Hıdırellezin gelişinden anlayan eski İstanbulluların keyif ehli o gün çantasını, sepetini nevale ile doldurur, Kağıthaneye, Çırpıcı’ya, Veliefendi çayırına, Okmeydanı’na, Mecidiye köyüne, Çamlıca’ya, Fikir tepesine, Beykoz çayırına velhasıl İstanbul’un güzel köşelerine koşarak orada geç vakte kadar eğlenir dururdu. Bu eğlence yerlerinin en parlağı Kâğıthane idi, İstanbul’da Hıdırellez gelmeden daha bir hafta evvelinden hazırlıklara başlanır, akrabalara, uyak semtlerdeki dostlara davetnameler gönderilirdi.

 

Hıdırellez günü yeşermiş çayırların ortasında önlerinde davul, dümbelek, zilli maşa, keman, zurna ve uttan mürekkep saz takımları olduğu halde mavi, kırmızı yeldirmelerinin etekleriyle uçuyormuş gibi yürüyen, kâh eller belde, kâh oynaya oynaya, göbek kıvıra kıvıra Hediyen bakır renginde, esmere yakın, kapkara, boy boy, biçim biçim, kara kaşlı, kıvır kıvır saçlı, şuh ve çapkın çingene kızları ve kadınları gezerler, dere kenarlarında şarkı söylerlerdi.

 

Yine çimenlerin üstlerinde, derenin kenarlarında çilingir sofraları kurulur, midelere indirilen ateşli içkilere güneşin başa vuran hararetinden kendinden geçenler, etrafı inletirlerdi. Bir tarafta da kurulan salıncaklarda çocuklar sallanırlar, horoz şekerinden tutun da her türlüsüne kadar kuru meyve ve diğer öteberi satanların ardı ara at kesilmeden yükselen sesleri ortalığı çınlatırdı. Arabalarla piyasa eden genç hanımlar da ortada başka bir zevk ve neşe dağıtır idi.

 

İşte İstanbul’da eski anmanda Hıdırellez böyle geçerdi.

 

Efsanelere göre, kuruluşundan tutun, büyük abidelerin inşasında yerini almıştır Hızır, bir İstanbul muhibbi olarak. Bilirsiniz, Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nin birinci cildi tamamen İstanbul’a dairdir. Ve Evliyacığımız İstanbul’u, kadim kuruluş efsaneleri ile anlatmaya başlar. Bu efsanelerin kaynaklarını vermez, kullandığı isimlerin bazıları hala bilinmez. Ama Birinci Cilt’in kaynakları üzerine pek muhteşem bir eser hazırlayan merhum Meşkure Eren, aşağıdaki hikayeyi Taberi Tarihi ve İskendername’den aldığını nakleder.

 

Hızır, Evliya’nın Büyük İskender namı ile andığı İskender-i Zülkarneyn’in ordusunda bir askerdir ve zorlu yolculuktan sonra onunla birlikte ab-ı hayat’ı içen ikinci kişidir. Evliya, Hızır’ın peygamberliğinde görüş ayrılığı olduğunu söylese de, Kehf suresinin 78. Ayetinin onun varlığına kesin delil olduğunu nakleder. Pek çok illeri fethetse de, İzmirne sahibi Kaydefa’nın mülklerini ele geçiremez. Dahası, Kaydefa tarafından uzunca bir süre tutsak edilir. Ancak, bir daha saldırmayacağına söz verince serbest bırakılır. Ama İskender’in içi rahat değildir. Ulemaları “Kaydefa aslı avradın ne değeri ola, deniz gibi asker ile üzerine varıp ilini, vilayetini yakıp yıkalıp, halkını kılıçtan geçirip ciğerlerini kebap edelim” dese de İskender’in içine sinmez. Tam bu esnada Hızır ortaya efsanevi (!) bir fikir atar. Kaydefa’yı ceng ü cidal etmeden yenmenin tek yolu vardır, o da Karedeniz’i Makedonya yanından kesmektir. Böylece İskender hem sözünü tutarak intikamını almış olacaktır, hem de Kaydefa’nın ili sular altında kalacaktır. Pek çok eski bilgin ve mühendisin Akdeniz ile Karadeniz’i ölçüp Karadeniz’in daha yüksek olduğunu hesaplaması ile birlikte 700.000 dağ delici işçi işe koyulur. Kazı gözcüsü de Hızır olur.

 

Anonim Osmanlı Tarihi’ne göre de İstanbul’un adının Hızır ile bir ilişkisi vardır. Eserde malum mevzu şöyle anlatılır:

 

“Pes raviler şöyle rivayet etdi kim ol günlerde kim ol kilisa yıkıldı ol yıl İLYAS peygember ve HIZIR peygamber ve İskender Zulkarneyn dünyaya gelmişlerdi. Ol tarih içinde Hazret-i Risalet-selâm dünyaya gelmeden bu kadar 710 yıl önden kim, ol vakit kim kilisa yıkıldı. Kudüs mabedinde dahi kubbe-i sahra yıkıldı. Anda dahi altı bin keişiler vardı, anda dahi helâk oldular. Ol günde ruhbanlardan ve beğlerden ve beğ oğlanlarından ve gayrı halkdan yüz otuz bin mikdarı helâk oldu. Meğer Yanko bin Madyan’ın bir oğlu kaldı, andan gitmişdi hazır değildü. Adına Büzantin dirlerdi.”

 

Şemsüddin Tarihi’nde, Ayasofya’nın inşası sırasında İmparator Justinianus habire Hızır’ı görür. İlk rüyayı, inşaat toprak seviyesine gelip, mimarlar kubbe ve dehlizlerin nereye yerleştirileceği konusunda anlaşmazlığa düşüp de, planların hiçbirinin imparator tarafından beğenilmemesi üzerine 8. gece görür. İmparator, binanın üstünde elinde saf gümüş bir levhayla dolaşan, yeşil elbiseli bir ihtiyar görür. Gümüş levhanın üzerinde bir kilise planı vardır. İmparator, keşke o levha benim elimde olsa diye düşünürken ihtiyar levhayı eline koyar ve “İşte Ayasofya’nın inşaat planı. Kaderin levhasında çoktan beri çizilmiş olarak duruyordu. İşte şimdi zamanı geldi ve onu getirdim” der. İmparator sorar: “Ayasofya nedir?” Hızır da cevaplar: “İnşaa edeceğin bu kilisenin adı ilk günden beri Ayasofya/Bilginin Evi idi. Aynı zamanda Tanrı’nın sevgili kullarının tapınağı da.” Aynı gece mimar İgnatios da aynı rüyayı görür. Kilisenin inşaası sırasında ortaya çıkan mali krize de yine Hızır el atar. Şemsüddin bu rüyayı da İmparatorun kendisine anlattırır:

 

“O gece sabaha kadar Tanrı’ya dua ettim. Uykum bastırdığından neredeyse gün ağarıyordu. Yeniden bana o iyi haberi getirmiş olan ihtiyarı gördüm. Binanın üzerinde ayakta duruyor ve dua ediyordu. Duasını bitirince ona koştum ve önünde diz çökerek “Tanrı aşkına, kim olduğunu söyle bana!” diye yalvardım. Bana “Ben Hızır peygamberim ve Yaradan’ın emriyle çaresizleri korurum. Şimdi bana öbür dünyadan bu kiliseyle ilgilenmem emredildi” dedi. Ona hemen “Biliyor musun, soylu ve güçlü ihtiyar, elimizde harcamaları karşılayacak hiçbir kaynak kalmadı?” dedim. O da bana: “Üzülme! Gün doğduğunda atına bin, bir kaç güvenilir adamla birlikte Altın Kapı’dan, yani Silivri Kapı’dan çıkıp üç tepenin bulunduğu yere kadar git. Tepelerin az ötesinde mavi mermerden bir sütun vardır. Adamlarına bu sütunun dibini kazmalarını söyle. Sütunun altında bulacağını al ve kilisenin masrafları için harca!” dedi. Uyanınca Tanrı’ya şükrettim.

 

Evliya’daki efsane biraz daha farklıdır. Yanko bin Madyan’ın torunu, Kral Vezendon’un yıldızlar kadar güzel kızı babasının İstanbul’u imar ettiğini öğrenince Ayasofya için iki milyon hazine gönderir. Burada Hızır devreye girer. Mühimmatın ve levazımatın kendisinden alınmasını irad buyurur ve binanın temeline nehir gibi has kurşun akıtır ki zelzelelerden zarar görmesin. Sonra binbir yüksek sütunlar üzerine kemerler ve tol(n)oz kubbeler inşa edip, altına da sarnıç yaparlar. Zaten Ayasofya’da kullanılacak taş madenini de Hızır gösterdiği için, Davut Paşa has bağçesinde bin yıllardır eşek ve katır yükü ile taşınsa da bir türlü eksilmeyen madene de bu yüzden Hızır Madeni adı verilmiştir.

 

ayasofyanin inşaasi manasses kronigi

 

Ayasofya’da İskender-i Zülkarneyn’den Seyyid Battal Gazi’ye kadar pek çok ekabirin yanında Hızır’ın da makamı vardır. Büyük kubbenin tam altındandır ve rivayete göre Muhammed Peygamber doğduğunda dört-bir-yanda meydana gelen mucizelerden biri de bu kubbenin çökmesidir. Risaleti zamanında peygamberi ziyarete gelen ruhbanlar durumu anlatır ve bir türlü tamir tutmayan kubbenin ancak ve ancak peygamberin ağzının suyu ve 70 deve yükü zemzemle karıştırılan harç ile onarılacağını söylerler. İstediklerini alıp İstanbul’a döner ve kubbeyi de onarırlar. Bunun hatırasına II. Mehmed fetihten sonra kubbenin altına, Hızır Makamı’na 50 Rumî kile ağırlığında altın bir top astırır. Burada Hızır’ın ekabirle sık sık görüldüğü, bu yüzden de ihtiyaç sahiplerinin sürekli burada namaz kıldığını nakleder Evliyacığımız.

 

DSC04003

 

Ayasofya’nın girişinde, şimdi dahi, parmağımızı içine geçirip tam tur döndürmek suretiyle dileklerimizin kabul olunacağına inandığımız, terleyen sütun olarak da anılan sütunun üzerinde zamanında Ayios Greorgios’un ikonası mevcut imiş.  Hızır’dan şifa dileyen halk, sütunu öpüp sarmaladıkça ikona aşınmış. Zaten de bir süre sonra metal ile kaplanmış.

 

Hagia.Sophia

 

İstanbul’un diğer camilerinde de Hızır Makamı olduğu söylenir. Bunlardan biri de Üsküdar’daki Valide-i Atik Camii’dir. Son cemaat yerinde, kapının sağında, en sağ pencerede Hızır’ın görüldüğü söylenir ve o anın hatırasına bir levha mevcuttur orada da.

 

Eremya Çelebi Kömürcüyan’ın İstanbul Tarihi’nin, Eremya’nın gözlemleri kadar kıymetli notlarını yazan Hrand D. Andreasyan, Ortaköy, Çengelköy, Yeniköy, Büyükada’da Aya Yorgi, Samatya’da da Ayios Greorgios adlı kiliselerin olduğunu kaydeder. Bunları kurcalarken, Karaköy’den Galata’ya çıkarken, sağda kalan Sankt Georg Vakfı’na ait Avusturya Hastanesi’nin, Hızır şifa himmetinden mülhem bir kurum olduğu da aklıma geliverdi şimdi.

 

NewStGeorgeIcon(1)

 

İstanbul ahalisi her zaman iç içedir Hızır ile. Ağılcılar esnafı kuzu narhını (üst fiyat) Hıdırellez günü belirler ve o gün İstanbul’un bütün zevk ve sefa düşkünleri ağıllara koşar. Sarayda da aynı gün epey kurban kesilirdi.  Çayır voynuklarının Hıdırellez’den evvel İstanbul’da bulunmaları lâzımdı. Sefer voynuklar ise Nevruz’da İstanbul’da bulunurlardı ve kadılara o güne kadar kuzu kesilmesinin yasak olduğu emirleri gönderilirdi Dersaadet’ten. Balıkpazarı esnafının aşçıları tıpkı Meryem Ana, Sarı Saltuk, Karakoncoloz günlerindeki gibi Hıdırellez’de yağsız yemek yiyerek perhiz yaparlardı. Demirci Esnafı’na nal kesmeyi öğrettiği için pirleri Hz. Hızır idi. Gemicilerin ise, aslen Davûdi olmalarına rağmen gerçek pirlerinin Hızır olduğu söylenir. Çünkü Seyyid Hümayiddin’e gemi yapmasını öğreten Hızır’dır.

 

bahriye12

 

Denizciler için ise Hızır’ın yeri ayrıdır. Yeni yapılan gemiler Hıdırellez’e yetiştirilir, yahut o gün suya indirilirdi. Ruz-ı Kasım’dan beri kışlaklarda bekleyen Donanma, Ruz-ı Hızır’da sefere çıkar ve bugün pek alayişli-nümayişlidir. Donanma tersaneden çıkınca evvela Sarayburnu’nda duraklar, Kapudan Paşa mehter eşliğinde baştardasıyla Yalı Köşkü’ne yanaşırdı. Başına kallavi, sırtına sof ferace giymiş olan Kaptan Paşa, gemi reisleriyle beraber Yalı köşkünde karaya çıkar, vükâlâ ile ve maiyyeti erkanıyla köşkte bulunan Padişahın elini öperdi. Burada paşaya ve reislere rütbelerine göre hil’atlar giydirilirdi.

 

Aslında pek çok yer daha var Hızır’ın köşe bucak, sokak-öbek sere serpe İstanbul’da görüldüğü. Cami ve mescitler, ayazma ve çeşmeler, artık olmayan zaviyeler, sokaklar ilh. Tek tek saymakla bu yazıda bitmez.

 

Hamiş: Utanarak söylüyorum ki, benim alanım Osmanlı İstanbul’u olduğu için Bizans ve Ortodoks kültürünün epey cahiliyim. O kısmı bir kurcalayan çıksa da, fakir de okuyup bilgilense keşke…

 

Kaynakça:

  • İstanbul Ansiklopedisi, Reşat Ekrem Koçu, İstanbul
  • Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 1994
  • Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi / 1. kitap / Bağdat Yazması, YKY, İstanbul, 2006 (Dileyen Günümüz Türkçesi ile Evliya Çelebi Seyahatnamesi: İstanbul, YKY, 2003’den de faydalanabilir)
  • İstanbul Tarihi, Eremya Çelebi Kömürcüyan, Eren, İstanbul, 1988
  • Evliya Çelebi Seyhatnamesi’nin Birinci Cildinin Kaynakları Üzerinde bir Araştırma, Meşkure Eren, YKY, İstanbul, 1960
  • Stefanos Yerasimos, Türk Metinlerinde Konstantiniye ve Ayasofya Efsaneleri, İletişim, İstanbul, 2010
  • Tarih-i Selânikî, Selânîkî Mustafa Efendi, ed. Mehmet İpşirli, TTK, Ankara, 1999
  • Mehmet Zeki Pakalın, Tarih Terimleri Sözlüğü, MEB, İstanbul, 1983
  • Anonim Osmanlı Tarihi (1099-1116 / 1688-1704), ed. Abdülkadir Özcan, TTK, Ankara, 2000
YAZARIN DİĞER YAZILARI

KÜLTÜR

YKız Çocuğunu Çeperde Tutmanın En Kolay Yolu
Kız Çocuğunu Çeperde Tutmanın En Kolay Yolu

Okullarda örtü serbestisi meselesinin hep es geçilen yanı, kız çocuklarının örtünmesini sitayişle destekleyen yönelimin kaynağı oluyor: "Evladının çeperinden ayrılmasını engellemenin" yolu onu muhafaza etmekten geçiyor.

Bir de bunlar var

Kahve çılgınlığını modern bir şey mi sandınız?
Sovyet Şarkıları 1: Ümit ve İncelik
1830’larda Kadınların Kalbi

Send this to friend