Avukatlık mesleğinin ve hukuk işlerinin değişen yapısı ile kadınların ve etnik azınlık gruplarının mesleğe girişi arasındaki ilişki üzerine çalışmaları olan İngiliz Profesör Hilary Sommerlad’le hukuk, meslekte kadınlar ve kimlikler, çokkültürlülük üzerine bir söyleşi.

MEYDAN

KÜLTÜR

Hilary Sommerlad: “Haklar artık yok oluyor”

Avukatlık mesleğinin ve hukukun yapısı, kadınların ve özellikle etnik azınlık kadınların da mesleğe girişiyle nasıl değişti sizce?

 

Kadınların ve etnik azınlıkların mesleğe akın etmesi aynı anda oldu aslında. Big Bang (1986’da İngiltere hükümetinin para piyasalarını yeniden düzenleyip liberalleştirmesinden bahsediyor) sonrası İngiltere ve ABD gibi ülkelerde meslek inanılmaz derecede genişledi. Kurumsal hukuk şirketleri reklam verebilmeye başladı. Çok daha kâr odaklı hale geldiler ve global pazarlara girmeye başladılar. Farklı etnik gruplardan insanların üniversiteye, dolayısıyla da şirketlere girmesiyle aynı anda oldu bunlar. Yani bu şirketler ‘yabancı’ dediğimiz insanları alıp büyüme amaçlı kullanabildiler. Ve bu şirketler, neredeyse bir gecede, çalışan olarak başlayan herkesin eninde sonunda ortak olacağı geleneksel ve küçük şirketlerden, alt seviyelerinde ‘işçilerin’ – bunlara teknisyen bile denebilir – çalıştırıldığı yüksek hiyerarşili, büyük kurumsal şirketler haline geldi. Dolayısıyla, şu anki sözde profesyoneller, 30 yıl öncekisinin profesyonel avukatlarıyla bir değil. Charles Derber adındaki Marksist teorisyen bunu öngörmüştü; hukuk işçilerinin büyük bölümünün proletaryalaştırılacağını, bu işçilerin kendi işlerini kontrol edebilen özerk profesyoneller değil de, makinenin dişlileri olarak çalışacağını söylemişti. Mesela Kanada’da çalışan Hagen ve Kay de bu tesadüfün farkına varmışlar. 1980’lerin ortasından itibaren iyice kâr odaklı hale gelen hukuk şirketlerinin büyümesiyle kadınların mesleğe akın edip şirketler tarafından işçi olarak kullanılmasının aynı zamana denk geldiğini söylüyorlar. Bir bakıma bu durum, mesleğin tamamen kapitalist bir meslek olmasını kolaylaştırdı.

 

Yani bu yeni ‘işçilerin’ mesleğe katılımının özellikle toplumsal cinsiyet konusunda yanlı olan hukuk sisteminin yapısını değiştirmediğini söyleyebilir miyiz? Yeni gelenler mevcut sistem için çalışıyor, ona uyum sağlıyor, öyle mi? Daha fazla kadının, özellikle de etnik azınlık gruplarından gelen kadınların katılımının hukuk sistemini değiştireceğini düşünüyor insan…

 

 

Evet, ilginç. Bu konuda çalıştım çünkü daha fazla kadın mesleğe katılınca pek çok feminist “Artık insanların daha farklı biçimde çalıştığı, daha farklı bir hukuk sistemimiz olacak” diye sevindi. Bu konuda çok ütopik bir öngörü vardı. Bunun hiçbir şekilde gerçekleşmediğini söylemiyorum. İngiltere ve Galler’de bazı radikal siyasi uygulamalar oldu. Leeds’te sadece kadın ve siyah avukatların olduğu bir iş yerinde çalışmıştım. Farklı bir iş yapıyorlardı; işlerini farklı biçimde yapıyorlardı. En azından bunun için uğraşıyorlardı. Geleneksel avukatlık biçiminde avukatla müşterisi arasında büyük bir mesafe vardır. Onlar ise daha demokratik şekilde çalışıyordu.

Öncelikle şunu söylemek lazım: avukatlar topluca hâlâ resmi hukuk sisteminin kuralları altında çalışıyor. Artık Legal Aid (avukatlık ve hukuk hizmetleri almaya gücü yetmeyenlere verilen devlet yardımı) de neredeyse bittiği için, bahsettiğim türden firmalar da işlemez hale geldi. Yine de o avukatlardan tekrar bahsetmek istiyorum; onlar sadece işleri farklı şekilde yapmadılar, yeni yasaların getirilmesine de ön ayak oldular. Mesela cinsel taciz yasası gibi yasalar ve uygulanış biçimleri, söz konusu avukatlar olmasaydı gerçekleşmezdi. Demokratikleşme adına gösterilen daha büyük bir sosyal çabanın parçasıydılar. Bu, kesin. Gelgelelim, o radikal avukatların çoğu, siyasi eylemlerinin özellikle meslek dışında çalıştıkları zaman işe yaradığını düşündü çünkü mesleğin kendisi hayli…

 

Kapalı…

 

Kesinlikle. O kadar kapalı ki kuralları yıkmak çok zor. Kurumsal şirketlerden bahsedecek olursak, herhangi bir değişimden, kadınların gerçekleştirebileceği bir değişimden söz etmek zor. Şu an çok kurumsallaşmış durumda bu şirketler. Önem verilen tek şey para kazanmak.

 

1998’de İngiltere ve Galler’deki kadın avukatlarla yaptığınız çalışma Gender, Choice and Commitment: Women Solicitors and the Struggle for Equal Status (Toplumsal Cinsiyet, Seçim ve Bağlılık: Kadın Avukatlar ve eşit statü mücadelesi)’ten bugüne değişen bir şey var mı?

 

Bazı açılardan ilerlemeler var ama çoğu açıdan hiçbir şey değişmedi. Bence neoliberalizmin yaptıklarını sürekli akılda tutmak lazım. Bireye yaptığı vurgu, pek çok farklılığın tanınmasını, kimlik politikalarının gelişmesini sağladı. Bunlar iyi şeyler, özgürleştirici potansiyel sunuyor. Ama madalyonun diğer tarafı… Mesela İngiltere’de son 3 yılda Legal Aid tamamen yok edildi. Yasaları farklı şekilde uygulama/değiştirme çabasının da sonu anlamına geliyor bu. Yani hem yargıçların hem de avukatların hukuk konusunda yapıcı ve esnek olma çabaları sona erdirildi. Çünkü artık her şey para için.

 

Ve şirketler için…

 

Kesinlikle. Mesela kamu sektörünün sorumluluklarıyla ilgilenen hâkimler. Ama artık ortada bir sorumluluk yok.

 

ABD’de Yüksek Mahkeme’nin (Supreme Court) şirketleri, haklar açısından insanlarla aynı değerlendirdiğini duydum. İngiltere’de de böyle mi?

 

 

Evet. Çok ilginç. Bu konuda Colin Crouch’un yazdığı bir kitap var: The Strange Non-Death of Neo-Liberalism (Neo-liberalizmin Garip Ayakta Kalışı). Şirketlerin muazzam iktidarından ve lobi faaliyetlerinden bahsediyor. Kitaptaki konulardan biri de bu şirketlerin bir bireyle aynı haklara sahip olmak istemesi. Bunu her yerde görüyoruz, değil mi? Türkiye’de bile…

 

Ve daha vahşi bir halde görüyoruz.    

 

Türkiye’de mi?

 

Bence öyle. İnsan hakları henüz oturmuş değil çünkü.

 

Haklar artık yok oluyor zaten.

 

Genel olarak mı? Yoksa Batı’da mı?

 

 

İngiltere’de öyle olduğu kesin. Neoliberalizm demokrasiye zıt bir olgu. Hak sahibi olmak için onları uygulamaya sokmanız lazım; eninde sonunda mahkemeye gidebiliyor olmanız lazım. O da gitgide imkânsızlaştırılıyor.

 

Özgeçmişinizde devlet görevlendirmesiyle araştırma yaptığınız yazıyor. Hükümet kurumlarıyla kendi durduğunuz yer/idealleriniz arasında sıkışmış hissettiğiniz oldu mu hiç?

 

Olmadı ama o işi yapalı epey zaman geçti. Adalet Bakanlığı’nın talebiyle hukuk mesleğinde çeşitliliğe dair bir araştırma yaptım. Durum sorun yaratmadı çünkü bakanlığın vizyonu genişti o zamanlar. Şu an bana danıştıklarını düşünemiyorum. Danışmazlar da zaten.

 

Ama bahsettiğim türden bir arada kalmanın yaşandığını kolayca hayal edebiliyorsunuz, değil mi? Sizce bu nasıl aşılabilir?

 

 

Devletler araştırmalarda hangi bulguları istediklerini hep biliyor gibiler. Sürekli bulgulara dayalı politikadan bahsediyorlar ama aslında olan biten politikaya dayalı bulgular.

 

Yani bir yerden ödün vermeniz gerekiyor, değil mi?

 

 

Evet. Hükümetin, Adalet Bakanlığı’nın görevlendirmesiyle araştırma yapmış pek çok arkadaşım devletin bu araştırma sonuçlarını açıklamadığını, onların da bu araştırmayı kullanmalarına izin vermediğini söylüyor. O yüzden ben şu an devletle çalışmam. Belli ki ortada büyük bir problem var.

 

Başka bir konudaki görüşünüzü merak ediyorum. Avrupa’da namus cinayeti işleyip bu cinayetleri ‘namus’ yüzünden işlediği için ceza indirimi alan göçmen erkekleri duymuşsunuzdur. Kadın Çalışmaları bölümünde bu tür olaylardan yola çıkarak çokkültürlülüğün kadınlar için iyi olup olmadığını tartışan okumalar yapmıştık. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Batı’da özellikle Müslüman göçmenlere uygulanan yasalarda değişiklikler var mı?

 

 

Bu soruyu doğrudan cevaplayamam ama birkaç şey söyleyebilirim. Bir açıdan, birini öldürünce cinayet işlemiş olursunuz, bitti. Bu kesinlikten uzaklaşmayı ve çokkültürlülüğü pek çok açıdan neoliberalizmin bir parçası olarak görüyorum; devletin çözülmesi ve sorumluluklarını yerine getirmemesi bağlamında. Yani bir açıdan, çokkültürlülüğü, azınlık gruplarının, hayali bir evrensele, bir sınıf evrenseline karşı zaferi gibi görebiliriz. “Hayır, pardon ama baskının ve zulmün pek çok varyasyonu var!” der gibi. Diğer yandan, bunu devletin “İyi madem, bu sorunla kendiniz başa çıkın. Bana ne!” demesi gibi de görebiliriz. Bence yaşanan, daha çok ikincisi. Bir de şu çok ironik: çokkültürlülük farklılıkları tanıma anlamına geldiği halde, bir topluluğun tek vücut gibi yapılandığı ve içindeki bireylerin önemsenmediği zorlama bir topluluklaştırma olarak çıkıyor önümüze. Örneğin eşcinsellik, kadınların hakları vb.

 

Namus cinayetleri konusundaki sorunuza geri dönersek, Carol Gilligan’ın Ethics of Care (geleneksel ve mevcut etik standartları, insan duygularına ve kadın doğasına kayıtsız olmakla eleştiren feminist teori) adlı çalışmasından çıkan sonuçlar bence tehlikeli çünkü bu teoriyi takip eden insanlar – Gilligan ve kadın avukatlar – bunun mahkemenin bağlamı hesaba kattığı yeni, ilişkisel bir avukatlık biçimi olduğunu söyledi. Bunun da kendini ilk gösterdiği yer namus cinayetleri oldu çünkü bağlam hesaba katıldı ve birine insancıl şekilde yaklaşılabildi. Ama bu şekilde bağlamı hesaba katınca namus cinayetlerini hoş görmüş oluyorsunuz. Bu yüzden bence belli ve kesin bir kanuna sahip olup ardından hareket etmek gerek belki de… Bilmiyorum, her halükarda bazı farklılıkları diğerlerine göre ayrıcalıklı değerlendirmiş oluyorsunuz.

 

Karmaşık bir konu.

 

Çok karmaşık çünkü hukuk sisteminden bahsediyoruz. Ama çokkültürlülük mazereti altında erkeklerin İslam’ın bu zorlama yapısına sığınarak gerçekleştirdiklerinin yanlarına kalmasına izin vermek de çok grotesk.

 

Etnik azınlık gruplarından gelen kadın avukatların bu tür yasalara meydan okuma olasılığı yok mu?

 

Problem biraz hukuk sistemini algılayamıyor oluşumuz aslında. Hukuk sistemi kapalı ve ayrı bir evren, gücünü de buradan alıyor çünkü toplumdan ayrı ve onun üstünde bir yerde durduğunu iddia ediyor. Ama gerçekte toplumla tamamen bütünleşmiş durumda ve bu yüzden hukukun kendi içinde değişiklik yapmak ve hukuku değişim yapmak için kullanmak çok karmaşık bir iş. Yani, anca toplumsal bir devrim yaptığınızda yeni bir hukuk yaratabilirsiniz aslında.

 

Son olarak meslek içindeki kimliklerden bahsetmek istiyorum. Etnik, cinsiyet ve mesleki kimlikler bazen birbiriyle çatışıyor olsa gerek. Bu konuda da araştırmalarınız var. Bu çatışmalarla nasıl başa çıkılıyor? Hangisi kazanıyor?

 

Bu da karmaşık bir konu elbette. İşte bu yüzden Bourdieu’yu önemli buluyorum, çünkü mesleğin insanı tüketen doğasını tamamen anlıyor. Yani insanların bir kimliği apayrı bir yerde muhafaza etmesi çok zor. Meslek içindeki dışlanma süreçleri de insanlara “yabancılıklarını” sürekli hatırlatıyor. Mesela avukat olma fikrine kendini tamamen adamış biri vardır; orijinal kimliğini kökünden kazımak için her şeyi yapacaktır. Ama aslında iyi bir avukat olduğunuzu söylemek için bu iddianın sizin karşı tarafınızda duran, yani iktidar sahibi kişi tarafından onaylanması gerekir. Yani yabancı bir avukat kendini birincil kimliğinden başarılı bir şekilde sıyırsa bile karşınızdaki insan “Üzgünüm ama siz hâlâ İngilizcesi yetersiz bir Türk kadınısınız” derse hiçbir şey yapamazsınız. Yani ‘içeriden’, iktidar sahibi olanların sahiplendiği merkezi bir kimlik var. Sezgi yoluyla kavranan bir “habitus“ları var ve diğerleri de bu habitusun çevresinde dolanıyor sadece.

 

Eleştirel ırk teorisi de buna paralel. Devon Carbado adındaki akademisyenin bu konuda harika çalışmaları var. Carbado, homojenlik teşvikinden (iş yerlerindeki çalışan sayısının etnik açıdan homojen olması için teşvik edilmesi – eleştirel ırk teorisi, bu teşvikin zorlama yapıldığını; bu yüzden aynılığı ve birbirine benzemeyi yeniden ürettiğini söylüyor) ve Amerika’daki avukatların kendilerini beyaz gibi sunarak çalıştığından bahsediyor. Bu homojenlik, birincil kimliğinizi geride bırakmadıysanız kesinlikle üstünüze bir yük bindiriyor. Geçenlerde Bourdieu’nin teorisinden faydalanarak eski İngiliz kolonisi Sri Lanka’da çalışan avukatları ele alan bir makale okudum. Sri Lanka’nın hukuk sistemi İngiltere’ninkine benziyor. Yine aynı şekilde, iyi İngilizce bilenler ve muhtemelen İngiltere’de eğitim almış olanların iyi yerlere kabul edilme şansı daha yüksek. Listenin en başındaki standartlarda olmayan çok az ‘yabancı’ kulübe dâhil olabiliyor. Araştırmaya göre, dâhil olduklarında ise birincil kimliklerini bir kenara atmaya diğerlerinden daha hevesli oluyorlar.

 

Belli ki kimlikler genellikle ‘dışarıdan’ belirleniyor. Unutsanız bile size hatırlatılıyor, değil mi?

 

Erving Goffman isimli sosyolog yabancılıkla ilgili sizin bu söylediğinizi söylüyor: bir yabancı olarak bir yere girince farkına vardığınız ilk şey yabancılığınız oluyor. Goffman bu yüzden, kendinizi birincil kimliklerinizden arındırdığınız dramaturjik bir performansa davet eder sizi. Yeni bir kimlik edinip onu sahnelemeye başlarsınız. Tabi bazıları bunu yapmak istemez; başarınız diğerlerinin “Evet bu iyi bir performans” diye onaylamasına bağlıdır.

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

KÜLTÜR

Y“Doğanın sarıp sarmalamasına ihtiyacımız var”
“Doğanın sarıp sarmalamasına ihtiyacımız var”

HES’lerin yıkıcılığını Kuru Su adlı romanına taşıyan Hande Aydın’la doğa, çıplaklık ve yazarlık üzerine söyleştik.

SANAT

Y“Sen ne kadar beni yok sayarsan say, ben buradayım”
“Sen ne kadar beni yok sayarsan say, ben buradayım”

Ağlanacak hallere gülmeleri en güzelinden anlatan Ayten Kaya Görgün’le güzel bir sohbet.

KÜLTÜR

YBir Adanmışlık Kitabı
Bir Adanmışlık Kitabı

Duayen oyuncu Nedret Güvenç’in acı tatlı anılarını Kendini Arayan Yıldız’da okuyun.

KÜLTÜR

Y“Ananı Da Al Git Buradan”
“Ananı Da Al Git Buradan”

Kadınların rolünün erkekleri eğitmek, 'düzeltmek' ve onlara bakmak olduğunu söyleyenlerden gına gelmedi mi?

Bir de bunlar var

2015 Genel Seçimi: Kadın Milletvekilleri
Feminizmle Mücadele Derneği Ya Da Siz Bu İstanbul Sözleşmesi’ni Neden İmzaladınız?
Betül Celep – Direniş – 38. Gün

Send this to friend