İçimdeki sıkıntıyı gidermek için bir kadının yapabileceği tüm hobileri denedim. Bahçeyle uğraşmak, komşularımla çok sık görüşmek, konserve ve turşu yapmak,aktif bir veli olmak...

TARİH

Ev kadınları soruyor: Hepsi bu mu?

 

2016 ve 2017 raporlarına göre, Türkiye’de 11 milyon civarında ev kadını var ve ev işlerinin cinsiyetçi paylaşımı hala devam ediyor. Ülke genelinde yemek yapma işini %91,2 oranında kadınlar üstleniyor. Ev işlerinin kadınlar tarafından yapılması, ekosistemin dengesini sağlayan doğal bir olaymışçasına kabullenilmiş durumda. Buraya kadar olaya hakimiz ancak kimi zaman ev kadını kimliği beraberinde ağır duygusal yükler getirebiliyor. Harcadığı emek görmezden gelinen ve ‘’yapacak tabii’’ gibi bir yaklaşımla karşılaşan kadınlar, kendini değersiz hissetmeye başlıyor. Gün içinde herkes kadar emek sarf etmesine rağmen, hak ettiği takdiri göremeyen birçok ev kadını var. Hatta öyle ki, 50 ve 60’lı yıllarda Amerika’da, psikologların ‘’ev kadını sendromu’’ diye adlandırdığı bir tanı ortaya çıkıyor. Betty Friedan, 1963 yılında yayımladığı The Feminine Mystique’de (Türkçede Tahire Mertoğlu çevirisiyle Kadınlığın Gizemi adıyla 1983’te E Yayınları tarafından basıldı) bu konu üzerine çalışmış. Dışardan hayatı mükemmel görünen kadınların, içten içe kendilerini nasıl sıkışmış hissettiklerini anlatıyor.

 

‘’Yıllardır milyonlarca Amerikalı kadın tarafından paylaşılan ve asla yüksek sesle söylenmeyen bir şey var. Yatakları düzelttikten, çocuklarının şoförlüğünü yaptıktan, market alışverişinden, temizlikten ve çamaşırlardan sonra eşlerinin yanına uzandıklarında, kendilerine bile sormaktan korktukları bir soru var. Hepsi bu mu?’’ diye soruyor Betty Friedan kitabında.

 

 

1921 yılında dünyaya gelen Amerikalı feminist yazar ve aktivist Betty Friedan ,The Feminine Mystique ile feministler arasında büyük tartışmalara yol açtı. Kitabında, teoride mutlu olması gereken, eşinin ve çocuklarının ihtiyaçlarını layıkıyla karşılayan, yüzünde kocaman bir gülümseme ile fırında rosto pişiren Amerikan ev kadını prototipini inceledi. Mezun olduğu Smith College’den arkadaşlarıyla görüşmeleri, 2. Dünya Savaşı sonrası okuyan kadınların oranının ve nikahlanma yaşının düşmesi gibi veriler ışığında yeniden ait olduğu yere, eve döndürülen kadınların, bir banliyö evine, iyi bir işi olan yakışıklı bir eşe ve güzel çocuklara sahipken neden mutsuz olduklarını anlayamamaları üzerine gitti. Her şeyleri vardı, peki bu içlerindeki sıkıntının sebebi neydi? Nankörlük etmemek adına kendilerine bile itiraf etmeseler de, her sabah uyandıklarında yapılacaklar listesine eklenen bir şey vardı, depresyon ile başa çıkmak. Ev işlerini aksatmadan elbette.

 

Kitap yayımlandıktan sonra, bir kesim tarafından mihenk taşı, ABD’de 2. dalga feminizmin başlangıcı olarak değerlendirildi. Başka bir kesim ise onu Amerikan ailesini parçalamaya çalışmakla, gerçekleri çarpıtmakla, kadınlara acımakla suçladı. bell hooks gibi düşünürlerse yalnızca orta sınıf ve beyaz ev kadınlarına odaklanmasını şiddetle eleştirdi. Onlara göre Friedan feminizmi hakkıyla savunamıyordu çünkü işçi ve siyahi kadınları görmezden geliyordu. Bu tartışmayla alakalı şahsi fikrim, Betty Friedan’ın belli bir kesime odaklandığı ancak bunu çok iyi yaptığı. Belki de kadın çalışmaları yapboz parçaları gibi birleşerek bir bütünü oluşturabilir ve birilerinin belli bölümlere odaklanmasının zararı yoktur?

 

Friedan’a göre Amerikalı kadınlar için en büyük sorun bu ‘’mükemmel ev kadını’’ modelinin kadınlara ulaşılabilecek en saygın ve önemli konum olarak dayatılması. Evlenme yaşının 17’ye düştüğü bu yıllarda, tek sorun ev kadını olup olmamak da değildi. Kadınlara ev kadınlığı üzerinden dayatılan bir dizi özellik ve imaj vardı. Mükemmel ev kadınımız, son derece güzel, sağlıklı, iyi eğitimli ve kibar olmalı. Siyaset konuşulurken gülümseyerek dinlemekle yetinmeli, konuşma ihtiyacı için kadınlara uygun bir konu açılmasını beklemeli. Eğitimi başta olmak üzere sahip olduğu tüm meziyetler, yalnızca daha iyi bir anne ve eş olmak için kullanılabilir. Çünkü hırslı, başına buyruk ve kariyer peşinde koşan kadınlar yeterince feminen ve arzulanabilir değildir ve özlerine ihanet etmekle suçlanırlar. Kısacası sahip olduğumuz erdemleri çocuklarımız ve eşimize adamıyorsak, gerçek bir kadın olamıyormuşuz. Bu noktada Theodore Parker’ın 1853 yılındaki bir konuşmasından alıntı yapıyor Betty Friedan: “İnsan ırkının yarısının enerjilerini sadece anne, eş ve hizmetçi olmaya harcaması, Tanrı’nın yarattığı kıymetli şeyleri israf etmektir,” diyor Parker çağdaşlarından farklı olarak. Bu görüş, ev içinde harcanan emeğin kıymetsizleştirilmesi anlamına gelmiyor elbette. Bir kadın pek tabii ev kadını olmayı seçebilir ve bundan son derece memnun bir şekilde hayatına devam edebilir. Ancak, kadınlar için gelinebilecek en başarılı ya da saygın konumun ev kadını olmak ile sınırlandırılmaması gerektiğini savunuyor Friedan. Toplumsal baskılar nedeniyle buna yönlendirilen kadınlar, ilerleyen yaşlarda tatminsizlikle başa çıkmaya çalışırken buluyor kendini.

 

 

Gelelim psikologların ofislerinde üst üste yığılan ev kadını dosyalarına. Cleveland’lı bir psikoloğun “ev kadını sendromu” olarak tanımladığı durum Betty Friedan tarafından kitap boyunca “Adı Konulamayan Problem” olarak adlandırılıyor. Hissettiği şeyin ne olduğunu bir türlü adlandıramayan ve depresyonla boğuştuğunu kendine bile itiraf etmek istemeyen bu kadınlar için gerçekten de adı konulamayan bir problem vardı. Birbirini tanımayan, binlerce kadın ortak cümleler kuruyordu içlerindeki sıkıntıyı anlatmaya çalışırken: “İçimde bir boşluk var sanki, nedenini bilmiyorum.” “Tamamlanmamış hissediyorum.” “Sanki aslında yokmuşum gibi.”

 

23 yaşındaki genç bir annenin sözlerini alıntılıyor Friedan:

Kendime sürekli neden bu kadar mutsuz olduğumu soruyorum. Sağlıklıyım, çocuğum sağlıklı, güzel bir evimiz ve yeterince paramız var. Eşim çok iyi bir mühendis ve geleceği çok parlak. Benimle aynı duyguları hissetmiyor. Mutlu olmak için gereken her şeyimiz olduğunu ve belki bir tatile ihtiyacım olduğunu söylüyor.Ama ihtiyacım olan bu değil.Kendime ait hiç vaktim yok. Her şeyi ya eşimle ya da çocuklar ile birlikte yapıyorum. Sabah uyandığımda güne başlamak için bir nedenim olmuyor.

 

19 yaşında evlenmiş olan bir ev kadını Friedan ile olan röportajında şöyle diyor:

İçimdeki sıkıntıyı gidermek için bir kadının yapabileceği tüm hobileri denedim. Bahçeyle uğraşmak, komşularımla çok sık görüşmek, konserve ve turşu yapmak,aktif bir veli olmak gibi. Bunların hepsini yaptım ve keyif alarak yaptım. Ancak hiçbiri günün sonunda size düşünecek ya da hissedecek bir şey bırakmıyor. Hiçbir zaman kariyer hedefim olmadı, hep evlenmek ve çocuk sahibi olmak istedim. Bob’u ve çocukları çok seviyorum. Hayatımda ters giden hiçbir şey yok ama çaresiz hissediyorum. Bir kişiliğim yokmuş gibi hissetmeye başladım. Yemek yapan biriyim, kıyafetleri yıkayan biri, yatakları düzelten biri. Bir şeye ihtiyacınız olunca seslendiğiniz kişiyim. Ama ben kimim?

 

Bu satırlar, o dönemde kadınlara uygun görülen hobileri de eleştirel bir mercek altına alıyor. Tek isteği biraz kafasını dağıtmak ve kendisi için bir şeyler yapmak olan bir kadının önündeki seçeneklerin hepsi, yine bir başkası için yapılan işler. Görünen o ki, kadınların günün sonunda düşünecek ya da hissedecek bir şeyler bulduğu kendine ait bir alan seçenekler dahilinde değilmiş o yıllarda.

 

 

Bir başka ev kadını, “sürekli uyumak istiyorum ve kendimi çok yorgun hissediyorum. Yaptığım şeyler yorucu olduğu için değil. Hep aynı işleri yapıyorum, ama çok çabuk yoruluyorum. Sanki yaşamıyormuşum gibi hissediyorum” diye ifade ediyor kendini.

 

Friedan’ın kitabında incelediği ve görüştüğü yüzlerce kadından yalnızca birkaçı bunlar. Bir de, aynı sıkıntıyı paylaşan ve psikoloğa gitmesi söz konusu olmayan kadınlar var. Psikoloğa başvuranlardan daha fazla sayıda olduklarını söylemek yanlış olmaz. Dünyanın dört bir yanında yaşayan kadınlar. Kendini sıkışmış hisseden ve kim olduğunu sorgulayan kadınlar. Her gün başkaları için yaptığı onca şeyden sonra, hala kendi kimliğiyle ilgili elinde en ufak bir ipucu bulunmayanlar. Gece herkes uyuduktan sonra, kimse seslenmediği zamanlarda kim olduğunu bilemeyen kadınlar. Onlara maalesef ne çağ ne de ülke olarak yabancı değiliz. Türkiye’de benzer sendromlar yaşayan ev kadınlarının sayısı ile ilgili bir veriye ya da kapsamlı bir çalışmaya ulaşamadım. Ancak eminim bu cümleler birçoğumuza hiç de yabancı gelmedi. Kendimizden, annelerimizden ya da bir arkadaştan dolayı aşinayız.

 

Bu işin içinden nasıl çıkılır diye düşündüğümde aklıma gelen ilk cevap “anlatarak” oluyor. Yani Friedan’ın adı konulamayan problemini adlandırmaya çalışarak. Kitap boyunca farklı kadınların hikayelerini okurken, dikkatimi çeken ortak nokta bu durumu uzun süre kimseyle paylaşmamaları oldu. Kadınların geneli, içlerindeki sıkıntıyla yüzleşmektense, evliliklerinde ya da evlerinde ters giden bir şey arıyorlar. Kimi zaman mobilyaları değiştirmek gibi bir çözüme götürüyor bu onları. Oysa çözüm bu değil. Ama anlatmak olabilir. Belki anlattıkça, emeklerimizi ve arzularımızı yok saymamayı öğreniriz.

 

 

Kaynak:

TÜİK 2016 ve 2017 raporları ve Cumhuriyet haberi

 

Ana görsel: 1971’de eşit haklar yasa değişikliği için bir protestoda, en solda önde Betty Friedan.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

MEYDAN

YAdam Smith’in yemeğini pişiren kimdi?
Adam Smith’in yemeğini pişiren kimdi?

Her şeyi yoluna koyan, üstüne bir de çay demleyen bir görünmez el.

TARİH

YKomünist Polonya’da Kadın Orgazmına Adanmış Bir Hayat: Michalina Wislocka
Komünist Polonya’da Kadın Orgazmına Adanmış Bir Hayat: Michalina Wislocka

Kadın orgazmını anlatan bir kitabın 7 milyon satmasının anlamını bir durup düşünelim lütfen.

Bir de bunlar var

Gertrude’un Evlilik Hissiyatı
Okuyucu Şikâyeti I: Beni Tahkire Ne Sebep Vardır?
Karpuz Kabuğundan Taç

Send this to friend