Bir emme aygıtı, canavar, denizin obur ve iğrenç yıldızı, hayalet, ölümün yüzergezerleri...

TARİH

Hayali Bir Ahtapot ve Hayali Bir Gezgin

 

Yakın zamanda bir vapur yolculuğunda, yeni çıkan Deniz Mecmuası’nda Berna Günen’nin mükemmel çevirisiyle Victor Hugo’nun Deniz İşçileri kitabından bir bölümü, “Gillatt’ın Ahtapotlo Mücadelesini” okudum.

 

Victor Hugo’nun mağarada saklanan ahtapotun (kafadanbacaklının) Gilliatt’a saldırışını ve ne menem bir hayvan olduğunu anlatışı, dalgalardan sürekli sallanan vapurun içinde beni o kadar etkiledi ki Kadıköy iskelesine vardığımızda doğrudan balık pazarına uğramaya karar verdim. Tezgahlarda sergilenen balıkların yanında gözlerim merakla bir ahtapot aradı.

 

Ahtapot

 

Daha önceden defalarca balıkçıda zeytinyağına bulanmış, sahilde balıkçıların yeni yakaladığı yada ölüp kıyıya vurmuş ahtapotlar görmüş olsam da Victor Hugo’nun “Bir emme aygıtı, canavar, denizin obur ve iğrenç yıldızı, hayalet, ölümün yüzergezerleri” olarak tiksintiyle bahsettiği bu hayvana bir an önce yeniden uzun uzun bakmak kafasını kollarını incelemek istedim. Tezgahlara ne kadar göz gezdirdiysem de hiç birinde bir tek ahtapota rastlayamadan hayal kırıklığıyla eve gittim. Akşam üstü bir ahtapotun etrafında dolanan ufak bir yengeci nasıl yakaladığını gösteren şu videoya rastladım.

 

Videoda gördüklerim bir ahtapotun avına nasıl saldırdığını birebir gösteriyordu fakat nedense Victor Hugo’nun onlarca sıfat kullanarak anlattıklarıyla kafamda oluşan hayali ahtapottan beni çok daha az etkilemişti. Şüphesiz Hugo’nun kelimeleriyle canlanan ahtapot kesinlikle çok daha korkutucuydu.

 

Bunları düşünürken, bu aralar uykuya dalmadan evvel göz gezdirdiğim Enrique Vila-Matas’ın Dietario Voluble’de (2005-2008 yılları arasında tutuğu günlüğünde) not düştüğü bir yazı aklıma geldi. Yazıda Vila-Matas 2007 yılının ocak ayında epey gizemli bir gezginden Louis de Rougemont’dan bahseder.

 

Rougemont

 

Bu ismi biraz araştırınca arka planda tek bir adamın ama ona ait iki hayatın olduğunu fark ettim.

 

Birincisinde yani tarihçilerin “gerçek” olarak nitelendirdiği hayatında: Henri Louis Grin olarak 1847’de İsviçre’de doğmuş. On altı yaşında evini terk ederek Avustralya’ya gitmiş ve orada başta zengin bir bankerin sonrasında da bir valinin uşaklığını yapmış. Evlenmiş yedi çocuk sahibi olmuş. Buraya kadar hayatı normal seyrinde gitmiş diyebiliriz. Fakat sonrasında Grin herhalde baya bunalmış olacak ki bütün ailesini ortada bırakıp Londra’ya kaçmış ve en nihayetinde cümle aleme rezil olan bir sahtekar olarak dünyadan ayrılmış.

 

İkincisinde ise ipleri eline almış kendi kafasındaki kişiliği yani Louis de Rougement personasını kurgulayarak uzun süre başta İngiltere ve Avrupa’nın geri kalanını sonra da Avustralya’yı maceralarıyla kasıp kavurabilmişti.

 

Bu adam (Rougemont veya Henri Louis Grin) ilgimi o kadar çekti ki ilk olarak İngiliz resimli dergi The Wide World Magazine’de tefrika halinde yayınlanan ve sonrasında kitap olarak basılan Louis de Rougemont’un maceralarını okumaya başladım.

 

Wide World Magazine’nin editörü William G. Fitzgerald, kitabın ön sözünde Rougemont’la ilk olarak 1898 baharında Southampton’da bulunan derginin yazıhanesinde tanışmasından bahseder.

 

Fitzgerald’ın tarifine göre yazıhanenin kapısını utangaç bir şekilde çalıp içeri giren “zayıf orta yaşlı yanık tenli adam” garip bir aksanla derginin gerçek hikayeler bastığını bildiğini ama ne yazık ki elinde yazılı bir metin olmadığını söyler. Sonrasında da Fitzgerald’a Avustralya’da otuz yıl boyunca yaşadığı maceralarını anlatmaya başlar.

 

Fitzgerald, karşısında heyecanlı ve etkileyici bir ses tonuyla konuşan bu adamın hikayesine, başta her ne kadar tereddütle yaklaşsa da hikayenin epey detaylı ve dikkat çekici oluşu nedeniyle inanır.

 

Rougemont’ın maceralarını okuyucularla buluşturmadan evvel editör, bu yabancıyı son bir teste tabi tutmak ister ve ilerleyen günlerde yazıhanesinde Kraliyet Coğrafya Cemiyetinin iki tanınmış üyesini misafir eder.

 

Bilim adamları daha önceden ne Avustralya’ya gitmişlerdir ne de Avustralya coğrafyası hakkında pek bilgileri vardır. Saatlerce Rougemont’un anlattıklarını dinledikten sonra nihai kararlarına varırlar. Maceralar doğrudur, dergide basılabilir.

 

Rougemont derginin yazıhanesinde hikayelerini anlatır. O anlattıkça hikayeler uygun bir üslupla yazıya geçirilir. İlk makale derginin 5. sayısında Ağustos 1898 ‘de yayınlanır.

 

 

r2

 

Bu hikayelerde neler yok ki! Rougemont’un kitabına tekrar geri döndüğümde sayfalarını çevirirken, Güney Yeni Gine’de inci avcılığıyla başlayıp sonrasında 44 kişilik mürettebatı olan yolculuk ettiği Veilland isimli geminin küçük teknelerinden birinin nasıl kocaman simsiyah bir ahtapotun saldırısına uğradığını, “yamyam kabilelerden” iki İngiliz kadını kurtarışını, ilerleyen zamanlarda aborjin bir kadın olan Yamba’yla evlenişini ve ona İngilizce öğretişini, Avustralya çölünü doğudan batıya doğru geçerken 1874 senesinde ortadan kaybolan Alfred Gibson adlı bir kaşifin cesedine rastlayışını ya da mesela denizde bir kaplumbağanın üstüne binip onu sürebildiğini, gökyüzünde uçan kangurumsu yaratıklar gördüğünü okuyorum. Kitapta, Rougemont’un maceralarına George Newness adlı bir illüstratörün çizdiği eşsiz resimleri eşlik ediyor.

 

r3

 

r4

 

 

Bu kadar fazla detayın ve bilginin yer aldığı bu hikayeler bir anda herkesin ilgisini çekmeye başlar. Rougemont, Kraliyet Coğrafya Akademisi’nde konuşma yapmaya davet edilir. Salon hınca hınç doludur. Fakat hikayeler altı ay boyunca yayınlanmaya devam ederken Daily Chronicle şüpheleri Rougemont’un üzerine çeker. Kaplumbağaların üstüne binilip denizde yüzerek yolculuk yapılması imkansızdır. Peki Rougemont’un kurtardığı “beyaz kadınların” akıbetine ne olmuştur? Bu tür sorular okuyucuların akıllarını karıştırırken Rougemont’un maceraları evlenip çocuklarını geride bıraktığı Avustralya’da da yayınlanmaya başlar.

 

Rougemont’un yüzünün yer aldığı sayfayı Sydney Daily Telegraph’ın yetkililerine gösteren bazı okuyucular, Rougemont’u tanıdıklarını ve bu adamın aslında Henri Louis Grin olduğunu söylerler. Sonunda Rougemont’un terk ettiği eşi de resmi görünce artık akıllarda hiç bir soru işareti kalmamıştır. Rougemont, Grin’dir. Sonradan basında yer alacağı şekilde “Dünyanın en büyük yalancısı, sahtekarıdır.”

 

 

r5

 

Grin’in hikayesini benim gözümde ilginç kılan, herkesi aylarca kandırması, dönemin en önemli bilim adamlarının bile desteğini alıp medeniyete geri dönüş yapan gerçek bir Robinson olarak karşılanması olmadı.

 

Grin bu hikayeleri bahsettiği yerlere bir kez bile gitmeden nasıl yazabilmişti? Hayatını biraz daha kurcaladığımda onun inandırıcı olabilmek adına, teknik bilgileri coğrafi detayları hikayesine yedirebilmek için Britanya Müzesi’nin kütüphanesinde bir hayli vakit geçirdiğini okudum. Ama bu detayların ötesinde Grin’i diğer bütün sahtekarlardan ayıran, bahsettiği yerlere asla adım atmadan maceralarını bir solukta okutturan şey şüphesiz sınır tanımayan yaratıcılığıydı. Grin bence bir sahtekar değil usta bir hikayeciydi ve okuyuculara bazen kurgunun gerçeklerden çok daha inandırıcı ve etkileyici olabildiğini kanıtlamıştı. Postmodernistler eminim onu yerlere göklere sığdıramazlardı. Kesinlikle yanlış bir zamanda yaşamıştı.

 

Vila-Matas günlüğünde, yazar Sir Osbert Sitwell’in Grin’e hayatının son döneminde Londra’nın Shaftesbury bulvarında kibrit satarken rastladığını anlatır. Sitwell defterine Grin’le olan karşılaşmasını şu şekilde not etmiştir:

 

“Sokaktaki bu hayaletin üstünde eski püskü bir palto vardı. Paltonun yakalarına seyrek saçları düşüyordu. Sakin, felsefi ve ilginç bir şekilde zeki bir yüz ifadesi vardı. Ondan bir kutu kibrit aldım. Bana fısıldayarak kibritlerinin gerçek olduğunu söyledi.”

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

SANAT

YSorumluluk Alan Bir Özgürlük: Patti Smith’ten Küçük Kadınlar’a Dair
Sorumluluk Alan Bir Özgürlük: Patti Smith’ten Küçük Kadınlar’a Dair

Louisa May Alcott, March kadınlarına ve böylece kendi zamanındaki küçük kadınlara ve gelecektekilere, yaşam, neşe ve asla bitip tükenmeyen bir umut ve kararlılık aşıladı.

KÜLTÜR

YDedemin Fotoğrafları
Dedemin Fotoğrafları

Dedemden yadigar eşyaları evime getirmiştim getirmesine ama onlara bir türlü bakamıyor, dokunamıyordum. Teneke kutunun içinde duran siyah beyaz fotoğraflar hariç.

SANAT

YTanıştığımıza Memnun Oldum Joan Brown
Tanıştığımıza Memnun Oldum Joan Brown

Joan Brown 80’lerden itibaren gittikçe ticarileşen sanat dünyasına duyduğu öfke sebebiyle, eserlerini galeriler yerine halkın bedava girebileceği müzelerde veya kamusal alanlarda sergilemeyi tercih ediyor

SANAT

YVaryasyonlar
Varyasyonlar

“Deniz bugün dalgalanır mı, dalgalanırsa boğulur muyum? Ben dubalara kadar yüzmek istemiyorum belki görmediğimiz kocaman bir balık alttan bizi takip ediyordur değil mi?”

Bir de bunlar var

Anlı Şanlı bir Yenilgi: Julie Moss’un Acıları
Ben Demedim, Miki Dedi
Reşat Ekrem Koçu’dan İstanbul Harikaları

Send this to friend