"Şu anda iyi-kötü kompozisyon yapabiliyorsam eğer, bunun sebebi dans ve tiyatro alanlarında çalıştığım insanlardır."

YAZI

“Güzel Bataklık”tan yayılan frekanslar: Ah! Kosmos’un Müzik Yolculuğu

 

Yeni albümü ‘’Beautiful Swamp’’ı geçtiğimiz Ekim ayında Compost Records’dan yayınlayan Ah! Kosmos yani Başak Günak’la müzikal yolculuğunu, elektronik müzik ortamını, iki evi İstanbul ve Berlin’i ve bu şehirlerin üzerinde biriken anlam bulutlarını konuştuk.

 

Müzik yapmaya nasıl başladığını hatırlıyor musun?

 

Ben uzun yıllar çeşitli gruplarda bas gitar çaldım. Kendi müziklerimi yapmaya 2012 yılı civarında başladım. Aslında daha evvelinde de uğraşıyordum ama ekipman olsun, bu işin detaylı teknik bilgisini öğrenmek olsun, biraz zaman aldı, yoksa aslında 2008 tarihinde de bilgisayara çeşitli müzik programları indirip bir şeyler yapmaya uğraştığım bir zaman var. Ses mühendisliği alanında bilgilenmem, çaldığım enstrümanı bilgisayara kaydedebilmek için ses kartı ve midi klavye gibi basit ekipmanlara ulaşabilmem biraz zaman aldı. O yüzden müzik yapmaya ve bu müziği evin dışına çıkarmaya 2012’de başladım diyebilirim.

 

Fotoğraf: Burak İşseven

 

 

Müzik yapmaya başlamanın milatı olarak bu tarihi mi alıyorsun?

 

Aslında bas gitar çalmaya başlamamı alıyorum. Benim bir gitar geçmişim de var, o kısmı atlıyorum kafamda ve bas gitara geçme kısmımı milat olarak alıyorum. Sanırım bunun sebebi  bas gitarın çok bilinçle seçtiğim bir enstrüman olması. Dinlediğim müziklerdeki bas partisyonlarına meraklı olduğumu fark edince, bu enstrümana geçeyim diye bilinçli bir karar aldım 15-16 yaşlarında. Üniversite boyunca da profesyonel olarak çeşitli gruplarda çaldım, yani o dönemde okuduğum bölüm müzikle alakasız da olsa müziği hayatımın ana kısmına sokmaya çalışıyordum.

 

Gruplarda çaldın, bir sürü enstrüman çalabiliyorsun. Neden bir süre sonra asıl konsantre olduğun şey tek başına müzik yapmak oldu? Grupta olmakla bir derdin mi vardı?

 

Yalnız müzik yazmaya ve kaydetmeye dair eskiden beri bir isteğim vardı. Ortaokulda gitar çalarak yaptığım parçaları bilgisayara kötü bir mikrofonla kaydediyordum. Sonra enstrüman değiştirdikçe bunu sadece gitarla değil de, davulu da yazarak, belki biraz piyanoda melodi çalarak büyütüp katmanlaştırma isteği geldi. Üniversite yıllarında da bunu yapabilmenin yollarını arıyordum. Bir kayıt programıyla, bir stüdyoya ihtiyaç duymadan kayıt yapılabileceğini görmek biraz zamanımı aldı açıkçası. Bunu anladığım anda zaten olay çözüldü. Grupları bırakmamın ve 2012 yılında ‘’tek başıma devam edeceğim’’ dememin sebebi de, grup dinamiğindeki karar alma yapılarından çok yorulmuş olmam. Oradaki mekanizmalar bana yavaş geliyordu. Tahmin edersin ki Türkiye gibi bir ülkede müzik yapmak zaten içinde çok fazla dert barındırabiliyor, ekonomik olarak nasıl geçineceğin gibi bazı ciddi sorunlar oluşuyor. Ve insan sayısı çoğaldığında herkesin hayat derdi ilk olarak gelip müzik kısmını vuruyor. Bunu yer aldığım bütün gruplarda gözlemledim, herkesin ya ayrı bir işi vardı ya da başka bir derdi ortaya çıkıyordu. Dolayısıyla grup dinamiğinde devamlılığı yakalamak zordu. Ben devam eden bir projede ya da grupta yer almak istiyordum ama kimi zaman anlaşmazlıklar oluyordu, kimi zaman da hayata dair dertler gelip müzik tarafını sekteye uğratıyordu.

 

MİAM’da ses mühendisliği okumak nereden aklına düştü?

 

Gruplarla çalarken konser verdiğimizde o anın teknik tarafına baya bir çekiliyordum. Konserlerde ses yapmayı nasıl öğrenirim, mikser nedir gibi şeylere meraklıydım ve bunu müzikal anlamda bas çalmaktan öte bir yere gelebilmek için istiyordum aslında. Yani hem müzikte kalabileyim, hem de sadece sahnede olmak zorunda olmayayım gibi. Çok fazla sahnede ön planda olmayı seven bir yapım yoktu aslında. Şu an fark ediyorum bunu ve şimdiyle karşılaştırınca garip geliyor tabii (gülüyor). Çok şaşırdım şu anda.

 

Anlattıklarından böyle bir ‘’kendi başıma işleri halledecek hale geleyim, kimseye muhtaç olmayayım’’ isteğin varmış gibi hissediyorum.

 

Kesinlikle. En azından kendi gruplarımızın kaydını yapalım, konserlerde sesimiz daha iyi olsun gibi. O tarafı, işin mutfağını öğrenmek hoşuma gidiyordu.

 

Bunun sistemin kadın müzisyenlere o alanda pek yer açmadığı için, erkeklere mecbur kalmama isteğiyle ilgisi var mı merak ettim? O ana kadar yaşadığın tecrübeler seni bu alana itmiş olabilir mi?

 

Cinsiyetçilik aslında bu işi yapmaya başlayınca ortaya çıktı. Bu dönemde yaşadığım bir cinsiyet ayrımcılığı sebebiyle bu kararı aldığımı düşünmüyorum. Uzun süre çaldığım son grubumda hepimiz kadındık ve metal müzik yapıyorduk. Dolayısıyla biraz Amazonvari bir hissimiz vardı, pek yanaşamıyorlar ‘mansplaining’ falan yapamıyorladı. O yüzden bu cinsiyetçilikten ziyade hep beraber bu işi de halledelim diye, daha teknik bir meraktan ben oraya çekildim. Sanırım makinaları, butonları, fader’ları, frekanslarla uğraşmayı seviyorum. Bu dönemde MİAM’a girmeye niyetlendim ve bunun için çok çalıştım. O zaman bilgisayarımda programlar yoktu ve okula girebilmek için kayıt teknolojilerini öğrenmem lazımdı, bu yüzden stüdyolarda asistanlık yapmaya başladım.

 

Stüdyolarda durum nasıldı?

 

Çok kötü. Müzik piyasasında değil ama stüdyolarda, post prodüksiyon alanında cinsiyet ayrımcılığı yaşadım.

 

Ne gibi?

 

Off neler neler var. Bir kere çok net bir şekilde bir kadının ses mühendisliğinden anlayabileceğini düşünmüyor bu ortam. MİAM’a girdiğim zaman buna çok şaşırıldığını hissettim, ‘’nasıl girdi ki?’’ gibi. Çalıştığım şirkette benden başka kadın yoktu mesela. Ve bence olmasını da istemiyorlar, bunu çok net hissettim. Seneler boyunca, çok uzun süre direndim. Ta ki ‘’ben kendi başıma müzik yapacağım’’ diyene kadar çıkmadım, endüstri içindeki bu cinsiyet ayrımcılığını bile bile inat ettim. Yaptığım işi çok sevdiğim için bu ortamla baş etmek istedim.

 

Çok yıpratıcı bir süreç olmalı. Buna rağmen inadını kırmaman ne güzel…

 

Evet, bir kere kendi aralarında bir ‘’biraderlik’’ uyguluyorlar ve seni dışarıda bırakıyorlar. Dışarda kaldığın için, öğrenilecek bir şey varsa da öğrenemiyorsun. ‘’Neden müzik teknolojileri alanında az kadın var?’’ diye sorduklarında cevap olarak bu biraderliği gösterebiliriz. Orada bilinçli ya da bilinçsiz olarak, ‘’seni yanımıza almayalım da dışarda kal, böylece bilgi birikiminden de uzak kal’’ diye bir durum söz konusu diye düşünüyorum. Bu şekilde bakmayan ve değer veren insan da çıktı karşıma tabii. Diğer taraf 30 kişiyse, öbür taraf bir kişiydi.

 

MİAM’da ortam nasıldı peki?

 

MİAM’da çok rahat ettim. Hocalar ve öğrenciler, güzel bir iletişim içindeydik. Kimse ‘’sen kadınsın, bunu yapamazsın’’ diye bakmıyordu. Üstelik asistanlık geçmişim yüzünden bazı teknik meselelere dair bilgim de vardı ve bu beni okurken rahat ettirdi.

 

Fotoğraf: Furkan Temir

 

 

Ah! Kosmos bu dönemde mi kuruldu?

 

Yok, o zaman da parça yapmaya devam ediyordum ama iki senesi daha var. MİAM bitti, ben çalışmaya devam ettim, bir sene daha çalıştıktan sonra ‘’ben artık tamamen müzik yapmak istiyorum’’ deyip çıktım olaydan. Ekonomik anlamda bir dönem para kazanmadan yaşayabileceğim bir garanti sağladıktan ve elektronik müzik yapabileceğim enstrümanları aldıktan sonra verdim bu kararı. “Şimdi biraz deneyebilirim’’ diyerek biraz boşluğa atladım aslında. Gerçi bundan evvel tiyatro ve dans için de müzik yapıyordum.

 

O alana nasıl girmiştin?

 

Müzik yaptığımı bilen insanlar vardı. Tamamen arkadaş ortamında, ‘’birinin müziğe ihtiyacı var, bu da müzik yapıyor, birlikte çalışmak ister misiniz’’ şeklinde oldu. Hala da devam ediyorum, çok keyif aldığım ve çok öğretici bir alan. Şu anda iyi-kötü kompozisyon yapabiliyorsam eğer, bunun sebebi dans ve tiyatro alanlarında çalıştığım insanlardır. Farklı disiplinlerin kompozisyona bakış açısıyla parçaları kompoze etmeyi ve bitirebilmeyi öğrendim.

 

Yani aslında bir yandan tek başına müzik yapan biriyken, bir yandan da bu ortak çalışmalar sayesinde aslında tek başına değilsin…

 

Kesinlikle. Farklı gruplarla çalışıyorum ama bu gruplar müzik yapmıyor sadece. Bilinçli bir ‘’sahnede yalnız olayım’’ diye bir hayalim de yoktu. Solo çaldığım konserler oluyor ama ben grup alanından geldiğim için onun sahnedeki halini, enerjisini çok seviyorum ve içten içe oraya çekiliyorum. Sahnede kalabalık olduğumuzda çekilen fotoğraflarda yüzümün güldüğünü görüyorum. Bu tiyatro/dans çalışmaları devam ederken solo konser vermeye niyetlenmiştim ve ‘’tek başına bu parçaları nasıl sahneye koyabilirim?’’ sorusuyla işin sahne kısmı başladı; ama ‘’bu iş nereye gider, Ah! Kosmos olarak çok konser verebilir miyim’’ diye bir öngörüm yoktu.

 

Ama şimdi uluslararası plak şirketlerinden albüm yayınlıyorsun, bir menajerin var, önemli festivallerde sahneye çıkıyorsun.

 

2016’nın sonlarına kadar menajerim yoktu. Uzun süre yalnız gitmek zorunda kaldık. O zamanlar sahnede görsellerimi yapan Gizem Aksu vardı yanımda, bütün yolun, stüdyolardan sahnelere geçişimin tanığıdır. Kontratlar, konserler, yazışmalar vs. kendi kendimize halletmek zorunda kaldık, o da biraz zor oldu çünkü yanlış bir şey yapmak istemiyorum. Yanlış kararların içine girmek istemeyen bir yapım var.

 

‘’Yanlış’’tan kastın nedir?

 

Mesela bir konser yapacaksın, konserin hakkıyla gerçekleşmesini, rider (bir müzisyenin konseri esnasında sahnede ve kuliste olmasını istediği teknik ve özel şeyler), süresi, sesi gibi standart isteklerinin yerine getirilmesini ve güzel bir konser olmasını istiyorsun. Mesela görsel yapacaksın, bunun için gerekli ekipmanın tedarik edilmesi gibi. Aklındaki konserin gerçekleşmesini sağlayacak standartların olmasını istiyorsun. Gelecekte problem yaratabilecek kontratlara girmemek de önemliydi benim için, çünkü yanlış bir şeyi imzalayarak bütün projenin ya da grubunun isminin bütün haklarını yanlış insanlara verebilirsin. Bu kısımlarda sorun yaşamamak ve içime sinen bir şekilde devam edebilmek adına çok çaba gösterdim. Çünkü endüstri kısmı kurtlar sofrası. Çoğunlukla erkek egemen bir endüstri, kadın olduğunu gördüklerinde de yaklaşım değişebiliyor. Bunun gizli bir bulut halinde ortamda olduğunu hissedebiliyorsun. Bu kısımlardan geçmek zorluydu, ilk üç dört sene sonra, dinamikleri öğrendikçe biraz içim rahatladı. Son iki senedir kendimi müzik endüstrisindeki iletişimde rahat hissediyorum.

 

Peki bu noktada Berlin’e taşınma kararının ne gibi bir etkisi var? Orada daha rahat ediyor musun?  

 

Berlin’e taşınma sebebim çok eskiye, 10 sene evvele dayanıyor. Bu şehirde kendimi rahat hissetmekle, şehrin hissini sevmemle alakalı. Üniversitedeyken bir buçuk aylığına okumaya geldim ve şehre tutuldum, olay bu. Başka bir sürü yan sebebi de var İstanbul’un yanına Berlin’i koymamın. Bir tanesi de Avrupa’nın İstanbul’u bir süredir görünmez bir uzaklığa itmesi.

 

Nasıl yani?

 

Yani İstanbul’dan konserlere insan davet etmek daha zorlaşmaya başladı kafalarında. Vize yükümlülüğümüz olması bunun sebeplerinden biri. Azıcık bir bütçeleri varsa, bu tarafa bakmıyorlar. Hayali bir uzaklık yaratılmış gibi geliyor.

 

Bahsettiğimiz müzikal inadının da ilgisi var gibi Berlin’de kalma kararında.

 

Evet, ses mühendisliği okumaya karar vermemden beri problemleri eleye eleye ilerleyip,  istediğim gibi bir müzik yapma konusunda bir inadım var, doğru. Bunun dışında doğduğum şehirden ayrılmanın gerekliliği de vardı benim için. İstanbul’da benim için hali hazırda bir bulut var, bu bir yargı bulutu olabilir, beklenti bulutu olabilir ya da ‘’bunu yapabileceğimi tahmin etmiyorum’’ diyen bir bulut olabilir. Şehir değiştirdikten sonra kafamda kendime dair bu önyargılardan biraz uzaklaştım. Kendimi üretmekle daha akışkan bir ilişki içerisinde bulabildim. Yaklaşık 28 sene bir şehirde yaşamışım ve orada belli tortular birikmiş tabii.

 

Rahat alanından çıkmak gibi…

 

Tamamen öyle aslında. Çok tanıdık olmadığın bir şehirde yaşamanın rahatsız bir tarafı var bence ve bu rahatsızlık yaptığım müzikle ilginç bir şekilde biraz da rahat ve etkili ilişkilenmemi sağladı. Ateşi harladı diyebilirim.

 

Fotoğraf: Arda Funda

 

 

Peki Berlin’de böyle bulutlar yok mu? İstanbul’dan gelen kadın bir müzisyen olarak orada seni hazır bekleyen, misal oryantalizm gibi, başka bulutlarla karşılaştın mı?

 

Açıkçası müzikal anlamda Berlin sahnesine özellikle angaje olmaya çalışmıyorum, buraya sadece şehri seven biri olarak taşındım. Fethiye’ye taşınmak gibi taşındım, sahnesiyle ilgili bir hayalim yoktu çünkü o anlamda zor bir şehir, çok fazla müzisyen ve sanatçı burada yaşadığı için standartlar İstanbul’dan da kötü olabiliyor. Ayrıca dediğin gibi bence oryantalizm hat safhada. O kısımla da muhatap olmak, ilişkilendirilmek istemiyorum.

 

Mesela burada son iki senedir, tanımadığım insanlarla yaptığım konuşmalarda benzer bir dinamik oluyor. İstanbul’dan geldiğimi söylediğimde önce ‘’neden’’ diye soruluyor. Ve bu sorunun cevabı olarak darbeyi anlatman isteniyor, Türkiye’de insan hakları ne kadar kötü onu duymak istiyor. ‘’Neler oluyor bir bilseniz, ben kaçtım, zor paçayı kurtardım’’ gibi bir mağdur hikayesi anlatmanızı istiyor. Ben onları terse çeken bir şekilde ‘’burası daha küçük bir şehir, o yüzden daha rahat ediyorum’’ dediğimde, ‘’nasıl olur’’ diye rahatsız oluyorlar. Nasıl diyeyim, sanki bir katharsis yaşamak istiyorlar hikayemden. Onu vermediğimde ortam keyifsizleşiyor, bu anları çok seviyorum (gülüyor). İstanbul’dan taşınıyorsan bunun tek sebebi net bir şekilde Erdoğan olmalı diye düşünen bir bakış açısı var. Bunu haberlerde de gözlemliyorum. Bütün haber bültenlerinde ilk üç haberden biri Türkiye’yle ilişkili oluyor. Bu kadar Türkiye politikasına odaklanmış, Türkiye’de neler olduğunu önceleyen bir politika olması beni düşündürüyor açıkçası. Medya bu şekildeyken rastlaştığın insanların da senden bu hikayeyi beklemeleri çok şaşırtıcı değil. Hiç özeleştiri vermeden, Almanya’nın Suriyelilere, Afganlara yaptıklarının üzerini örtüp medyada sadece Türkiye politikasını konuşmak bana çok iki yüzlü geliyor. Dolayısıyla gündelik sohbetlerde de bu konular geldiğinde biraradalık hissi olmadığını gözlemliyorum.

 

Dışarıdan geldiğini hatırlatıyorlar…

 

Aynen öyle ve bir durumu kötülemeni bekliyorlar. ‘’Nerelisin?’’ sorusunun ardından “Ne işle meşgulsun” sorusuna karşılık müzisyen ve prodüktör olduğumu söylediğimde konuşma doğal devam etmiyor, baya bir kafalar karışıyor. Türkiyeli bir kadın olarak “prodüksiyon yapıyorum’’ dediğimde de bunu duymak istemeyen belli bir erkek grubu var açıkçası. Hatta yeni albümümü çıkardığım plak şirketinin ismini duyduklarında bunun gerçekliğini kavramakta zorlanıyorlar. Bir gerçeklikle uğraşma haline giriyorlar. Bunu görmek üzücü, açıkçası burada böyle karşılaşmalar yaşamayı beklemezdim.

 

Bir albüm yapma sürecini anlatır mısın? Bir temayla mı başlıyorsun, şarkılar nasıl bir araya geliyor, kimlerle çalışacağına nasıl karar veriyorsun?

 

Temayla başlıyorum. Albüme kim dahil olacak, parçaların formu nasıl olacak konularına dair fikrim olmuyor. Albüme başlamamı kolaylaştıran şey ilk olarak benle iyi rezonans sağlayan ya da o dönemdeki halime iyi gelen bir tema bulmak. O temayı bulduktan sonra, ki genelde albüme ismini de veriyor, albüme başlama hissi de geliyor. ‘’Evet, albüm yapıyorum artık’’ demek sanırım benim için işin en önemli kısmı. Bu adlandırma bir yol gösterici oluyor. Sonrasında parçalar üzerinde albüme kimler dahil olacak diye bir karar aşamasına geliniyor. Bu albümde ‘’bataklık’’ kavramından gitmeye karar verdim. Bataklık temasını almamın, ona çekilmemin diğer albüm ve EP’lerimin isimleriyle de bir bağlantısı vardı. ‘’Bastards’’ albümümde Antigone’nin hikayesindeki piçliği olumlama kısmına çekilmiştim, oradaki kelimenin derinliğine inince albüm süreci epey keyifli olmuştu. Burda da bataklık kelimesine rastlayınca bir yerde, bataklık tanımına dair güzel bir soru gördüm: Bataklık kendi içine çektiği şeyler midir yoksa o şeyleri içe çekiş hali midir? Karanlık bir dönemden geçiyordum o ara, sonrasında aydınlandı ve albümün ismine de bir kontrast geldi. (Albümün adı ‘’Beautiful Swamp’’ yani ‘’Güzel Bataklık’’.)

 

Albüm süreci bir yandan sana iyileşme süreci de mi oldu?

 

Çok zorlu bir süreçti, diğerlerine göre çok çok daha zordu. Çok yalnız hissettiğim anlar oldu. Kendimden emin olmadığım anlar oldu, ‘’neden bunu yapıyorum’’ gibi hiç gelmesini istemediğim o soruların geldiği, kendimden şüphe ettiğim anlar. Ve bir deadline’ım yoktu, bitirmekte çok zorlandım. Parçalar ilerledikçe çalışacağım insanlar ortaya çıktı. Yani Leah’yla ya da Elif Çağlar’la bir şarkı olacak diye bir planım yoktu. ‘’Beyond Dreams’’ parçası çıktı, parça üstüne eskiden çalıştığım bir mantra’nın güzel olduğunu fark ettiğimde ‘’Elif söylemek ister mi acaba?’’ diye düşündüm.

 

Biraz da şarkılar insanları çağırdı gibi oldu yani?

 

Evet, böyle demek güzel oldu. Bir Özgür’le yaptığımız parçada birbirimizi çağırdık, onun dışındaki şarkıların hepsi kendi insanlarını çağırdılar.

 

Peki bundan sonra neler var?

 

Konserler devam ediyor. Bir Hindistan turnesi var (14-18 Kasım arası), nasıl olacak ben de merak ediyorum. Çeşitli ortak işler yapmaya devam ediyorum. Oraya çok çekilmeye başladım son dönemde. Sonrası da ne diyeyim, sağlık, sıhhat.

 

 

Fotoğraf: Erdal Mahir

YAZARIN DİĞER YAZILARI

SANAT

YDJ Kübra Uzun: ‘’Benim için olay hep sahne’’
DJ Kübra Uzun: ‘’Benim için olay hep sahne’’

Çalarken de öyle, bir an kaybediyorum kendimi, bakıyorum başka bir yerdeyim.

KÜLTÜR

YOyunbozan feministin hayatta kalma kiti: Sizin kitinizde neler var?
Oyunbozan feministin hayatta kalma kiti: Sizin kitinizde neler var?

‘’Bir dünyanın haşinliğinden sakınmamız gerektiğinde bir sığınak inşa ederiz.’’

Bir de bunlar var

Müzik Şemsiyesi
Ben Muazzez’im
Boşveremem Arkadaş

Send this to friend