Hera Büyüktaşçıyan'la Kudüs'te ve İstanbul'da sergilediği işler üzerine söyleştik.

SANAT

Geçmiş Suları İyileştirmek: Hera Büyüktaşçıyan’ın Sanatında Su

Hera Büyüktaşçıyan İstanbul doğumlu bir sanatçı. Hera’nın duygu ve entelektüel dünyasıyla tanışmam Geçmiş Suları İyileştirmek adlı işinin fotoğrafını internette görmemle oldu. Tam anlamıyla vuruldum. Bu iş Kudüs’te, Başak Şenova’nın Kudüs Show küratörlüğü kapsamında gerçekleşmiş. Birkaç ay sonra da November Paynter’ın küratörlüğünü yaptığı Yüzyılların Yüzyılı adlı sergide, Evini Yık, Ondan Bir Tekne Yap ve Hayat Kurtar adlı bir yerleştirmesi olduğunu gördüm. Kendisiyle su, tarih ve yolculuk üzerine bir söyleşi yapmaya böylece karar verdim. Bu röportaj iki işe odaklanıyor ve iki parçada yayınlanacak [İkinci parça].

 

Hera, 2014’te Kudüs’te yaptığın işten, Geçmiş Suları İyileştirmek’ten başlayalım. Artık kurumuş olan ancak yüzyıllar boyu şehri beslemiş bir su kaynağına, Patrik’in havuzuna yeniden su getiriyor, insanları, çocukları bu suyun etrafında topluyorsun. Su metrelerce uzayan cesur-mavi bir kumaşın ahşap iskelelerin üzerinden havuza akmasıyla mevcudiyet buluyor. Hem şehrin hem de arşivde bulduğun monoton bir gri-bejliğin ortasında bir anda masmavi hayat beliriveriyor. Yani hem kamusal kaynak olan bu mekâna ve dolayısıyla şehre sanki gürül gürül çağlayan bir su giriyor, hem de rengi çalınmış, yeraltına itilmiş bir tarihe rengini geri kazandırmaya çalışıyorsun. Su, şehir ve tarihi ilişkilendirdiğin bu işin araştırma sürecinden, Kudüs’te tanık olduğun suyun yokluğundan (gerçek ve mecazi) bahseder misin?

 

Esas ismi Hezekiah’nın Havuzu olan ancak günümüzde Patrik’in Havuzu olarak anılan bu alanı Kudüs’e saha araştırması yapmaya gittiğim zaman keşfetmiştim. İçerisinde bir kütüphanesi olan İsveç Enstitüsü’nün çatısından şehre bakarken oldukça büyük olan boş bir arazi gözüme takıldı. Eski kentin kalbinde, Christian Quarter’ın (Hristiyan Mahallesi) içerisinde bulunan bu alanı görmek beni şaşırtmıştı. Zira eski kentin içerisinde bu kadar geniş kamusal alan yoktu. Sonrasında Enstitü’nün kütüphanesinde içerisi su dolu haliyle Patrik’in Havuzu’nun 1894’te Felix Bonfils tarafından çekilmiş fotoğrafını görünce, suyun beni zamanlararası bir hikayeye doğru sürüklediğini hissetmiştim. Sonrasında mekânı birebir görmeye gittiğimizde zaman, mekân, boşluk, varlık, yokluk, kuraklık gibi kavramların içerisinde buldum kendimi. İnsanın kendisini ufacık hissettiği bu uçsuz bucaksız mekân sizi kurak bir boşluk duygusu ile sarıp sarmalıyor. Bir grup evin avlusundan mekâna girdiğimizde kentin kalabalığının bir arka paralelinde var olan bu kurak boşluğun nasıl oluyor da duvarların ötesindeki sistemden muaf kalabildiğini düşünüyor insan.

 

Kudüs Üniversitesi’nin himayesinde olan bu alana civarda yaşayan mahalle sakinlerinin ve dükkan sahiplerinin ulaşma şansı yok maalesef. Bu dev boşluğa adım attığımda ve içerisinde yürümeye başladığımda bir zamanlar suyunun var olduğunu hayal ederek, esasında hayali de olsa suyun altında, havuzun tabanında yürümüş oldum. Bu hissiyat bir şekilde var olmayanı yerine koyma gibi içgüdüsel bir istek oluşturdu içimde.

 

Havuzun tarihine gelince; İ.Ö. 8. yüzyılda inşa edilen bu havuz, kente getirdiği su kaynakları ile anılan Kral Hezekiah döneminde yaptırılmış. Kudüs’teki birçok açık hava sarnıcının kaynağı olan Gihon pınarından suyunu elde ediyor. Diğer sarnıçlardan farklı olarak bu sarnıcın suyu daha çok gündelik kullanım, temizlik vs. için. Kente suyu getiren Hezekiah, kente saldıran Asurlular ile savaştığı dönemde, düşmanını geri püskürtmenin tek yolunun onu susuz bırakmak olduğunu düşünerek, kendi inşa ettirdiği sarnıçların suyunu aldığı kaynakların yönünü değiştirerek, yerin altında kazdırdığı bir tünelin içine yönlendirmiş bütün suyu. Böylece düşmanları geri püskürtmüş ve suyu sadece kendi halkına bırakmış. Su kaynağının yön değiştirmesi ile yıllar geçtikçe tüm sarnıçlar teker teker suyunu kaybetmiş ve bugün tamamen kurumuş durumdalar. Tüm canlıların yaşam hakkı olan suyun paylaşılamama hali, geçmişten bugüne hiç değişmemiş olan bölgedeki politik durumun da bir yansıması gibi aynı zamanda. Bu anlamda saklanmış olan suyu tekrar var olmuş olduğu alana geri kazandırmaktı benim düşüncem.

 

Proje’nin hazırlık sürecinde Londra’daki Palestine Exploration Fund’ın (Filistin Keşif Fonu) arşivinde de bölgede arkeolojik kazılar yapan bir grup arkeolog ve uzmanın Kudüs’teki açık hava sarnıçları üzerinde yaptıkları çalışmalara, çizimlere ve mektuplara dair birçok bulguya ulaştım ve böylece esasında bütün bu süreç içerisinde bir nevi sanatçının bir tarihçi veya bir arkeolog gibi nasıl çalışabileceğini de deneyimlemiş oldum.

 

Fotoğraf: Felix Bonfils, Hezekiah Havuzu, 1894

Fotoğraf: Felix Bonfils, Hezekiah Havuzu, 1894

 

İşi yerleştirdikten sonra oradaki insanların işle kurduğu ilişki nasıl oldu? İş ne kadar süre kaldı?

 

Esasında işin, ortaya çıkmadan çok önce civarda yaşayan ve çalışan insanlarla ilişkisi başladı. İsrail Hükümeti, Filistinlilerin birçok arazisine el koyduğundan, bu arazinin görünürleşmesiyle aynı tehlike altına gireceği korkusundan dolayı mekan Kudüs Üniversitesi’nin koruması altında ve maalesef kamuya kapalı halde. Bu nedenle uzun süre sonra ilk olarak bu sergi vesilesiyle mekan yeniden açılmış oldu.

 

İşin kurulumundan önce sahaya gidip gelmelerim sırasında civarda yaşayan evlerin sakinleri bizi önce pencereden izliyor sonra da sessizce yanımıza geliyorlardı. Suyun (mavi tentenin) akacağı balkonların sahipleriyle ilişkiye geçtiğimizde de ilk başta biraz kuşkuyla ancak sonraları heyecanla karşılayıp yardımcı olmuşlardı. İşin kurulumu sırasında, tüm gün alanda çalışırken civardaki sakinlerin çocukları birer birer kapıda görünmeye başladılar ve sonra kocaman bir gruba dönüşüp hep merak ettikleri bu mekânın büyüklüğünün tadını çıkararak bir uçtan bir uca koşmaya ve mavi kumaşın üzerinde taklalar atmaya başladılar. İş kurulduktan sonra neredeyse civarda yaşayan herkes alana inmiş ve mavi kumaştan uçuşan nehri incelemeye koyulmuşlardı. Bu açıdan su yeniden benim için birleştirici özelliğini göstermiş oldu. Tıpkı nehir kıyılarında bir araya gelen insan toplulukları gibi bu iş de yaşadıkları kentin taşıdığı politik ortamın ağırlığından dolayı birbiriyle mesafeli olan bu insanları bir araya getirmiş oldu. Sergi on beş gün olmasına rağmen kimi zamanlar sergideki kentin içerisine dağılmış olan mekânların bir kısmı politik gerginliklerden dolayı kapanmak durumunda kaldı. Başak Şenova’nın küratörlüğünü üstlendiği sergi bir bütün olarak gerek küratöryel bağlamda gerekse sergide yer alan sanatçıların kent ile kurdukları güçlü bağdan dolayı çok derin ve izleyiciyi kendi içerisinde zamansal ve mekânsal bir yolculuğa çıkaran bir değere sahipti.

 

Fotoğraf: Hera Büyüktaşçıyan

Fotoğraf: Hera Büyüktaşçıyan

 

Fotoğraf: Al Jazeera

Fotoğraf: Al Jazeera

 

İşlerinde su aşkın bir varlık olarak karşımıza çıkıyor. Su bizi yüzyıllarla ve biz yokken burada olanlarla birleştirirken, aynı zamanda aramıza aşılamaz bir set de çekiyor. Kendini o suyun akışına bırakmaya, hayal etmeye, başkalarının çekisine tanıklık etmeye çağırıyorsun bizi. Tarih anlatısında ve ‘gerçek’ arayışında kendi müdahaleni nereye yerleştiriyorsun? Hangi hikâyeleri dinliyor, hangi ruhları çağırıyorsun?

 

Sanırım benim tek yaptığım müdahale, tarihe ve yaşama dair görünmez kalmış bir unsurun yeniden görünür kılınmasını, en azından ucunu tutup kendime çekebileceğim bir dal uzatmasını sağlamak. Bunu yaparken çoğu zaman Kudüs’teki sarnıç gibi kendiliğinden karşıma çıkıyor bu hikâyeler. Sanki içten içe yeniden ortaya çıkacakları veya görünür olmak istedikleri doğru zamanı kendileri buluyorlar da, beni de bir aracı olarak kullanıyorlar gibi. Benim müdahalem sadece bu unsurları görünür kılarken, onların ait oldukları zaman dilimi ile şimdiki zamanı birbirine uyumlu elemanlarla birleştirmek. Böylece nostalji ile onları tüketmeden, yok olmaları meselesi üzerinden değil, halen varlıklarını sürdürdüklerine dair bir parantez açıyorum.

 

Kimi zaman içerisinde kaybolabildiğim bu hikâyeler öyle tanıklıklar ve hiçbirimizin göremediği gerçeklikler sunuyor ki, her biri kendini göstermeye başladığında adeta suyun seviyesi bir kademe daha yükseliyor benim için. Ancak bu sefer suyun yükselişi ile suyun altını da görebilme pratiği gelişiyor. Ötedekini görmeye başladığımızda zaten ilk müdahaleyi yapmış oluyoruz ve su zamanı ve mekânı yıkayarak tüm netliğiyle ortaya çıkarıyor; adeta geçmiş bugüne akıyor.

 

Bu anlamda su, bağlayıcı olarak tüm zaman dilimlerini birbirine bağlıyor: saflaştıran olarak geçmişin tortularını bugünün yüzeyinden arıtıyor, ayrıştıran olaraksa iki farklı öğeyi birbirinden ayırarak onları bireysel ve bağımsız olarak okumamızı sağlayabiliyor.

 

Suyun taşla buluştuğu anı da düşünmek gerek herhalde: Katıyla sıvının, karayla suyun, benimle ötekinin buluştuğu ama bunun planlı veya yapmacık bir şekilde değil de zaten hayatta olduğu gibi tesadüf eseri, suyun yolunu bulması gibi ya da deliklerden çatlaklardan ilerlemesi gibi. Öte yandan bunu kutsal bir yolculuk gibi de okuyabilir miyiz acaba? Mümkün olduğunca din-dışı ya da ötesi bir kutsallıktan bahsediyorum. Mitleri, yüzyılların hikayelerini eteklerine dolayıp varoluşuna sınır koyamadığımız su yolunu takip etmenin yolculuğu. Nasıl bir seyir hali bu? 

 

Suyun tesadüfiliği çok doğru bir söylem esasında. Su akışkanlığıyla her tür kontrol mekanizmasının dışında hareket ederek akar. Kural tanımaz ve içi içine sığmaz bir şekilde taşarak akar. Karşıma çıkan hikâyeleri, suyun kural tanımazlığı gibi, ortaya çıkmak istedikleri anda beni o akıntının hızıyla beraber bir yolculuğa çıkarmalarına izin veriyorum. Her sanat yapıtı kendi içerisinde yaratıcısını bu tip içsel bir seyyahlığa iter. Yolculuğa çıkmadan veya öz olan noktadan uzaklaşmadan, zamanın dalgalarına karşı kulaç atmadan onu net görmeniz imkansızdır zaten.

 

Geçmiş Suları İyileştirmek’in tüm süreci, içerisinde bulunduğu coğrafyanın ve tarihin de etkisiyle beni sadece kendi hikayesinin değil birçok noktada kendime ait de şeyler keşfedebildiğim içsel bir yolculuğa çıkardı. Sarnıç’ın görüş alanıma girme anı, hemen akabinde onun geçmişine dair olan fotoğrafı bulma anı ve oradan da mekânın kendisini görme heyecanının bütünü bu yolculuğun başlangıcının habercileriydi. Sarnıç ile ilk karşılaşma anı benim için şu ana kadar yaşadığım en özel deneyimlerdendi. Kurumuş çalılarla kaplı tabanında yürürken, eskiden var olan suyun yeniden o anda da var olduğunu hayal ederek suyun on metre derininden yürüyormuşum izlenimine kapılmıştım. Orada, uçsuz bucaksız bir tarihin tabanında yürürken, saklı olan suyu yerine nasıl koyardım sorusu belirdi.

 

Hezekiah’nın inşa ettirdiği sarnıçları susuz bırakırken, Gihon pınarını yer altında açtırdığı bir tünele yönlendirdiğinden bahsetmiştim. Hezekiah’nın tüneli olarak anılan bu alan bugün halen var ve ziyarete açık. Aynı zamanda arkeolojik bir kazı alanının da olduğu Davut’un kentinin doğusunda bir noktada yer alan bu tünele girdiğinizde 45-50 dakikaya yakın, dizinize ve yer yer de belinize kadar yükselen suyun içerisinde karanlıkta yürüyebiliyorsunuz. Araştırma gezisinin son gününde tünele girmeye karar verdim ve bilinmeyenin verdiği endişe ve heyecanla yola çıktım. Tek sıra halinde yürünen bu tünelde çoğu zaman çalışmayan fenerler eşliğinde karanlıkta kalabalık bir güruh eşliğinde yürümeye çalışıyorsunuz. Klostrofobik olabilecek kadar dar ve sığ olan bu tünelde yürümek sanırım şu ana kadar deneyimlediğim en özel ve tekinsiz deneyimdi. Yaklaşık bir saate yakın karanlıkta, suyun içerisinde bilmediğiniz dilleri konuşan insanlarla ilerlemeye çalıştığınız bir tünelde zihniniz karanlığın ötesine geçerek aksine daha net görmeye başlıyor.

 

İlk başlarda karanlıkta görmediğim bir zemine basarak ilerlemek bana çok tekinsiz bir ürperti vermişti, ancak sonra suya güvenmeye karar verip yola devam ettim. Yolculuğun sonunda beni ilginç bir tesadüf daha bekliyordu. Tünelin bittiği noktada gün ışığına İsa’nın körü iyileştirdiği söylenilen Siloam sarnıcına/havuzuna çıkıyorsunuz ve aynı zamanda kentin diğer tarafında buluyorsunuz kendinizi. Körlük ve görme arası bir tarih atlası çizmek gibi. İşte bu noktada görünmeyeni görünür kılma isteği daha net bir biçimde şekillendi kafamda. Sarnıçtan geride kalan ipuçlarını zamanla araştırmam sırasında bir araya getirmeye başladım ve nihayetinde işin kurulum aşamasında yolculuğun en yoğun kısmını deneyimledim.

 

Hera Büyüktaşçıyan, taslak 1, dijital baskı

Hera Büyüktaşçıyan, taslak çizim, dijital baskı

 

Hera Büyüktaşçıyan, taslak 2, dijital baskı

Hera Büyüktaşçıyan, taslak çizim, dijital baskı

 

Bizzat senin yaşadığın yere ait olmayan bir tarihle ilgili iş yapmak veya müdahale etmekle, aidiyetini daha kuvvetli hissettiğin geçmişler üzerine iş yapmak arasında nasıl bir fark görüyorsun? Yoksa böyle bir fark gütmüyor musun? Dilini etkiliyor mu? Nelere dikkat ediyorsun? Tarih hafıza ve aidiyetlik arasında nasıl bir bağ kuruyorsun?

 

Sanırım böyle bir fark gütmüyorum. Dünya tarihi kendi içerisinde barındırdığı kimliklerle çok katmanlı bir atlas gibi. Her bölgenin kendine has bir tarihi ve değerleri var. Ancak özünde yaşanılanlar tarih boyunca hep aynı. Ayrılıkların çok katmanlılaştırdığı bu aynılık, aidiyet hissini yaratan en önemli unsur sanırım. Karşıma çıkan her hikâye kendi içerisindeki bilinmezlikleriyle keşfetme sürecinde inanılmaz eğitici oluyor ancak bir bakıyorsunuz ki anlatılan sizin hikâyenizin sadece farklı bir meali. Yer, zaman, karakterler ve olay değişiyor ancak özünde her birinde kendinizi bulabiliyorsunuz. Tarihin bilinmezleriyle, kendi özümdeki bilinmeyenler aynı eksen üzerindeler ve aidiyet hissi işte bu noktada oluşuyor. Hepimiz bilinmeyen olana aitiz. O yüzden arayış halindeyiz. Varlığımızın dağılmış partiküllerini dünyanın ve tarihin çeşitli kademelerinde arıyoruz ve keşfediyoruz ve böylece bütün bu toplanan elementlerden kendimize ait bir dil oluşturuyoruz. Benim için ve herkes için bu mekanizma böyle işliyor sanırım.

 

Ana görsel: Hera Büyüktaşçıyan, Geçmiş Suları İyileştirmek, Kudüs Show VII, Kudüs 2014.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

MEYDAN

YAm
Am

"Bana insanlığımı geri veren hazzım, dünyanın yarasını sağaltan, beni neşeye geri ören..."

MEYDAN

YYarasından Doğan Bir Hareketin Koynunda
Yarasından Doğan Bir Hareketin Koynunda

Feminist hareketin gücünün kırıklarımızda, yarıklarımızda, damar damar bin yoldan akıyor oluşumuzda köklendiğini unutmayalım.

TARİH

Y18. Yüzyıldan Bir Resimde Ankaralı Kadınların Peşinde
18. Yüzyıldan Bir Resimde Ankaralı Kadınların Peşinde

Tarihsel anlatılar içinde sarayla harem dışında ve Oryantalist tipolojilerden bağımsız olarak hayal etmekte güçlük çektiğimiz kadınları, bu resim sayesinde, Ankara’da gündelik hayatın içinde, işinde gücünde, kanlı canlı resmedebiliyoruz.

KÜLTÜR

YAğzımızın Tadını Save Etmek Mümkün Mü?
Ağzımızın Tadını Save Etmek Mümkün Mü?

Gıdalarımıza eklenen aromalar nasıl yapılıyor? Bu alanda ne tür araştırmalar yapılıyor? Bir aroma firmasında çalışan Ezgi ile konuştuk.

Bir de bunlar var

Galip Tekin’le Türkiye’de Çizgi Romancılık Sohbeti
Kolonya Getir, Lars Abin Fenalaştı!
Süper babaanne bombaları savuşturuyor

Send this to friend