Sinek Sekiz Yayınevi'nin kurucusu İrem Çağıl'la Bali süreci ve Lotus doğum üzerine söyleştik.

KÜLTÜR

“Doğum bilgelik veren bir tecrübe olabilir”

 

Merhaba İrem Çağıl, ilk olarak bize biraz kendinden bahseder misin?

 

Doğum işlerinden biraz korkan bir annenin, 33 sene önce Ankara Hacettepe hastanesinde sezaryenle dünyaya getirdiği ilk çocuğuyum. Bebekliğim ve çocukluğumun ilk demleri Afyon’un bir köyünde, gerisi üniversiteden mezun olana kadar Ankara semalarında geçti. Mimarlık ve görsel tasarım konularında lisans ve yüksek lisans eğitimleri aldım. Bir süre İtalya’da yaşadım. İstanbul’da kısa süre çalıştıktan sonra beton dünyasına çizim yapmaktan bunaldığımı, ofislerde daraldığımı farkettim. İşleri güçleri bıraktım. Bu sıra biraz düşünmek için çıktığım bir bisiklet yolculuğum var ki pek bi meşhurdur; İstanbul’dan Barcelona’ya pedalladım. Bu yol bana çok şeyler öğretti. Temiz havanın, iyi besinin kıymeti, doğayla bağlantılı bir hayatın güzelliği, emek vererek ilerlemenin önemi gibi…Bu konularla ilgili bir şeyler yaparak hayatım geçsin istedim ve döndükten sonra çevreyle, ekolojiyle ilgili kitaplar yayınlayan bir yayınevi kurdum. O zamandan beri Sinek Sekiz’e emek veriyor, iyi insanlarla beraber ilham veren kitaplar çıkarıyorum.

Olmadık maceralara atılmayı seven, özgürlüğüne düşkün tipik bir deli koç kadınıyım. Yazıya, kağıda özel bir bağlılığım, Minti diye bir kedim, Alaz isminde bir sevgilim, 1 aydır da Kiraz adında bir kızım var.

 

Kiraz’ı Bali’de Lotus Doğum yaparak dünyaya getirdin. Lotus Doğum nedir? Nasıl yapılır? Senin nasıl haberin oldu?

 

Hamilelikle beraber oluşan ve bebeğin doğumuyla işlevini tamamlayan inanılmaz bir organımız var; plasenta. Bebeğin göbek kordonuyla bağlandığı plasenta hamilelik boyunca kusursuz bir biçimde çalışarak ona oksijen sağlıyor, besliyor, büyütüyor. Bebeği oluşturan hücrelerin bir kısmı hamileliğin başlarında bölünerek plasentayı oluşturduğundan plasentaya “bebeğin eşi” de deniyor.

Alışılagelmiş doğumlarda, bebek doğduktan hemen sonra göbek kordonu kesilerek plasentadan ayrılıyor yani bebeğin ve annenin plasentayla ilişiği kalmıyor, plasenta da “atık” olarak değerlendiriliyor, doğum hastanede olduysa hastaneye bırakılıyor. 9 ay boyunca bebeğe bakmış olan harikulade bir organ, bebeğin bir parçası olan kordonun çat diye kesilmesiyle bir anda çöpe gidiyor.

Adına “lotus doğum” denen uygulamadaysa bebek ve plasenta, göbek kordonu kendiliğinden kuruyup düşene kadar birbirine bağlı kalıyor. Yani lotus doğum bir doğum şekli değil, bebeğin plasentadan ayrılmadan bir süre daha kalmasına verilen özel bir isim. Bu yöntemi, doğumun kendi içinde mükemmel olduğunu ve gerekmedikçe doğal akışa müdahale etmemenin anne ve bebek için faydaları olduğunu düşünenler tercih ediyor.

Ben daha 3 aylık hamileyken, sevgilimle birlikte bir doğum ve hamilelik eğitimine katılmıştık. Eğitim Emirgan’daki Doum’daydı ve eğitimi veren Nur, doğumda yapılan rutin uygulamaları anlatırken göbek kordonundan da bahsetmişti. Bu sırada ben “neden çat diye kesiliyor, beklenemez mi? diye sorduğumda alternatif bir yöntem daha olduğunu, adına “lotus doğum” dendiğini, Robin Lim adında, bu konuda kitaplar yazmış, Bali’de bir doğumevi kurmuş bir ebenin de bu yöntemi çok savunduğunu filan anlattı. İsmi bir kenara not ettim ve kurstan sonra araştırmaya başladım. Lotus doğumdan ilk haberdar oluşum böyle oldu.

 

 

kirazbebisplesenta

 

Plasenta ve kordonun ayrılma sürecini uzatmanın ne gibi faydaları var? 

 

Bu konuda türlü türlü görüş var, kanıtlanmış net bir faydası olmadığını söyleyenler olsa da doğuma gerekmedikçe yapılan her müdahalenin anne ve bebek üzerinde stres yarattığı, doğal akışı bozduğu, bunun da türlü türlü zararı olduğu bir gerçek. Plasenta ve bebeği, göbek kordonu kendi kendine kuruyup düşüne kadar ayırmamak bir kere bu doğal hali korumak demek. Bu süre içinde plasentadaki bütün kan ve enzimler tamamen bebeğe geçebiliyor. Göbek kordonunu kesmemek de bebeğin hala bir parçası olan, bir süre daha kalp atışının olduğu bir dokuya bıçak değdirmemek, şiddet yaratmamak demek. Ayrıca bebeğin ilk günler mümkün olduğunca anne yanında, çok hareket etmeden kalması da önemli bir şey. Plasentaya bağlı olan bebeği elden ele dolaştırmak zor olduğu için lotus doğum bu mahremiyetin korunmasını da mümkün kılıyor. Bütün bunların yanında benim bizzat deneyimlediğim bir faydası da psikolojik oldu. 9 ay süren hamilelik süreci bir günde bitiveriyor ve bir anda hopp diye anne oluyorsunuz. Doğumda herşey çok hızlı ilerlediği için sonradan doğuma dair bir şeyle kendi başınıza bir süre kalmak, düşünmek çok iyi geliyor. Plasenta ve göbek kordonunu koruduğunuzda, kendinize göre bir ritüelle onlara veda edebiliyorsunuz. Vücudunuzun bebeğinizi büyüten bu parçasına dokunmak, yıkamak, tuzlayıp güzel kokulu otlarla, çiçeklerle koklamak ve sonra toprağa gömmek aslında zihinsel olarak hamilelik sürecinizin bittiğini kabul etmenize yarıyor. Bu döneme istediğiniz gibi veda edebilmek önünüzdeki zorlu yeni süreçlere adapte olmanızı kolaylaştırıyor.

Ben  güzel bir doğum geçirdim ve bebeğimi hiçbir müdahale olmadan vajinal yolla dünyaya getirdim. Akabinde durdurulamayan şiddetli bir kan kaybım oldu ve durdurmak için yapılanlar yüzünden travmatik bir doğum sonrası yaşadık. 5 gün sonra eve dönebildiğimizde plasenta ve göbek kordonun olduğu pakedi açtım, yıkadım, yeniden tuzladım, lavantalarla, biberiyelerle, çiçeklerle ve 9 aylık sürece plasenta üzerinden kendimce içimden şükrettim. Sevgilim de yeni baba olarak kendi ritüelini plasenta ve göbek kordonunu altına gömeceğimiz ağacı arayıp bularak geçirdi. Sonra hep beraber toprağa dokunduk, plasentayı koyduk, ve ağacın köklerini toprakla buluşturduk. İçimizden bebeğimizi büyüttüğü gibi bu genç ağacı da büyütmesini diledik. Bu muhteşem organın hastane çöplüğüne değil de meyve verecek bir ağaca besin olacağını bilmek bize iyi geldi, hala da düşündükçe mutluluk veriyor.

 

Lotus doğumu tercih etmende sadece lotus doğumun avantajları olması, kendine yakın bulman mıydı yoksa şu an yapıldığı haliyle hastane doğumlarının seni düşündüren bir tarafı mı var? (Çağla)

 

Türkiye’deki sezaryenle doğum oranı inanılmaz yüksek; özel hastanelerde bu oran %80’leri buluyor ve bu hastanelerin gelirlerinin önemli bir kısmını sezeryan doğumlar oluşturuyor. Bu inanılmaz kötücül bir şey çünkü yapılan şey, doğal olarak doğurabilme yetisi olan kadınların türlü türlü şekillerde doğuramayacaklarına inandırılarak kesilip biçilmesi. Bunun üzerinden dönen dev bir ekonomi var. Dolayısıyla sorunuzun cevabı evet, şu an yapıldığı haliyle hastane doğumları beni düşündürüyor, düşündürmekle kalmıyor öfkelendiriyor.

Lotus doğum apayrı bir olay, güzel bir yemekten sonraki tatlı gibi. Asıl mühim olansa yemeğin kendisi yani doğumun nasıl olduğu. Benim Türkiye dışında bir yerlerde doğum yapmaya iten ana neden, Türkiye’de doğumun devlet tarafından kadınlar ve çocuklara göre değil ekonomik faydalara göre şekillendirilişi. Bu topraklarda hamileye “hasta”, doğuma “medikal bir olay”, doğum yapılacak yere de “hastane” deniyor. Doğum da doktor kontrolünde yalnız hastane ortamında gerçekleştirilebiliyor. Ben evimde doğum yapmak istiyorum dediğinizde doğumuzuna eşlik edecek bir doktor ya da ebe bulamıyorsunuz çünkü yasalarla bu engellenmiş durumda. Devlet size illa ki hastanede doğum yapacaksın diyor, hastanede doğum yapmak da bu yerin prosedürlerine dahil olmak ve belirlediği ücreti ödemek demek. Halbuki her kadın birbirinden çok farklı ve onları biricik yapan farklar doğumları için de geçerli. Ama hastanelerin bu farklılıkları gözeten bir yapısı yok. Hastane işleyişi için ne daha kolay oluyorsa bu uygulanıyor. Bu da her doğumun farklılığını yok edilmesi, medikal doğrularla ekonomik çıkarların kesiştiği bir şablona, “normal”e uydurulmasıyla oluyor.

 

Hamileliğin kaçıncı ayında Bali’de doğum yapmak istediğine karar verdin? Burada göründüğün doktorlardan itiraz geldi mi?

 

Hamileliğimin en başından beri 2 şeyi hiç istemiyordum: hastanede doğum yapmak ve İstanbul’da olmak. Hastane istemiyordum çünkü doktorlu, eczacılı bir ailede, hep hastanelere yakın bir hayat yaşadım ve benim için hastane hastalıkla, ölümle özdeşleşmiş bir yer. Halbuki hamilelik bir hastalık değil, tersine bedeninizin içinde yeni bir hayat başlatacak kadar sağlıklı olduğunuz, çok özel bir hal. Ayrıca Türkiye’deki hastaneler mekansal olarak da insana fenalık getiren yerler; lobisinde piyano çalınan en lüksünden, oturacak sandalye bulunamayanına kadar hepsinde sürekli gözetlendiğiniz bir fabrikadaymışsınız hissi var. Bütün o hijyen, makineler, parlak ışıklar, robot gibi davranan insanlar size ‘burası çok profesyonel bir yer ve herşey bizim kontrolümüz altında’ demeye çalışıyor. Halbuki doğum ruhunuzla ve bedeninizle, bedeninizin çok özel bir bölgesini hiç kullanmadığınız şekilde kullanarak yaptığınız, çok güçlü ve tekil bir eylem. Ve biliyoruz ki ruhumuza iyi gelmeyen şeyler bedeninizin işleyişini doğrudan etkiliyor. Dolayısıyla gözetlenmeye değil mahremiyete, ekranlara bakmaya değil odaklanmaya, mekanizmanın parçası personellere değil şefkat, sevgi hissedebileceğiniz, güven veren insanlara ihtiyacınız var.

Ve bir de tabii temiz havaya, sağlıklı besine ve gökyüzünün altında rahatça hareket edebilmeye, güvende hissetmeye. Hepimizin bildiği üzere İstanbul’da bu pek mümkün değil.

 

Aslında ben Bali’de doğum yapmaya karar vermedim, tek istediğim hastane olmayan bir yerde, kontrolün doktorlarda ya da makinelerde değil bende olduğu, öncesinde ve sonrasında kendimi sağlıklı,mutlu,huzurlu hissedebiliceğim bir yerde doğum yapmaktı. Kendi ülkemde doğumun nasıl olacağı çok keskin hatlarla çizilip yasalarla da belirlendiği ve devletimiz alternatiflere zinhar izin vermediği için başka seçenekleri araştırıp bulmaya mecbur kaldım. Bali böyle bir süreçte şekillendi.

Türkiye’de görüştüğüm doktorum Gülnihal Bülbül Bali’de çalışan Robin Lim’den, doğumevi Bumi Sehat’tan haberdardı. Beni hep destekledi. Oradayken de hep haberleştik, sevgisini ilgisini hep yakınımda hissettim.

 

Dilini bilmediğin memlekette doğumla ilgili bağlantıları nasıl kurdun, gitmeden önce birilerini ayarlamış mıydın?

 

Bali Endonezya’nın bir adası, kendi dili var tabii ama ana gelirini turizmden elde ettiği için İngilizce çok yaygın. Dolayısıyla gitmeden önce ve orda bulunduğumuz süre boyunca pek dil problemi yaşamadık.

Şunu da söylemek lazım, dünyanın öbür ucuna gitmemizde yeryüzünün bu cennet köşesinde 3 ay geçirmenin cazipliği etkili oldu tabii ama Robin Lim’in kurduğu Bumi Sehat adlı doğum evi olmasaydı herhalde Bali’ye gitmezdik. Robin Lim doğal doğumu savunan, bu konuda kitaplar yazan, “gentle birth heals mother earth” şiarlı doğumevleri kuran, özel bir ebe. Geçen sene CNN tarafından verilen “Hero of the Year” ödülünü almış. Bali’de de onun kurduğu, çalıştığı Bumi Sehat isimli bir doğumevi var. Çok mütevazi bir yer, bütün hizmetleri, o bölgede yaşayan yerli halka ücretsiz. Dışarıdan gelenler de küçük bir bağış karşılığında bu hizmetlerden yararlanabiliyorlar. Bumi Sehat’ı aradım, mail attım, yabancı biri olarak orada doğum yapmanın mümkün olduğunu öğrendim. Bir de bir tanıdığım vasıtasıyla daha önce onun doğumuna katılmış Avustralya’lı, Bali’ye gelmek isteyen bir ebeyle iletişime geçtik ve doğum için bize eşlik etmesi konusunda anlaştık.

 

10454047_1425353291074711_445418974_n

 

Ana-baba endişelendi mi, gitme kızım dedi mi? Hiç sana veya Alaz’a bir endişe geldi mi?

 

Bizimkiler benim kafama koyduğumu yapmama alışık oldukları için biraz daha az şaşırdılar. Aileler, özellikle anneler doğumda bulunmak istediler ve uzağa gidiyor olmamızın özellikle bu kısmına çok takıldılar. Ben “bu benim anne olma sürecim, yanımda anne olunca kendimi çocuk gibi hissediyorum, izin verin, biraz güvenin” minvalinde konuştukça yatıştılar. Araştırıp öğrendikçe, konuşup iletişimi sağladıkça endişeler azaldı ama tabii bitmedi. Bir de doğum tam seçim zamanına denk geliyordu ve aylar öncesinden zaten ortam çok gergindi. Hamile yogasından eve dönerken sokaktaki gazın bitmesini bekliyordum filan. İstanbul’dan bir an önce uzaklaşmak istedim haliyle. Biraz sakinleşip düşününce hak verdiler. Ama tabii gittiğimiz günden itibaren volkan mı patlamış, tsunami olur mu gibi felaketleri takip etmekten geri durmadılar. İnstagram sağolsun, fotoğraflarla gördükçe rahatladılar.

 

Orda hamileliğin son ayları nasıl geçti? Alışma süreci nasıldı? Ne yedin ne içtin? Hamilelikte uyguladığın belli bir diyet var mıydı?

 

Hamileliğimin son ayları rüya gibi geçti desem yalan olmaz. Açık havada yaşadık bir kere, hava sıcaklığı buna uygun olduğu için. Yeşillikler içinde bol bol yürüdüm, yüzdüm. Çeşit çeşit hayvanla haşır neşir oldum, güne ördek sesiyle başlayıp, geceleri ateşböceklerinin girip çıktığı odalarda uyudum. Bol bol taze hindistan cevizi suyu içtim, geleneksel yöntemlerle tarım yapmayı bırakmadıkları hiç zorlanmadan çok sağlıklı beslendim. Bir diyet uygulamadım ama doğal doğum yapmak istediğim için çok kilo almaya dikkat ettim. İşlenmiş gıda tüketmedim, şekere, meyve şekeri bile olsa elim çok gitse de kendimi frenledim.

 

Yapmak istenilirse burada da lotus doğum yapmak mümkün olabilir mi? (Oşu)

 

Türkiye’de doğum hastanede oluyor, hastanelerin rutin prosedüründe göbek kordonunun kesilmesi, plasentanın da atılması var. Lotus doğum, yukarıda anlattığım gibi kordonun kendi kendine kuruyup ayrılana kadar bebekle plasentanın birleşik kalması demek. Hastane doğumlarında bu konuda bir tercih şansı tanınmıyor bildiğim kadarıyla. Dolayısıyla Türkiye’de hastanede lotus doğum yapmak mümkün değil.

 

Böyle bir maceranın peşine düşmek her şeyden önce kaynak meselesi de tabii… Senin yolunu izlemek isteyip Türkiye’den gidebilecek durumu olmayanlar için tavsiyelerin var mı? (Nigar)

 

Bütün kadınlar birbirinden farklı, biricik. Bu farka kıymet vermek gerekir o yüzden benim yolumu izleyin, işte budur doğrusu diyemem. Ama kendi iç sesinizi dinleyin, kendi yolunuzu çizin diye bas bas bağırabilirim. Sadece doğum için değil tabii, her konuda kendinizi özgürleştirin, dişil güce inanın, bu yanınızı güçlendirin derim.

 

IMG_0653_.0000

İşin ekonomik kısmına gelince… Biz Bali’de İstanbul Kadıköy’de yaşarken harcadığımız paranın daha azını harcayarak çok daha mutlu bir şekilde yaşadık. Doğumevi ücretsizdi ama hem doğum öncesi kontroller hem de doğum için küçük bağışlar yaptık (Doğum için 200 USD, kontrollerin her biri için de 10 USD verdik) Avustralya’dan gelen ebeye 1000 USD verdik. Orada yaşamak için cebinizde şu kadar olması lazım diyemem çünkü nasıl şartları tercih ettiğinize göre bu çok değişir ama Türkiye’de Kadıköy’de kirada oturan, kültür-sanat sektörüne iş yapan iki orta sınıf kişi olarak zorlanmadık diyebilirim. İstanbul’da yaşamanın ne kadar lüzumsuzca pahalı olduğunu bir kere daha anladık tabii.

 

Bebiş ortaya çıktı m’şşallah inanılmaz da güzel bişey çıktı. Şimdi neler yapıyosunuz? Annelik iznin ne zaman bitiyor?

 

3 aydır uzakta olduğumuz için arkadaşlarımızla, ailelerimizle görüşüp koklaşıyoruz şu sıra. Bir yandan da buradaki yeni hayatımızı şekillendirmeye çalışıyoruz. Ben seneler önce köye göçmüş, sonra Sinek Sekiz’in kitaplarını çıkarabilmek için İstanbul’a geri dönmüştüm. Şimdi yeniden uzaklaşma vakti geldi. Şehirde betona sıkışamıyorum artık, toprağa suya yakın bir yuvaya ihtiyaç duyuyoruz. Annelik izni diye bir şey yok bende, kendi işimi hayatımın bir parçası haline getirmiş halde yürütüyorum. Doğumdan bir gün önce çeviri düzeltisi yapıyordum örneğin, bebek 43 günlük oldu, hala vakit buldukça işe devam ediyorum, uzaktan verilecek kararları alıyorum, yönetim kısmını da aksatmadan devam ettirmeye çalışıyorum.

 

Sinek Sekiz’in yeni projeleri var mı? Doğumla ilgili kitaplar yayınlamayı düşünüyor musunuz? 

Türkiye’de kadınların ve adamların doğumun doğasını anlamaya çok ihtiyaçları var. Ben hamile kaldığımda okuduğum iyi kitapların çok faydasını gördüm ve onlar sayesinde doğumun işleyişini biraz olsun kavradım. Bunun yanı sıra ülkemde olmayan birçok şeyden haberdar oldum. Öyle ki bunlar içinden ikisinin Türkçe yayın haklarını aldım. Dünyaca ünlü ebe Ina May’in kült kitapları “Guide to Childbirth” ve “Birth Stories”i yakında yayınlayacağız. Umuyorum ki bizde de dünyanın birçok yerinde seneler önce olan doğum devrimi gerçekleşir ve kadınlar doğumlarına sahip çıkmaya ve erkeklerin/devletin nerede ve nasıl olacağını belirlediği mekanikleşmiş, medikalleşmiş doğumları sorgulamaya başlarlar. Çünkü biliyoruz ki eğer bir kadın kendine ve bedenine güvenirse doğum, ona içsel bir güç ve bilgelik veren bir tecrübe olabilir.

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ECİNNİLİK

YYunanistan’ın Yeni ‘First Leydi’si Ne Giymeli?
Yunanistan’ın Yeni ‘First Leydi’si Ne Giymeli?

Yunanistan'da Alexis Tsipras yönetiminde yeni bir kemer sıkma karşıtı parti yönetimde. E popüler atasözünün dediği gibi "bütün büyük adamların arkasında büyük bir kadın vardır."

TARİH

YSenin için düşündüğüm çiçekleri bulmak çok zor
Senin için düşündüğüm çiçekleri bulmak çok zor

Frida Kahlo'dan dostu ve meslektaşı O'Keeffe'e, endişe, destek ve aşk dolu bir mektup

SANAT

YMüzik Şemsiyesi – 3
Müzik Şemsiyesi – 3

Bu bölümde yönetmen John Cassavetes'in 'Etki Altında bir Kadın'ından bahsedecek ve müzisyen Harwood'un film için yapmış olduğu ana temayı dinleyeceğiz sayın Müzik Şemsiyesi severler...

  • http://triskadanagmeler.blogspot.com.tr/ fatoş

    harika bir hikaye ! Ama şuan 13 aylık bebeği olan bir anne olarak kendimi, İrem’in yerine koydum ve cesaret edemezdim dedim. Normal doğum ve hamileliğin olabildiğince doğal geçmesi için bende elimden geleni yapmaya çalıştım. Şartlar ne kadar elverdiyse ülkemizde elbetteki…42+0’da kendi sancım gelmeyince suni sancı ile normal doğum yaptım ve hep aklımda bir soru işareti kaldı, acaba bekleseydim kendi sancım gelir miydi diye? Normal doğumun bile suni sancı ile müdahale edilmiş hali var ülkemizde :)) İşte düşünün ne kadar normal! Lotus doğumu ilk defa burada okudum ve öğrendim, doğal sürecin tamamlanması adına aslında herşey akla çok mantıklı geliyor. Ama dediğim gibi cesaret etmekte bu şin bence %80’ini oluşturuyor. İrem’i tekrar kendi içinde güce ve kendine güvendiği için tebrik ediyorum. Kiraz’ıyla birlikte mutlu bir hayat diliyorum.

  • oziki

    İşte yine karşımızda “en bi doğal ben doğururum” aşağılaması.

    Son iki yıldır sıklıkla rastladığım bu “moda”yı çok manasız ve tamamen vitrin kaynaklı bir çaba olarak görüyorum.

    Evet doğal doğum yapıyorum, bebeğime doğaya saygılıyım temalı bu röportajı/röportajları iyice okumak gerekir.

    Sevgili İrem doğal doğum yapıyorum diyorsun, Bali’ye bisikletle mi gittin? Sanmam, uçak kullandın, eben nereden geldi, taa Avustralya’dan noldu karbon ayakizin? cevap veriyorum: tavan.

    Yani senin bebeğinin ve doğumunun doğaya maliyeti, asıl doğal doğum hali olan evde doğmuş veyahut diyelim hastanede doğmuş bir bebeğe göre kat kat kat daha fazla, bebeğine ve dünyaya neden bunu yaptın?

    Madem doğum anne ve diğer aile üyelerinden detsek almayacak kadar özel bir serüven ben neden senin en az 5 ayrı yerde röportajlarını okudum?

    Gerçekten doğal doğum yapmak isteyen kadınlar ne hissediyor senin bu tecrübelerini okuyunca hiç düşündün mü?

    Maddi manevi yoksunluk içinde, bebeğine zarar gelmesin diye kendinden vazgeçebilecek olan, ama toplumsal/sınıfsal ön yargıları kırmaya gücü yetememiş, çok büyük ihtimalle sezeryan ile hastanede doğum yapacak bir kadın ne hisseder seni okuyunca?

    “O, doğal doğurdu ben yapamadım, beceremedim, bebeğime zarar verdim.” yazını okuyunca akla gelen ilk şey bu.

    Emin ol, kalburüstü tabir edilen kimseler hariç, hiçbir kadına ilham veremeyecek senin serüvenin.

    İmkanım vardı, ben de bunu denedim, deseydin çok daha gerçekçi olacaktı. Ama sen bunu gerekli kılmışsın.

    Son olarak şunu ekleyeceğim; evde ebe yardımı ile doğum yapmak hiçbir şekilde yasak değildir ve yasal yaptırımı yoktur. Sadece sizin işinize gelmemiş.

    • nurdanov

      oziki merhaba,
      gerçekte doğal doğum yapmak isteyen ama yapamayan kadınların bu yazıdan gücenmesi ihtimali evet akla geliyor. ancak irem hanım röportajın bir yerinde ‘benim yolumu izleyin demiyorum’ diyerek biraz da bunu ima etmeye çalışmış olabilir. bir de ‘irem çağıl, doğum’ diye googlelayıp baktım ve karşıma bundan başka bir röportaj çıkmadı. acaba bahsettiğin diğer 5 röportajı nerde okuduğunu başka bir yorumla paylaşır mısın? (gerçi varsa bile bu röportajda çağıl, hamilelik kimseyle paylaşılmayacak kadar özel bir şey demiyor ya…)
      haklısın irem çağıl şu röportajın bir yerinde kendisinin ayrıcalıklı bir azınlığa mensup olduğunu itiraf etse herkesin içi bir nebze olsun rahatlayacak ancak kendisinin tek avantajının maddi durumu olduğunu ima etmekte de bir sorun var. irem görüldüğü kadarıyla sonsuz özgüven sahibi, enteresan bir kadın. ben de ‘plesantanın kanı minerali iyice bebee geçsiin’ci bi insan değilim, hatta zorlama bile buluyorum ama bu röportajı okuyunca sinirlenmedim aksine hiç anlayamadığım bi kafayı birazcık anlamış oldum.

    • Willow

      oziki’ye en güzel yanıt yazının kendisinden geliyor (okuduğumuzu anladık mı, lütfen anlayalım): “Bütün kadınlar birbirinden farklı, biricik. Bu farka kıymet vermek gerekir o yüzden benim yolumu izleyin, işte budur doğrusu diyemem. Ama kendi iç sesinizi dinleyin, kendi yolunuzu çizin diye bas bas bağırabilirim.”

  • Zeynep Guler

    Tebrikler İrem!Arzu ettiğin gibi bir hamilelik ve doğum süreci yaşamak için tercihlerini iyi belirlemiş ve onu uygulamışsın ve bence her kadın “kendi istediği gibi” bir doğum deneyimi yaşamayı hak ediyor. Bunun içine planlı sezaryen doğum da, doğal doğum da, epidural almak ya da almamak da, hepsi dahil. Doğurmanın böylesine tıbbi bir olay olarak görüldüğü bir dünyada Bumi Sehat’a gitmeyi tercih etmen çok anlaşılabilir bir şey. Bunun altında başka sebepler aranmasını hiç iyi niyetli bulmuyorum. Herkes Bali’ye gidemeyebilir evet ama plasenta ile ilgili anlattıkların, onun kıymetine dikkat çekmen, Türkiye’deki durumla ilgili tespitlerin çok takdire şayan.Özgür ruhunuzun sesini dinlediğiniz için Alaz’la seni tekrar tebrik ediyorum.Doğum hikayen bir çok kadına ilham verecektir.

  • hebele

    sinek sekiz’i bilmiyordum ben. ne guzel kitaplar cikarmislar

  • Ezgi Kali

    Ben burada neyin haber değeri taşıdığını anlamadım. Çalıştığımız işi de seversek çok başarılı olur muyuz? (Bu site geçen gün plaza eylemin çevirdiği yazıyı paylaşmamış mıydı?)

  • Willow

    Çok güzel röportaj olmuş, ellerinize sağlık. Yalnız anlayamadığım konu defalarca Türkiye’de doğumun yalnızca hastanede yapıldığından bahsedilmesi, lotus doğum yaptıran uzmanlar var mı bilmiyorum ama bir ebeden destek alınarak evde doğal doğum da gayet mümkün. Şöyle bir hikaye var hatta hoşuma giden, buraya bırakayım onu da: http://oykudenhikayeler.blogspot.com/2012/11/ayse-ekinin-evde-dogumu.html

    Doğumunu yapıp üretimini yalamaya başlayan anne kedileri gördükçe ben de derin düşüncelere dalıyorum neden bu işin bu kadar medikal bir mesele olduğuna dair. Kendi vücudumuzdan epey uzak düştüğümüzü, bize verdiği sinyalleri anlamaktan aciz olduğumuzu, ister spiritüel ister biyolojik manalar yükleyelim, vücudumuzun neye ihtiyacı olduğunu bize aslında anlattığını unuttuğumuzu düşünüyorum sonra. Nelerin mümkün olabildiğini ve neden bunca şaşırdığımızı gösterdiği için de pek güzel bir öykü bu.

    • http://dunyayikurtarankadinlar.blogspot.com ilknur

      öykünün hikayesinde evde doğum için ebe yurtdışından geliyor, türkiyede evde doğurmak yasak değil ama eve gelip sizi doğrutacak ebe ve doktor bulmak çok zor çünkü yasal olarak onların böyle bir yetkisi yok

  • irmik

    Dogum hikayeleri okumak hep cok keyifli olmustur, bu hikaye de kendine has, degisik bir hikaye. Ayrica annenin ve roportaji yapanlarin finansal kaynaklar konusuna deginmeleri de epey yerinde olmus. Fakat ben de vajinal dogumun bu kadar yuceltilmesinden (hatta fetislestirilmesinden) rahatsizlik duyanlardanim. Bence sorun kadinin ticarilestirilmis bir tip ve kadini aci cekmeye (epidural kullanmamaya) tesvik eden dogum (bkz. ina may gaskin, vb.) arasinda kalmasi. (Epidural 70lerde kadin hareketinde bir devrim kabul edilirken son zamanlarda yerin dibini gecirilen, kullanan kadinin yetersiz hissetmesine yol acan bir olay haline geldi.) Bana kalirsa dogumun normali, dogali olmaz. Burada onemli olan kadinlarin onune tercihlerin sunulmasi, toplum, cevre ya da devletin dayatmalarinin, dogum veya emzirme gibi surecleri hapsetmemesi. Bu arada ekleyeyim, bu konularda Elisabeth Badinter’in The Conflict ve Adrienne Rich’in Of Woman Born kitaplari cok aydinlatici!

  • bombom

    doğumun medikal bir olay olmasını tamamen reddedip sonra durdurulamayan kanamadan bahsetmiş irem. işte o yüzden doğum medikal bir olay. doğumun bu kadar medikal olmadığı zamanlarda anne/bebek ölümleri ne orandaydı bir bakmak lazım.
    bu homo sapiens olarak iki ayaklı hayvan oluşumuzla açıklanıyor. iki ayaklılığın getirdiği birçok faydaya karşın leğen kemiği bölgesi diğer akrabalarımıza göre çok daha dar, bu da bebeğin çıkmasını zorlaştırıyor. yine bu nedenle insan yavruları diğer pek çok hayvana göre çok daha erken bir gelişim evresinde dünyaya geliyor. yine de kadınların doğum yapması bir kedinin doğum yapmasından çok daha komplike. (bir de tabi herkesin belirttiği gibi, her kadının bedeni, içinde bulunduğu koşullar farklı)
    doğayı, binlerce yıl öncesini vs o kadar romantize edemiyorum ben artık. doğa diye gördüğümüz, baktığımız şey yine hep insan bakışı süzgecinden geçiyor, yine kültürün öğeleriyle şekillenerek kafamızda yer ediniyor (artık hangi kültürün öğeleri bize daha sevimli geliyorsa). bu nedenle doğanın ne olduğuna dair ne tamamen objektif ne tamamen subjektif bir bilgiye sahip olabileceğimizi düşünmek büyük ölçüde yanılgı.
    öte yandan doğumun aşırı medikalize edilmesi, doğuma, doğum yapan kadının bedenine aşırı müdahale edilmesi gerçekten sinir bozucu ve patriyarkanın sonuçlarından biri. erkeklerin, erkek doktorların doğum üzerinde de tahakküm kurmasıyla alakalı.
    şimdiye kadar hiç düşünmedim ama doğum yaparsam eğer şöyle bir 40 m. radiusta doktor bulunan bir yerde yapmak isterim. ama esas olarak etrafımda ebeler olmasını arzu ederim herhalde. (ebeliği bitirmeseler iyiydi, doktorların arkaik çağlardan kalma, mecburen tolere etmek durumunda kaldıkları bir yancı gibi görülmeseydi iyiydi. ama artık ebeler bile doğuma nasıl yardımcı olacaklarını öğrenmiyor, her şey kurumsallaşmış, kapitalist değer mantığına kurban edilmekte)(işin kötüsü doğa ve doğal yaşam denilen şey de artık bir pazarlama ürünü, nasıl cöca cöla içince belli bir mutluluk yaşayacağımız – antarktikada kutup ayılarıyla el ense tahterevallide sallanmak; 800 kişilik ailemizle toplaşıp hiçbirimizin birbiri üzerinde tahakküm kurmaya çalışmamasını kahkahalarımız ve toslattığımız cöla bardaklarıyla kutlamak filan – tamamen üründen bağımsız vaad ediliyorsa doğaya girince de öyle bir fantastik mutluluk yaşayacağımız vaad edilir oldu püff)
    demem o ki, ne doğaya, ne de tıbba o kadar diretmemek ya da hallenmemek lazım bence. ikisi birbirinden o kadar bağımsız değil.

    • oyk

      bi de üstüne kafamız büyük! o kafa o kalçadan geçemiyor. ya da geçiyor da gene zor. ve korkunç.

  • Aslı

    Eve bir ebe çağırdık, doğumu kendi yatağımda yaptım. Bebeğin plesantadını da arka bahçeye gömdük isimli hikayenin uzun ve turistik versiyonu. İçim şişti, sonuna kadar okuyamadım. Ama en sonunda turistik doğumhanenin adı tekrar verilmiş onu gördüm.

  • Adnan

    insanlar rahata alıştıkça saçmalamakta sınır tanımıyorlar.

  • andra

    5harfliler tarihinde gördüğüm en üzerine düşünülmeden yayınlanmış metin bu olabilir. Hikayeden ‘lotus’u çıkardığımızda (ki röp sadece ondan ibaret olsa yeterken) kalan oldukça kalabalık kısmın ve fotonun bir magazin ekinde yer alabilecek ‘x celebrity los angeles’ta doğurdu’ haberinden teknik olarak ne farkı var? sınıfsal durumu yettiği için hamilelik esnasında çalışmak zorunda olmayan ve yurtdışında doğurabilen birinin hikayesini dinledik ve bunu yapabilmesini ‘özgüvenine’, ‘özgürlüğüne’, ‘farklılığına’ bağladık. peki…

    • Şomp

      Ben aynı gün diğer hamilelik tecrübesini anlatan metinle beraber yayınlanmasının baya güzel bi mesaj olduğunu düşünüyorum makbul ve örnek gösterme konusunda, bilmiyorum belki kasıtlı değildir ama iki tür hikayeye birden yer verildiği kesin

  • Damla Yanç

    Enteresan bir deneyim. İrem Çağıl’ı instagramdan doğumdan önce de takip ediyordum. Tabiki herkesin bu konuyla ilgili farklı görüş ve yorumları olabilir ama ben paylaştığı bilgileri en başından beri çok içten buluyorum. Türkiye’deki mekanikleşmiş doğum serüvenleri benim de aklımda hep kötü şekilde beliriyor. Doğumun haricinde de, herşeyden uzak 3 ay doğal bir ortamda vakit geçirmek ruhsal ve bedensel olarak olarak kesinlikle muhteşem olmalı. Şehir ortamında hayat gerçekten yorucu ve yıpratıcı. Maliyet olarak tümüne baktığımızda çok maliyetli olduğunu düşünmedim bu sürecin. Sadece 3 ay işe güce eşiyle birlikte ara vererek gitmesi biraz lüks olabilir. Bu ortam sağlanabildiğinde süper mutlu bir doğum evresi geçirilebilir diye düşünüyorum. Tabi dönüşün zorunlu olduğunu düşünürsek de, uzun süre dinginlikten sonra İstanbul hayatına dönüş yıkıcı ve adapte olması çok güç olur ki İrem Çağıl’da taşınma planlarına yazıdan anladığım kadarıyla başlamış bile.

  • Cengiz Öztürk

    HES’lerin iyi olduğunu söyleyenleri de gördük Nükleer Santralin zararsız olduğunu söyleyeni de köy tavuğunu bokunu yediği için iğrenç bulduğunu ve asla yemeyeceği söyleyeni de gördük GDO lu ürünlerin dünyayı kurtaracağını savunanı da … Herkes inandığı gibi yaşayacak, ya yanlış düşüncelerinin sonuçlarına katlanacak yada içseslerine kalplerine akıllarına kulak verip cesurca yürüdükleri yolda meyveleri yiyecek . Yormayın kafanızı ve bildiğiniz yolda yürüyün.

  • kk yücel

    Bana göre İrem Çağıl’ın yaptığı alternatif,bağımsız bir seçimdir. Tavır olarak da güçlü bir duruştur. Röportajda bunun ötesinde bir anlam yüklenecek veri yoktur.

    Doğal yaşamın pazarlanması da fikir olarak işin kötüsü değil kötünün iyisidir.
    Doğa tıptan bağımsız kendini sürdürebilir ancak tıp doğadan bağımsız olarak sürdürülebilir değildir.

    Konuya derinlemesine girip , konunun farklı unsurlarından örnekler verip daha sonra sonuç bölümünde ince ince giydirince yorumun diğer kısımlarının bir anlamı kalmıyor.

    Tahammülsüzlük ,derin düşünebilen , bilgi birikimi yüksek ,sofistike insanda da olabiliyor.

    Çok korkutucu !

  • oyk

    normal doğumu biraz savunmak gerekirse, bildiğim kadarıyla bebeğin bu rahim kabalından geçtiği sırada anneden aldığı bazı yararlı bakteriler çok önemli. hatta obezite salgının sebeplerinden birinin bu bakterinin eksikliği olduğu da söyleniyor. ben de doğum deyince tüyleri diken diken olan bir insanım ve psikolojik olrak anneye yardım edebilecek herşeye varım açıkçası. gene de doğum için endonezya’ya gitmek beni de aşıyor. acaba batıda bunu uygulayan yerler var mıymış? ben endonezya diyince korkuyorum açıkçası. ha türkiye, ha endonezya

  • Özgür Zeytin

    İrem’in hikayesini okudum, gıcık olacak birşey göremedim. Ama bir yorum olarak yazmak istedim, medikal doğumun kadının gücü yeter filan diye hor görülmemesi gerektiğine ilk elden tanık olmuşluğum var. Bir kere bombom’un söylediğinde bir doğruluk payı var, gerçi bunu iki ayaklı olmamızla bir ilgisi olduğun düşünmüyorum. Her canlının bedeninin zorluklarıyla beraber gelen kolaylıkları da vardır, biz de kediler gibi bir seferde 5 tane doğurmuyoruz ona bakarsanız. Asıl sorun, sanırım, gittikçe daha çok oturuyor olmamız. Tabi masa hayatımıza girdiğinden beri, yani bir kaç yüz yıldır çok; ama ması başı işler çıktığından beri çok çok çok. Leğen kemiğimiz dar ya da geniş bir yana, hiç esnek değil.. bu da normal doğumu zorlaştırıyor. Ben vajinal doğum yapmayı çok istedim, bu konuya gönül vermiş birini bulana kadar doktor doktor gezdim. Süper rahat bir hamilelik geçirdim, doğum da öyle olacak sanıyordum. Öyle olmadı. 4-5 gün gecikti, bu kendi başına bir sorun değildi ama ben bu günler boyunca doğum sancılarına girip girip çıktım. Sonunda bir patlama halinde labor’a girdim. Bu sefer de 2,5 saat içinde sancılar doğum kıvamına girmesine rağmen bebeğin çıkacağı açıklık oluşmadı. Acıdan bayılmış bir halde sezeryana alındım, ve iyi ki de öyle olmuş çünkü bebek bu durumda içeride kalınca zehirlenebiliyor. Ayrıntıları biraz gore, merak eden araştırabilir. Sonunda medikal medikal diye bık bık etmeyi bıraktım. Yine de yine yapsam yine doğal doğumu en azından denerim, çünkü o sancılar sayesinde doğumla birlikte süt de geliyor. Oysa ki sezeryanda bu olmayabiliyor. 3 gün filan gecikme bile yaşanabiliyor. Tabi ki mama filan var ama bebeğini memene yapışmış görmenin verdiği mutluluk bambaşka, üstelik öyle olunca o da kendisini güvende hissediyor. Sırf bunun için bile onca uğraşmaya değer. Ama tabi ki hastanede olmalı, doktor gözetiminde olmamasını düşünmem bile. Kimseye de tavsiye etmiyorum. Diğer yandan doğum servislerinin hastane gibi olmasına da gerek yok gerçekten, herşey çok daha (tabi ki arzu edene) çiçekli böcekli, kişisel alanlı, müzikli arkadaşlı, işte annenin ihtiyacı neyse onu biraz olsun yaşayabileceği şekilde olabilir. Ve doula hizmeti da mutlaka yaygınlaşmalı, ebe başka birşey bir de sizinle ta hamilelikten bu yolu yürüyecek birisi olması çok güzel olur. Eskiden anneler kız kardeşler filan bu roldeydi herhalde ama artık kimse kimseden böyle bir sorumluluk bekleyemez. Erkek arkadaş ya da kocalardan bekleniyor, onlar da çoğunlukla yetersiz kalıyorlar.

  • http://www.zeytinhane.com.tr ali ihsan kara

    İrem Çağıl ı ilk tanıdıdığımda, ne kadar özgür ve kendine güveni olduğunu görmüştüm. tebrikler,darısı tüm kadınlara………..

  • Suki

    Siz ne güzel bir kadınsınız, bu ne harika bir geliş öyküsü.
    “Ört kızım bacağını, bilmemnen görünüyo” argümanına inat bir yana, dil çıkararak açıla saçıla doğursun bütün kadınlar!
    Sağdan soldan, özellikle de küçükken plasentaya bebeğin “eşi” dendiğini öğrendiğimde, böyle anılan birşeyden neden bu kadar geç haberdar olduğum, (sağ olsunlar anne ve babamın sakladığı ve küçükken dokunmam için izin verip tanıştırdıkları göbek kordonum dışında)neden iki dünya arası yolculuğumu sağlayan, geliştiren, besleyen, kıvam kazandıran bir şeye, bir teşekkür bile edemediğim sorusu pek kafamı karıştırmıştı 20li yaşlarımla.
    Neyse ki, dünyayı arşınlayışı bizden pek daha kibar bir halktan, kedimden,
    onun çocuklarını doğurturken öğrendim, eşiyle gelmesi nedir bir bebeğin…
    Etten, histen, dokudan sohbetten yapılma dünya tatlısı bir aygıt plasenta!!!
    Hem bebeğin ikizi, hem de içerlikli annesi gibi.Anne içinde anne. Doğru zaman, yer ve demde ayrılmasına izin vermenin bu iki kadim manitanın, daha kıvamlı, daha şevkatli, daha da bilge çocuklarımız olması dışında hiçbir sonuca sebep olmayacağını tüm kalbimle biliyorum.
    Kendi ışığın, kendi müziğin, kendi suyun ateşin kumun, kendi halin eşliğinde çağırdığın kişi, tüm hayata gelme isteği ve tatlı inadıyla birlikte,
    kendisini çağıran anne ve babanın böyle içtenlikli şiiri sayesinde, olabilecek en şevkatli inişi yapacaktır.
    Kutlu olsun, iyi ki doğurmuşsunuz, biricik annemizin kucağına;
    anneli babalı, böyle güzel, böyle şiirli tohumlar atmalı.

    Kendi halinde Bir Kedi Ebesinden, çok sevgiler…

  • Berna

    Ben anneyım… Kızımı AMerıkada… burda yaşadığım için .. Doğurdum.. Benimle aynı anda hamıle kalan ıkı arkadaşım daha vardı.. Ikısıde dogum tarıhlerını bılıyorlardı bebekleriinin.. Ben hem memleketimde hem burda doktora gittim.. Turkıyedekı doktorum Özellikle normal doğum yapmamı ısrarla söyledi.. (7.ayda TR de oldugum ıcın ıkı doktor kullandım) Amerıkada zaten sezaryen ancak artık son noktada .. Amelıyat oldugu için yapılıyor. Türkiyedekı doktorum bu talebın doktordan çok annelerın isteği üzerine gerçekleştiğini söyledi. Çok korkuyorlarmış… Bunu hiç anlamadım ama neyse… Korkulması gereken doğurmak mı.. Olmalı.. Neyse bu başka bır konu başlığı…..
    Iremi ınstagramda keşıfler/explorer da Kİrazın sayesinde buldum.. Bu ne güzel bir bebek dedim… Sonra IRem annenin sayfasını resımlı ve lezzetlı bir kitap gibi okudum… Hemde öğrendım… Ve takdır ettım.Hem yeni bir bilgi, hemde cesareti için çok sevdim. Ben normal doğum yaptım, kolay bir hamılelık gecirdım, sorunsuz bir bebeğim oldu… Ama Amerıka gibi bir yerde hastanede … 4 Temmuz.. Kutlaması yüzünden .. 1 Temmuz da bır doktor olan ve aynı anda 7 doğum oldugu için hemşire ıle doğurdum.. Ben de cesaretlı bir anneydım.. Ilk ve son bebeğimdi… Ama ınandım.. O annelık iç güdüsü dedikleri ve cok ianandığım güdü bana cesaret verdı. kIzım plasentası ıle bekledı ve ben o plasenta ıle yanyana yatarak bır saat doktor bekledım.. Dogum pozisyonunda kalarak… Bakarken keşke dedim biraz da dışarıda yatsaydı bebegımle … Ama kestıler … Saklamak istedim çok pahalı idi.. Param olmadığı için atıldı gitti.. Ben İRemi okurken onu değil Alazıda alkışlayıp sevdım… Baba olarak o da anne gibi cesaretlı idi. Benim kızımın babası adımdan daha emınım yapmazdı… Ucu bana bıle dokunsa..
    Butun yorumları okudum.. Beş röportaj falan yapmış … Güya… Ah keşke. Olsada okusak…
    Iremi sevdım anne ve kadın olarak. Ne demek istediğini Balıden son koyduğu ve IStanbulda koyduğu ılk fotoğrafta daha iyi anladım..,.. Bali… İçin özledim şimdiden diyordu… Hüznü hıssettım.. Istanbulda ise içini dolduran sıkıntı evlerın üst üste oldugu… Bir paylaşım… Ben bile hıssettım kalbinin sıkıştığını evi ve memleketı bile olsa…
    Bravo sana IRem anne , KIrazın guzel, AlaZın aşkı… Akıllı ve guzel kadın…. Yolun açık olsun. Anne olmak dunyanın en zor mesleği. Her an ayağın takılabılır ve hatalar yapabılırsın.. Ama ınandıgın o annelık iç güdüsü hep doğru yönü gösterir.

    Saygılar ve sevgıler

    Hamiş: Bu doğuma hadi ordan diyen yorumlar okudum… Tavsıyem bır de doğumdan sonra plasentayı yiyen annelerin hikayelerini okusunlar derim… Bu anneler kendilerini düşünüp yemişler, bu annede yavrusunu düşünüp bu deneyimi yaşamış… Hangisi derseniz ben ıkıncı olanını secerım…

  • Zehra Charlesworth

    Irem kutluyorum pozitif dogum hikayeni paylastigin icin. Ben de Robin’den inanilmaz etkilenen ve hayatinin en ilginc doneminde kendisiyle Bali’de tanisan bir gezgin olarak dogumumu Avustralya’da doktorsuz dogal dogum unitesinde Lotus dogum yaparak gerceklestirdim. Ilk dogum oldugundan insanin kafasinda cok soru isaretleri ve belirsizlikler oluyor elbette ki bir kadin icin en onemli tecrubelerden biri dogum. Medikal dogum uzerine yazilanlar icin Amerika’daki hastane dogumlarinda bebek olum oranlarini arastirmanizi oneririm. Neden dunyanin en gelismis ulkelerinden biri olan Amerika’da o kadar cok bebek oluyor hastanelerde her turlu imkanlar varken dusunulecek bir konu. Ayrica evde dogum derken, ebeler hastaneye sirt cevirmiyorki eger bir mecburiyet olursa ve gidilmesi gerekirse sizinle birlikte hastaneye geliyorlar. Dogum ve olum olayi dogal bence hastane gerektirmiyor, insanlar evlerinde veya yasadiklari yer neresiyse orada dogurabilmeli, dilerlerse de evlerinde olebilmeliler. Medikal sistem ne yazikki bunlara izin vermiyor, tecrubeyi sizin elinizden cekip alip dogumu ve olumu kitaplara, istatistiklere bagliyor. Sevgilerle

  • Adnan

    plasenta denen protein deposu pisliği yerler, işkembeye kelle paçaya geldi mi yemezler. işte bunlar hep kişisel gelişim.

  • esra

    Valla en doğal doğum tarlada doğum. Haydi organik tarlalara :)

  • türkan

    iki kızımı da evde tecrübeli bir ebe yardımıyla doğurdum. kendi tercihimdi. ilk doğumda tecrübesiz olduğum için doğum yapmanın keyfini anlayamadım, ama ikinci doğumda bebeğin doğum anı haftalarca aklımdan çıkmadı. müthiş bir mutluluk:) iki doğumda çok kolay oldu. kesiksiz müdahalesiz, dikişsiz. hele ikinci doğumda ebe zor yetişti. sırtüstü yatıp bacaklarımı birbirine kitleyip bekledim gelmesini. zaten ebe hazırlıklarını yapıp beni yatırır yatırmaz ilk sancıda doğum gerçekleşti. eşim biraz bilgili olsa idi ebeye bile gerek kalmayacakmış:) iki doğumda da bebek doğar doğmaz göbek bağını kesmedik. bir müddet karnımın üstüne yatırdım, tanıştık bebişlerimle. ve benim çocuğum olmuyordu. evliliğin 6. yılında anne olabildim. iki yıl boyunca doğal tedaviler uyguladım. açlık, sülük gibi. doğal beslendim ve hiç bir deterjan, kozmetik, kimyasal ilaç kullanmadım. kızlarım da şimdiye kadar hiç kimyasal ilaç kullanmadı. anlat anlat bitmez anlatacaklarım. vesaire vesaire…

    • Banu çiçek

      evde doğum ile bilgi almak isterim, 5. ayımı bitirdim bende çok teşekkürler:)

  • aeiou

    Herkes süper yorumlar yazmış, bana laf düşmemiş ama yine de şu şirin cümleciği eklemeden duramayacağım: “Türkiye’de kadınların ve adamların doğumun doğasını anlamaya çok ihtiyaçları var. Ben hamile kaldığımda okuduğum iyi kitapların çok faydasını gördüm ve onlar sayesinde doğumun işleyişini biraz olsun kavradım. Bunun yanı sıra ülkemde olmayan birçok şeyden haberdar oldum. Öyle ki bunlar içinden ikisinin Türkçe yayın haklarını aldım.”
    Anladık mı? “Kitap okuyarak” “doğumun doğasını anlamak”tan bahsediyor kadın. Sonunu da kendi yayınevine katkı yapmaya bağlamış zaten ki orasını geçiyorum. Bu kadar lotus doğum, doğaya dönüş falan diye boşuna mı kastırmışsın, doğumun doğası kitapta yazmıyordu, senin içindeydi ama sana dank etmedi galiba diyesi geliyor insanın.

  • aeiou

    Bilahare röportaj boyunca minik plasentasından yirmi kere bahsetmiş ama minik bebeğinden hiç bahsetmemiş olması ve hayatına kaldığı yerden de devam ediyor olması da altmetinde “anne olduğu halde hiç değişmediği” mesajını veriyor bize ki, bir annenin henüz kendine son raddede muhtaç olan yavrusunun bu kadar geri plana itilmesi bana göre çok düşüncesizce ve saygısızca. Kızı büyüdüğünde bu röportajı okursa ne düşünecek kim bilir? Anne olmanın nasıl insana tokat gibi çarptığını bir türlü dillendirememiş. Biraz sert yorum olacak ama sırf gösteriş için doğurmak böyle bir şey olsa gerek..

    • sanem

      aeiou.. ben yorum yazmam genelde ama senin yazdigin hadsiz yoruma gercekten dayanamadim.. once okudugunu anlamakla basliyor hersey sanirim..roportajin konusu dogum. ‘bebegim Kiraz’ degil.. “anne oldugu halde hic degismedigi’ ve “bebegini geri plana ittigi” senin kendi kiskancligini hakli cikarman icin zihninde uydurdugun dusunceler.. bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak cahilligiyle yaptigin yorumdan anladigim kadariyla hayat bu sekilde senin icin cok zor geciyor olmali.. umarim yardim alirsin!

  • leyla

    Kadınlığın annelikle imtihanı filan süper de, lotus doğum ne yahu, aklınızı mı kaçırdınız siz? NHS kıçını yırtıyor, lotus doğum hippilerini uyarırken: Bebek için gayet tehlikeli bir şey bu, ölü bir dokuyu ORGANİK olarak bebeğe günlerce bağlı tutuyorsunuz, içi bakteri yuvası bir doku bu, “bakterilerin en sevdiği yer, kanlı ölü doku”! Bebeğe faydası yok, ölümcül zararı var, sadece annenin spritüel olarak kendini iyi hissetmesi için yapılacak iş mi bu? Bebeğinize bir şey olmadığı için çok şanslısınız, gerçekten çok ama çok şanslısınız! Dünya anne/bebek ölümlerini bu manyakça adetleri elemeye çalışarak azaltmaya çalışıyor, bu ne halt yemektir? Kendi canınız kıymetli de, bebeğin ki mi değersiz?

    Ayrıca ben bıktım bu doktorlara da çamur atmalardan; anladık doğum meselesi kapitalizmin hastanesine kurban edildi de, doktorlar hipokrat yeminlerini mi unuttular? Yok artık! Hem teorik olarak lotus doğum yapmak ile, “ay ben asla doğurmam öyle bağıra bağıra, kesip alsınlar, hiç uğraşamam” demek aynı uçta bulunuyor, UÇ yani! Makul değil, sağlıklı değil, böyle yapınca kapitalizme ya da medikal dünyanın mantığına diklenmiş olmuyorsunuz, aksine onu zaten bu uç hale taşıyan abukluklardan birini yapmış oluyorsunuz! Normal doğumevlerini, ebeleri, anlayışlı doktorları talep etmenin ve anne-bebek haklarını savunmanın, ve yalnızca kendiniz için değil, HER KADIN için savunmanın en işe yaramayan üstelik bebek için en ölümcül yöntemini bulmuşsunuz, tebrikler!

    Ben şunu anlıyorum bu yazıdan ya da “deneyimden”: Kadınların kendine dayatılanlarla savaşmak için akla, bilgiye ihtiyacı var, cahillikle işte bu kadar oluyor, okumuş cahillik de cahillik sonuçta.

    Analı babalı büyüsün. Ama ben sizin kızınız olmak istemezdim, daha doğumda kendi tercihlerini benim önüme koyan bir annem olsun istemezdim. Ama tabii insan annesini seçemiyor, doğumunu seçse bile, bunu hiç düşündünüz mü?

    • anon

      Kaynak verebilir misiniz? NHS sitesinde dediğiniz gibi bir şey bulamadım ama kordonun hemen kesilmemesinin bebeğin sağlığı açısından olumlu olabileceğine dair bir sayfa buldum: http://www.nhs.uk/news/2007/August/Pages/Justafewminuteswaitmightmakeahealthierbaby.aspx
      Ve evet, bu, plasentayı kendi düşene kadar günlerce bırakmaktan tabii ki çok farklı bir şey. Sonuç olarak zararlarına dair bilimsel güvenilirliği olan bir kaynağa ulaşamadım. NHS’te ya da başka bir yerde, olumsuzluğuna dair okuduklarınızı paylaşırsanız sevinirim.

  • eda

    Üstteki yorumların tamamını okudum, bana bir çok şey söyledi memleketimizle ilgili. Bir kere bu ülkede her şey çok kişisel algılanıyor. İrem’in kendisi ve kendi bebeğinin doğumu hakkında verdiği bir karar başkalarının doğumuna dair bir karar gibi yansıyor ki en çok bunun sebebini anlamıyorum. Ben İrem’i tanırım, tanıdığıma çok mutlu olduğum birisidir ve kelimenin tam anlamıyla samimidir, içinden nasıl geliyorsa öyledir, savaşçıdır,güçlüdür,eğlencelidir ve en önemlisi memleketin büyük çoğunluğundan farklı olarak çok samimidir, ikinci defa söylüyorum. Ki ben onu tanıdığımda daha Sinek Sekiz’in ilk kitabı bile çıkmamıştı, her şeyi ile nasıl da kendi uğraştığına ben şahidim. Kiraz’ı nasıl doğurmak istiyorsa öyle doğurdu, zorlukları, güzellikleriyle. Bunun diğer insanlar için mahsurunu anlamam mümkün değil. Lİnçten yorulmadık mı? Ben kendi deneyimim için bir hastanede güvende bir kontrol etmeyi tercih edebilirim, İrem böyle etti. DÜnya güzeli, dünya sağlıklısı bir kızı var, sizin için mahsuru ne? Toplum polisi olmaktan yorulmadık mı? Herkes başkalarına zarar vermedikçe canı nasıl istiyorsa öyle yaşasa olmaz mı??? Neden olmuyor? Bu ne öfke?

  • a.nil

    yorumlara bakınca kendimce küçük bir şoka girdim. vay anasını. demek duygudaşlık hissi her zaman işe yaramıyor, zaman zaman lince de yol açıyormuş. irem çağıl ın ne analığı kalmış ne yayıncılığı. nezaket ne çabuk elden bırakılabilen bir şey. biri hakkında ithamlarda bulunmadan önce biraz daha etraflıca düşünmek gerekiyor galiba. irem çağıl ı tanımıyorum, yalnızca kendisinin nezaketine yıllar önce iki defa birincil elden tanık oldum ve sinek sekiz i yayınevi olmadan önce de takip ederdim. ve sürdürülebilirliğin endüstrileştiği bir dönemde yaptıklarını son derece kıymetli buluyorum. fakat birinin samimiyetini filan tartışmaya nasıl bu kadar kolay başlanabilir aklım almıyor. yazıda tartışmalı konular olabilir ve zaten olsun da. fakat yorumlardaki üslup sıkıntılı değil mi gerçekten de? yani birini tutup önce yorumları oku sonra röportajı oku desek herhalde şaşırırdı.

    irem e fareli köyün kavalcısı kıvamında davranılmasaydı keşke, kimsenin çocuğunu kapıp bali ye götürdüğü yok. kadın kendi çocuğunu dünyaya getirme sürecini anlatmış yahu! adı üstünde, kendi çocuğu. bir çocuğun dünyaya getirilme biçiminin de alternatifi olduğundan bahsediyor.

    bir de yayıncı olan birinin gerçekten de yazından örnek vermesi çok mu alışılmadık?

    karşımızda kendi özel deneyimini anlatan bir insan varken, hepsinden önce buna saygı duymak gerek galiba. ve bir de karşımızdakini ezberden hippi gibi falan diye konuşuyor diye itham etmeden önce yapılması gereken galiba herkesin öncelikle kendi ezberini bozmaya çalışması…

    bunun dışında bombom un söylediklerine katılıyorum açıkçası. modern tıp yabana atılacak şey değil. fakat uygulama yöntemleri sıkıntılı mutlaka.

    hayat boyu çocuk sahibi olacağımı sanmıyorum. fakat bana kalırsa güzel bir yazı olmuş. demek ki başka yöntemler de varmış. başka bakış açılarına da sahip olunabilirmiş. sadece bunun için bile kıymetli bir yazı. ÖF!

  • kk yücel

    Sözcükler ( 50) dergisinde Taner Gülen’ in ‘’Ayak Felsefesi’’ isimli yazısından alıntılanmıştır.

    ‘’Yer çekimi bir fizik yasası ise, ayakta durmak zorunluluktur. Çünkü başın dik bir konumda kalması buna bağlıdır.

    Kişioğlu komünal yaşamdan, dahası ; onun doğaçlama ruhundan vazgeçip mülkiyete yöneldiğinde bir gerçekle karşı karşıya kaldı : Topraktan gelen artı ürünle gelişecek sömürü ilişkilerini meşru kılmanın gerekliliğiydi bu. Öyle ki kişinin, gücünü sürdürebilmesi, zamanla kendinin de tutkuyla bağlanacağı bir felsefe geliştirmesine bağlıydı. Bu felsefe gerçekliği yansıtmamalıydı ve zihni olabildiğince karmaşık bir yönelime sokmalıydı; Sömürü altındaki insancıkların bilincini biçimlendirirken aynı zamanda onlara gündelik zevkleri tattırmalıydı. Böylece hala devam eden ayak felsefesi doğdu.

    Ayağa dolaşmak ,ayağına kara sular inmek , ayağını kaydırmak , ayak diremek… Pek çok deyim var. Hepsi farklı pratiklerin, yönelimlerin ifadesi ; ama bunların bir tanesi var ki en çok onun üstünde durulmalı: Ayak Yapmak!
    …….
    Yer çekimi bir fizik yasası ise ayak yapmak zorunluluktur.

    Heyhat! Kapsamında bu deyimin yer almadığı herhangi bir durumla , diyalogla , yönelimle , söylemle, eylemle,ifadeyle karşılaşmak olanaksız. Nitekim yaşam alanımızın tüm unsurları bir şekilde bununla ilişkili. Siyasetçiler, din adamları,ahlak kodamanları, kemirgenler,sömürgenler…
    Büyük ayak’lar peşindeler.
    Bizse bu güruhun koşu alanının mağlubuyuz. Ayak yapmaktayız ekseriyetle. Dostlara,aileye,sevgiliye,topluma ; yere temas eden uzvumuzun türlü biçimlerini sunmaktayız.
    ……
    Murat Uyurkulak’ın Har romanının arka kapağında şöyle yazar : ‘’Bu ülke , ki netamiye derler adına, ulu bir ejderhanın mide fesadından doğdu. Biz oradaydık, gördük her şeyi. Kıyametin yarım boy küçüğü bir alamet gündü.’’
    Ben de pek çok şey gördüm. Siz de gördünüz nitekim onlar da görmüşlerdir ; Ancak görmek yetmemekte. Görülenin üstüne eklenen yanılgıyı kavramakta mesele. Kıyametin bile bir boy küçüğünün vücut bulduğu bu toprak , ayaklar üstüne ayak yapmanın bin türlüsüne şahit.
    Belki de üzerinden her daim ekşi kokulu dumanlar tütmesi ondandır.
    Yadırganır hallerin,uyumsuz biçimlerin,ego yüklü bulutların,gerçeklenememelerin,sahteliklerin,bastırmaların,kastırmaların ve bunlara eklenen yıkımların sebebi ne ola ki?
    ….. bir inci de Emrah Serbes’ten yumurtlayalım : ‘’Sahici bir sarsıntı sahte bir dengeden iyidir.’’

    …..
    O halde ne edile?

    Tüm iktidarlar kanla,yalanla,dolanla,lafazanlıkla geliyor ya üstümüze ; biz tam tersine ego’yu gömerek,kendimizle rahatça dalga geçerek ve gönül genişliğinin, ayak’sız iletişimin özgüvenini yaşayarak yürüyelim. Sokağa çıkalım,gri metaller üstüne resimler yapalım. Polis barikatlarına gerçek çiçekler fırlatalım. Belki özgür bir dünya böyle kurulamaz ; ama en azından birilerinin yaptığı büyük ayakların ne olduğu daha iyi anlaşılır. Birleşen ve toprakla temasa geçen sevimli ayaklar zor yolları aşacaktır.
    Geçelim sömürücülerin karşısına ,
    Gülümseyerek seslenelim : ‘’ Bırakın bu ayakları ! ‘’ ‘’

  • aksu

    Annelik kadar hararetle konuştuğumuz bir konu yok aslında. İrem ilk adet kanaması ile ilgili bir ritüel yapıp bunu anlatsaydı en fazlasından kıs kıs güler, “deli bu kız” falan gibi bir şeyler söylerdik. Söyleşiden çok alttaki yorumlar ilginç göründü bana, neden kadının canını yakmak için bütün zekamızı, bilgimizi, akıl yürütme gücümüzü… kullanıyoruz da ne bileyim, doğumdan sonraki aylarda yaşadığımız duygusal gel gitleri hatırlayıp biraz şefkat gösteremiyoruz? Benim de anladığım bir şey değil dünyanın bir ucuna gidip doğum yapmak ama bu kadın da bunu yapmış, kimbilir ne sebepleri vardır diye düşünebilirim ancak. Bebeğini güle güle, sağlıkla büyüt derim, “ama” eklemeden. Annelik söz konusu olduğunda, kadınlar birbirlerinin cenneti de olabiliyorlar, cehennemi de.

    • hebele

      hamile oldugumu ogrendigim gun hemen aksaminda evinin bahcesinde kutlama hazirlayan arkadasim da oldu, yalnizligina acidigim icin zorla gorustugum birinin “tebrik etmiyorum cunku iyi anne baba olacaginizi dusunmuyorum” lafini duydugum da oldu. boyle mummy/daddy bashinge bayilan motivasyonlarini tam anlayamadigim ilginc bir grup var. hizla ogreniyorsunuz zaten kim size ve cocugunuza iyi gelecek, hangi elestiriler yerinde, iyi niyetle yapiliyor, hangileri can yakma amacli.

  • Neva

    İrem Hanım’ı öncellikle tebrik etmek istiyorum.Hamilelik ve doğuma olan bakış açısının günümüz kadınının / insanının aslında maneviyatıyla tekrardan derinden bir bağ kurabilmesi için, kendini, kendi doğasını ve derinliklerini keşfedebilmesi açısından önemi olduğunu düşünen biri olarak, İrem hanımın sosyal/ekonomik konumun ne olduğundan tutun da, moda ve vitrin kaynaklı algılayanların olması bana ne kadar büyük resimlere, farklı açılımlara ve kavramlara kapalı kişilerin olduğunu bir kez daha hatırlattı.

    İnsan bir kere ebeveyn olmaya hazırsa ve bunu planladıysa bebeğine istediği koşullarda kavuşabilmek için gereken ne varsa yapabilir.Maaliyeti neyse hesaplar, çalışır, gereken tutar neyse kazanır ve bütçesine, şartlarına uyan şekilde ayarlar.Şahsen genç bir kadın olarak anne olmaya karar verdiğim zaman, hamileliğimden tutun da doğum anına kadar herşeyin iyi ve huzurlu geçmesini diliyorum.Evladımı dünyaya en güzel şekilde getirebilmek için maddi manevi birçok şeyi göze alabilirim de.Konu da zaten, annelik duygusunu yaşayacak kadınların bilinçlenerek, kendileri ve bebekleri için maddi/manevi olarak doğru olan neyse onu yapmaları.

    İrem hanımı böyle hamilelik/ doğum deneyimini bizlerle paylaştığı için buradan kendisini sevgiye selamlıyorum.Cesareti ve özgüveni bizim toplumumuzda birçok kadına ilham verir umarım.

  • ta

    hamilelikten ve çocuk doğurmaktan duyduğu korku muazzam olan bir kadınım. üstelik eğer doğuracaksam bunun kesinlikle evde, sevdiğim kadınlar arasında olmasını isterim çünkü hastanede yapılan doğumların -eğer özel imkanlarınız yoksa- kadın ve bebek için zalimce bir mekaniklikte olduğunu doğum yapmış yakınlarımdan biliyorum. söyleşideki doğum tecrübesini bir çeşit new age spritüalizmi gibi değerlendirdim (tıbbi açıdan sakıncası olup olmadığını bilecek bir donanımım yok) ve bireysel bir tecrübe olarak ilginç ama kendime uzak buldum. doğum, hastane doğumu, doğuma medikal yaklaşım konularında daha eleştirel bir söyleşi umduğum için de birazcık hayal kırıklığına uğradım. söyleşiye yapılan yorumlar ise aklıma şunu getirdi: bireysel tecrübeyi başarı, cesaret, özgüven vb. sıfatlarla niteleyip yüceltmek de, bu tecrübeye yönelik eleştiri ve suçlama/hakaret arasındaki sınırı bulanıklaştırmak da bir kadının istediği, seçtiği biçimde doğum yapabilmesinin getirdiği mutlulukla imtihanda bocalamak sanki. (yaşadığımız bunaltıcı toplumsal koşullar nedeniyle) mutsuzluğun paçalarımızdan aktığı zamanlarda üstelik de doğum ve annelik gibi belalı meselelerde mutlu olabilmiş bir kadının tecrübesi dikkate değer, umuyorum ki bir gün anne olmak isteyen tüm kadınlar kendi istedikleri ve seçtikleri biçimlerde ama aynı mutlulukta buluşabilir.

  • Alaz

    İrem çok kan kaybetmişti ve morali “sıfır”‘dı hastanede. Orada ben kordonu artık kesmek istediğimi söylediğimde beni kesmemeye ikna eden (hipokrat yemeinli) çok iyi bir doktordu.
    “You know nothing John Snow” desem or tam biraz yumuşar mı bilemedim…

  • selin

    Rahat bırakın kadınları!!!
    İsteyen istediği gibi doğursun isteyen de doğurmasın. Kimsenin macerası bir diğerini alakadar etmez. Ancak herkesin kendi düştüğü çukura ilişkin farkındalığı olması ön koşulu ile.

  • selin

    O da kişi ile alakalı bir şey. bir başkasının kişinin kafasına kakabileceği bir aydınlanma değil. Hepimiz bir kısım büyülü dünya, en biricik şahane en farklı şey satış tekniklerinin tuzağına düşüyoruz, düşmeyelim demiyorum. düşeim, biricik olduğumuzu düşünelim rahat edelim de, sadece bu konuda farkındalığımız olsun yeter. bu yazı üzerinden konuşacak olursak: kimse böyle bir deneyimi paylaşmasın, böyle bir röportaj olmasın mesela. olmaz mı?

  • pınar

    Doğal doğum için dünyanın bir ucuna gitmek (ve bununla beraber salınan karbon ) “ekolojik” yaşam tarzına ne kadar uygun düşüyor? Kendimizin ve bebeğimizin iyiliği uğruna dünyaya zarar vermek az buçuk bencilce değil mi? Önemli olan elde ne varsa, yerel olanla, hali hazırda yanı başımızda olanla yetinmek değil mi?

  • Nevin Stajyeroğlu

    Yaa, pınar hanım ve başkaları “bebeği için karbon salmak” filan demiş de sanki bu kızcağız şey mi diyor: “ay doğal doğurayım o da sırf baliye gitmekle olur”. Bu eleştiriyi yapanlar hiç mi uçağa binmiyolar? Gitmişler aynı zamanda Bali’de tatil yapnışlar işte ne güzel.
    Ama mesela Bennu Gerede’nin “Too posh to push” diye bir kampanyası vardı o iyi değil. Doğurma korkusunu aşağılamak onu aşmaya yaramıyor bence, vajinismusla filan dalga geçmenin bir üst levelı olarak görüyorum bunları. Ama Bennu Gerede’nin “Turkish women are too posh to push hıh” demesiyle aynı şey değil Irem Çağıl tartışmalı filan da olsa bir doğum yönteminden bahsetmiş, bilmiyordum öğrenmiş oldum. Doğum üzerine tespitleri de güzel bence.

  • oyk

    açıkçası ben insanların bu röportajın arkasında neden bi art niyet bulunduğuna inandıklarını anlamadım. yani herhangi bir yanlış anlamaya karşı irem çağıl sürekli belirtmiş niyetinin öyle bir şey olmadığını. şimdi hamilelik bana çok uzak bir şey olduğu için bi yorum yapamıyorum ama yani en azından nötr bir niyetle okunduğunda gayet ilginç bir deneyimden bahseden bir röportaj olmuş. internette biraz araştırınca da henüz çok yeni bi trend olduğundan yararlı mı, zararlı mı olduğu konusunda bi görüş birliği olmadığı görülüyor. bi tek bi yorumda da söylendiği gibi plasentanın artık ölü olduğu ve bebeğin enfeksiyon riski olduğu söyleniyor. onun için de işte tuzlayıp sarıyorlar bi şeyler yapıyorlar. hayır, diyebilirsiniz ki röportajı hazırlayanlar bunlara da bi değinebilirdi. ama o zaman bile irem çağıl’ı böyle itham etmeniz saçma oluyor. çünkü kadının kişiliği, amaçlarıyla ilgili kesin yargılarınızdan bahsediyorsunuz ve ne biliyim, biraz tuhaf. çünkü çoğumuz irem çağıl’ı tanımıyoruz. (evet, doğumla hiç ilgilenmeyen biri olarak google’ladım. düşünün yani nasıl bir intiba uyandırmış yorumlar)

  • Nevin Stajyeroğlu

    Bu arada ben bisiklet yolculuğuna dair röportajını okudum bugü ve çok beğendim. Bisiklet sürmeyi dün öğrendim (26 yaşındayım). Ikinci binişimdi hayatında selenin üstüne ama 12 km sürdüm. Herçekten kadının dediği gibi meditatif bir şeymiş. Sadece sen ve bisiklet varsın, zihni susturuyorsun. Sonra gelişmiş ülkelerde hep gdolu mısır olması. Sonracığıma havaalanındn gelmeyle bisiklet yollarından gelmenin yol açtığı gözlem farkları. Çok doğru geldi hepsi bana.

    Doğal olan da Bombom’un dediği gibi pazarlanıyor, biliyorum bu hippilere hepimiz gıcığız hipster diyoruz ıyy ne küstah diyoruz da… Yani dedikleri çok doğru şeyeer var. O röpörtajını burdaki herkese tavsiye ederim. Çok güzel benzetmeler yapmış. Herkesin sorunlarına parmak basmış bir nevi…

  • Nevin Stajyeroğlu

    Bu arada fark ettim de sanki irem çağıl insan değilmiş, üstünde tartışılacak bir nesneymiş gibi filan yazmışım yorumumu. Amacım kesinlikle öyle kırıcı olmak filan değildi. Şakayla karışık bir dil benimsemek istemiştim, hippilere gıcık oluyoruz filan derken. Yoksa yani kendisine saygım sonsuz, ayıp yani dalga filan gçmedim merak ettim, röpörtajını ilgiyle okudum yani.

  • kirazkarpuzkanyak

    Tam bir Ayşe Arman, entelinden ama.

  • Astrogirl

    Ayşe Arman da irem hanım da koç burcu. Koç burcu kadını tarzı böyle oluyor.

  • su su

    Önce olumsuz yorum yazma, sonra da olumsuz yazanları eleştirme trendi olmuş yorumlarda, iyi güzel de olumsuz yorum yazanların eleştirilerine bir cevap gelememiş.
    Zaten şunda bir olumsuzluk göremiyorum ben: “İrem Çağıl, Türkiye’de hastanede doğum yapmak zorundasınız diyor, hayır bu doğru değil, bakın şöyle şöyle örnekler var” demiş kaç kişi, buna cevap versenize biriniz de. Bir düzeltme yazsanıza.
    Karbon ayakizi diyene “Sen hiç mi uçağa binmiyorsun” diyen çıkmış. E bu eleştiride bir sorun yok ki, doğuma dünyanın bir ucuna, uçakla gitmeyi eleştiren arkadaşın kendi seyahat alışkanlıkları mıdır burada konu? Hayır, söyleşi yapandan söz ediyoruz.
    Plesentanın bakteri taşıma ihtimalini gündeme getiren, hem de kaynaklara dayanarak bunu yapan eleştiriye verilen cevap: “E tuzlamışlar işte!”
    Ayrıca benim gördüğüm, kültür sanat sektöründe çalışan iki kişinin işini aylarca bir kenara bırakıp altına plasenta gömecek ağaç arama lüksü yok. Belli ki bir destek var. Muhtemelen de ailelerden. Aileler destek oldu demek ayıp değil ki. İnsanları yanlış yönlendirip bu ülkede kültür sanat sektörü iki kişiyi aylarca çalışmadan besleyecek kadar çok kazandırabiliyor algısı yaratmak ayıp ama.

  • ipek

    Roportajin hepsini okuyamadim, konu guzel ama spirituellikle pek alakam yok. Dogum cesitleri uzerine olmasi roportaji ilgic kilmis. Gercekten de turkiye’de hem doktora hem de calisan kadinlara yariyor diye sezaryen uygulanmasi sagliksiz. piyasasi var: doktor ameliyat oldugu icin para aliyor, ayrica gecenin bir yarisina denk gelmiyor, randevuyla yapilabiliyor, anne de eger memursa aldigi annelik izni cok daha fazla oluyor. hem anneler hem de doktorlar tercih ediyor yani.

    Turkiye’deki saglik politikasini dogru bulmamakla birlikte alternatif/newage tarzi akimlarin da bilimsel destek olmadan ama dogal olan cok daha guzel tarzi tutumlarini da benimsemiyorum. HIcbir bilimsel veriye dayanmadan ebeli dogumlarin daha guzel daha iyi olduguna kesinlikle katilmiyorum. Tabi, eger 25 yas veya daha da gencsen, o bebek ordan tereyaglanmis gibi cika(bili)r. ama obezsen, diyabetiksen, yasin biraz geckinse, medikal bir durumun varsa, en basidinden dogum aninda herhangi bir sebepten dolayi medikal bir mudahaleye ihtiyacin olursa, o bilgiyi ve destegi ebeden alamazsin. insan kendi kendine dogum yapmasi en zor hayvan, kalcalari dar. goriller bile iki eliyle egilip bebegi vajinadan cikarabilyorlar. diger(asagi yukari bizim kadar karmasik) hayvanlarda ise daha kolay ama insanlar icin durum oyle degil. Illa dogal olsun diyerek onca aciya katlanmak (epidural konusuyla ilgili olarak), ve/veya sirf dogal olsun, ‘dogayla bir olayim’ vs gibi bir mantikla bebegin ve annenin sagligini riske atmak da akla mantiga uygun degil

    Curuyen dokuda bakteriler var. Bir arastirma yapmadim bebege yararli mi yoksa zarali mi olur diye ama yararli olsa bile herhalde, boyle ruhani bir sebepten oturu degildir diye dusunuyorum. Aklima gelen, yarar: bebegin bagisiklik sisteminin guclenmesine sebep olabilir, zarar: curuyen dokudaki bakteriler immum sistemi hala anneye bagli olan bebegi enfekte edebilir. Ben olsam boyle birsey yapmazdim.

    Ozetle, annelere secenekler sunulmasi konusunda hemfikirim. Bu secimi yapmadan once annenin saglik, surec acisindan bilgilendirilmesi, bilinclenmesi en dogrusu olur kanaatindeyim. Ezoterik sebeplere dayanarak verdigi kararin kendi ve/veya cocugun sagligini tehlikeye atmasi icten bile degil.

  • anon

    Yazıyı ve tüm yorumları okudum; biraz şaşkınlık içindeyim. Bir insan tüm samimiliği ve saflığıyla hayatındaki en önemli tecrübelerden birini paylaşmış ve bir açıktan küfür edilmediği kalmış. “Hayatta yeterince stres/sıkıntı yok. Hadi 5harfliler’de iyi niyetle, belki başka kadınlar da bu deneyimden yararlanacak bir şeyler bulur diye, yaşadıklarını aktaran bir yazara sinirlenip ve nefretimizi kusalım!” Pek şahane bir yaklaşım gerçekten. Terapistimin iletişim bilgilerini isterseniz verebilirim size nefretçiler. İyidir; gazınızı çıkarır, rahatlarsınız…

    Aklıma bir şekilde takılan ve üzerinden geçmek istediğim noktalar galiba şunlar. Bunları kimseye bir eleştiri olarak yöneltmiyorum, yanlış anlaşılmasın… “Sesli düşünüyorum”…

    1 – Bağlı kalan plasentanın bebeğin enfeksiyon kapma ihtimalini arttıracağı ya da bunun ne kadar riskli bir şey olduğu konusu bence bu tür bir doğumu yapmayı düşünenlerin ilk netleştirmesi gereken konudur. İrem de netleştirmiştir herhalde…

    2 – Doğum için şunu yapmak bunu yapmak: Anne adayına kalmış bir konudur. Anne, kendi ve bebeği için iyi olacağını düşündüğü şeyi bilimsel bir yaklaşımla araştırıp risklerin de farkında olarak yapabilmelidir. Annelik duygusu diye bir şey varsa (ki var) riskli bir şeyi zaten istemeyecektir. Bunun dışında aile, toplum, hükümet, Tayyip, devlet ya da herhangi bir kurum tarafından dayatılabilecek hiçbir şeye itibar edilmemelidir bence.

    3 – Sürdürülebilir yaşam üzerine yayıncılık yapan birinin bebeğini doğurmak için dünyanın bi ucuna gitmesi: Sadece teori, düşünce ve bunlardan sağaltılan prensipler gözlüğüyle bakıldığında problemli bir davranış olabilir ama günlük hayatın gerçekliği sadece bunlarla açıklanamayacak dinamikler içinde yaşanır. Mesela Kadıköy’de her gün evinize giderken biber gazı yiyebilirsiniz ve rahminizdeki canlı için biber gazlı bir nefes güzel oksijen sağlamadığı gibi muhtemelen bebekte kalıcı zarar oluşturabilecek acayip toksinleri de barındırır. Ya da mesela, önünüze gelen her memleket haberinin istisnasız ortaçağ toplumlarına yaraşır nitelikte olması ve -biraz duyarlı biriyseniz- bu durumun sizin psikolojinizi kalıcı olarak kötü etkilemesi muhtemelen hamileliğinizde bebeğinize kortizol vb. stres hormonlarıyla dolup taşan bir kan aktarımında bulunabileceğiniz anlamına gelir. Bunun gibi hayatın olağan akışına aykırı durumlar -çok acı bir şekilde- hayatın olağan akışı olmuşsa hamileliğinizi tüm bu negatif koşullardan olabildiğince uzak bir ortamda geçirerek fetüsünüzü sağlıklı bir bebek olacak şekilde rahminizde geliştirmek isteyebilirsiniz. Ve gücünüz yetiyorsa da bunu yapmak istemeniz gayet normaldir. Muhtemelen de 15 yıl sonra “Anne, hamileliğin sırasında Türkiye’deki polisin biber gazından ve olayların bünyende yarattığı stresten beni uzaklaştırıp rahminde sağlıklı bir şekilde büyüttüğün için sana teşekkür ederim.” diyebilecek ve hayat tarzıyla insanlığın büyük kısmından ayrılır biçimde karbon ayak izi düşük olan akıllı bir çocuğunuz olur. (Annenin yaşantısının birçok unsurunun – duygulanımları dahil- rahimdeki bebeği ciddi oranda etkilediği ve DEĞİŞTİRDİĞİ üzerine çok fazla bilimsel kanıt var bu arada…) Özetle, konu anlaşıldı bence. Her canlının hamileliğini sağlıklı bir ortamda geçirmeye, bebeğini sağlıklı bir ortamda doğurup büyütmeye hakkı vardır ve çevresi uygun değilse bu koşulları sağlamak için çabalaması çok doğal ve akıllıcadır. Ayrıca bebeğin gelişimi açısından da bu zaten başlı başına önemli bir konudur.

    Karbon ayakiziyle ilgili tatmin olmamışlara şu da söylenebilir bu örnek özelinde: İrem Çağıl’ın karbon ayakizi hem yaşamı hem de yaptığı iş nedeniyle ortalama insana göre o kadar düşüktür ki Bali’ye bir gidiş/geliş’e muhtemelen fazla fazla hakkı vardır. Ayrıca doğacak (doğmuş) sağlıklı bebişin de karbon ayak izinin büyük ihtimalle (annesi İrem olduğu için) çok düşük olacağı göz önünde bulundurulursa iki uzun mesafe uçak yolcuğunun karbonu önemsenmeyecek hale gelebilir.

    4 – Modern tıp/bilim vs. spiritüel, new agey bir şeyler ya da bilimin soğuk yüzü vs. mistisizmin buğulu huzuru…

    Uygulanan pratiğin herhangi bir inancın ya da akımın içinde yer alması o pratiğin gerçek niteliklerine dair, sağlıklı mı sağlıksız mı olduğuna dair aslında elle tutulur pek bir şey söylemez. Yani yaşayacağınızı düşündüğünüz, içini de aslında sizin bir şekilde doldurduğunuz anlamlar, psikolojik olarak size iyi gelebilir ama bu gene de o pratiğin üzerinde nihai bir karar almak için feci şekilde yetersiz bir durumdur. Anlık olarak kendinizi mutlu, huzurlu ve çok iyi bir şey yapıyor gibi hissedebilirken orta ya da uzun vadede ciddi pişmanlık duyacağınız zararlar oluşturan bir şeylere de yol açmış olabilirsiniz. (örn: birçok yoginin dizlerinin, topukların dizler üstünde durduğu o bağdaş pozisyonu yüzünden kalıcı olarak hasarlanması ve yaşlılıklarında ciddi sıkıntılar çekmeleri vb….) Bunları engellemenin bence tek yolu önünüzdeki durumu bilimsel olarak incelemek, araştırmak ve ancak bilimsel anlamda güvenilir yollarla zararsız olduğunu tespit ettikten sonra uygulamaya geçmektir. (Bu arada bilimin de %100 güvenilir bir şey olmadığının farkında olarak kendimizi daha da şüpheci bir konuma taşıyabiliriz. :)

  • bombom

    öncelikle oyk’a teşekkür ederim, olayın en önemli kısmını yazmayı unutmuşum. koca kafalı olmamız + dar kalçalı olmamız doğum olayını karmaşık bir hale getiriyor. bir de o kadar koca kafalıyız ki, kafamızı hem haddinden kocaman olarak tahayyül ediyor, hem de o kafanın da doğanın bize bir getirisi olduğunu ve iyi şeyler için de kullanılabileceğini unutuyoruz.
    açıkçası ben hippilere gıcık değilim, ben de kendi çapımda hippiyim hatta, ama bilimi de severim. eleştiririm de. sağlıklı bir ilişkim var bilimle bence. (hipsterlık bambaşka bir mevzu bu arada, hipster sevmem pek, sevmem dediğim ilgilenmem, geçer modası yakında zaten)
    doğayla insan/tıp arasındaki ilişkiyi de muhtaçlık ilişkisi olarak değil, birbirini belirleyen/önkoşullayan şeyler olarak görüyorum. tıbbın çare aradığı şeyler de doğanın getirdiği şeyler, öyle pespembe pamuk bir doğa yok. doğayla ilişkimizin sömürü ve tahakküm ilişkisinin dışında, denkler arasında kurulabilecek bir ilişki olarak yeniden düşünülmesi gerektiğini savunuyorum (biz doğanın içinde, doğa bizim içimizde…). öyle yekpare bir doğa da yok zaten. bütün bunların üstüne bir de doğaya bakışımızın hep kültürle belirlendiğini unutmamak gerek (tekrarı kes!).
    kötünün iyisine razı olmayı erdem sayanlar bizden değildir (kendimi biz diye anıyorum, ne var ne olmuş)
    bunun dışında anon’un yazdıklarına tamamen katılıyorum.
    röportaja geri dönersek; bu eş kaç gün sonra düşüyor, bebeğe tam olarak ne faydası var, bunları biraz daha açsaydınız keşke. lotus’un anneye olan faydasını çok güzel anlatmış irem. ritüelleri ben de severim, psikolojik faydasına da inanıyorum, herkes kendince kendi ritüelini seçme özgürlüğüne sahip (olsa keşke). spiritüalizmi, metafiziği falan fazla sevmem yine de. göbek bağının hemen değil, birkaç dakika sonra kesilmesi ve eşin yenmesi olayını duymuştum, bence ikisi de çok acayip değil. eşin içinde insan bedeni için çok faydalı şeyler olduğuna eminim, ama bebek bunlara hala ihtiyaç duyuyor olsaydı, anne karnından çıkar mıydı, bambaşka bir yaşam formuna geçer miydi gibi biraz spekülatif sorular geliyor aklıma. suda yaşayabilen bir canlıdan karada yaşayan bir canlı haline geliyor bebek sonuçta, oksijenini, besini farklı yollardan almaya başlıyor. o geçişin daha yumuşak olması adına, göbek bağına bir süre dokunulmaması anlayabiliyorum. diğer memelilerin nasıl yaptığına bakmak lazım belki de. kediler, köpekler yenidoğanlarını temizliyor, göbek bağını da koparıyorlar bildiğim kadarıyla. buzağıların eşleri, yavru ayaklanıp zıplamaya başlamışken, doğumdan bir saat sonra düşebiliyor mesela. bu açıdan, sırf insan eli değdiği için doğal değil gibi görünen uygulama, aslında gayet doğal değil mi? İrem’den alıntı: “Göbek kordonunu kesmemek de bebeğin hala bir parçası olan, bir süre daha kalp atışının olduğu bir dokuya bıçak değdirmemek, şiddet yaratmamak demek.” şiddet burada biraz ağır bir tanım gibi geliyor bana.
    yazıyı güzel bir tartışma başlatmış olmasından dolayı ayrıca sevdim aslında. bazen bir şeyi karara bağlamak değil de, sadece tartışmaya açmak bile yetiyor.

    • kk yücel

      ”kötünün iyisine razı olmayı erdem sayanlar bizden değildir”
      Peki, herhangi bir bireyin yazdıklarından öyle bir anlam çıkarılamayacak iken onun yazdıklarını kendi çıkarında kullanılacak şekilde yorumlayıp ”o kötü ben iyiyim” minvalinde bir yaklaşımda bulunmak , onu ötekileştirmek , hangi erdemin uzantısıdır ?

      • bombom

        kk yücel, anlamıyor ben seni. seksen satır yazıdan o minvali nasıl çıkardın? biraz daha fazla yazmayı düşünmez misin?
        kötüden kastımın kapitalizm olduğu ve herhangi bir insanı hedef almadığım çok belli değil mi? kendime iyi diyorum evet (yazdıklarımda iyi bir şeyler olduğunu düşünmesem yazmaz, internete bit kirliği yapmazdım zaten – kimseye bunu yapıyor da demiyorum, aman), ama kime kötü demişim yau?

  • Willow

    geçen sene daha önce de normal doğumla çocuk sahibi olmuş bir kadın dördüncü bebeğini bir dere kenarında, ailesiyle beraber doğurmuş ve youtube’a yüklemişti de üzerinden çılgın tartışmalar dönmüştü. video şuradan izlenebiliyor, youtube’un yasaklamamış oluşu ayrıca şaşırtıcı çünkü her şeyi görebiliyorsunuz: https://www.youtube.com/watch?v=EsNhCWsDVQI

    konu doğum/annelik olunca tartışmanın bu kadar şiddetlenmesi, yargıların bu kadar kolay havada uçuşması altında bir şeylerin yattığına işaret ediyor bence. sezaryen ve normal doğum üzerine okurken karşılaştığım, sezaryen yapmayı seçen/yapmak zorunda kalan kadınların hissettiği bir “az”lık, yetememişlik ve neredeyse annelik konusunda daha baştan başarısızlığa uğramışlık duygusu. herkeste böyle olacak değil elbette, ancak forumlarda yahut normal doğum/doğada doğum/ebeli doğum öykülerinin altındaki yorumlarda sık sık karşılaştım bu tuhaf suçluluk hissiyle. bir yandan sezaryen ve hastanede doğum pratik sebeplerden yaygınlaşıyor, endüstri tarafından da yoğun şekilde destekleniyorken öbür yandan yine kadınların üzerine çöreklenen bir “kolayı seçtin ve başarısız oldun, gerçek bir anne/kadın değilsin” baskısı mevcut. evet arkadaşlar, ne yaparsak yapalım yaranamayacağız.
    her insanın, her kadının bedeni bambaşka özellikler gösterirken, psikolojisi ve kişiliği farklıyken ortaya standart bir formül koymaya çalışmak da fayda sağlamıyor. ona göre süt, buna göre çikolata, berisine sezaryen, ötekisine lotus. daha önceki yorumda kedi filan dediydim, söylemeye çalıştığım da biraz buydu. +/- 30 yıllık yaşamlar kadına zaten bedenlerinin neye nasıl tepki vereceğini, nasıl bir yola ihtiyacı olduğunu anlatıyor. irem yahut videodaki dere kenarında doğum yapan kadınların ihtiyacı buymuş, kendi hayatları içinde nispeten risksiz kararlar alabilmişler ve ne güzel ki komplikasyon da olmamış veya atlatılabilmiş. bana göbek bağını tutmak pek bir şey ifade etmedi mesela, ben sanıyorum bir hastane odasında daha rahat ederdim, ritüelimi de ona göre şekillendirirdim. kendi deneyimleriyle başkalarının eylemlerini yargılamak konusunda bu kadar hevesli olanları henüz anlayamadım.

    bir de birkaç kez gündeme gelmiş bir a)nasıl çevreci bu, uçağa binmiş b)zengin/elit/hippi yakıştırmaları var ki, korkuyorum cidden. bir konuda uğraş veriyorsanız mesih olmanız bekleniyor, en ufak hatanızda veya sürçmenizde “sen nasıl x’sin, ikiyüzlüsün!” diye bağırmayı bekleyen kişiler sizi gizlice takip ediyor. irem’i tanımam, bilmiyorum, onun adına diyebileceğim hiçbir şey yok. et yer mi, uçağa biner mi, çöplerini ayırır mı bilmiyorum. ama kültürden ve uzantısı medeniyetten kaçamayacağımızı, kendimizi var etmek için kendi yöntemlerimizi geliştirmeye çalıştığımızı biliyorum. “çevreci”, “feminist” diye gözünün içine bakılıp hatası beklenen kişilerin de o hata bekleyen insanlardan bir farkı yok. irem’in uçağa binmesine kızdıysanız bir kereliğine siz binmeyin o zaman, ordan denge sağlansın, olmuyor mu öyle? irem ya da herhangi bir bireyin az buçuk iyi eğitim almış, gezmiş görmüş, internet kullanmış başka bir insandan daha fazla yükümlülüğü yok. gördüğünüz gibi bu konuda dertliyim.

    bir de maddiyat meselesi var, o işin aslı da maddiyat değil çünkü yazıda da açıklanmış parasal olarak öyle istanbul’dan pek farklı bir bütçe gerektirmediği. bunun da yine kişisel tedirginliklerle, “lotus doğum egzantirikleri”nin başka bir türmüş de ondan yapıyormuş/yapabiliyormuş olduğuna inanmaya duyulan ihtiyaçla alakası olduğunu düşünüyorum. ne kadar uzaylılaştırırsak, kendimizden uzağa konumlarsak o kadar iyi. senede bir kez televizyon değiştirelim ve cep telefonlarımız hep en yeni model olsun, ama biri seyahate çıkarsa elbette delice parası olduğundandır.

    bombom’a yine katılmadan edemiyorum, buraları okumak, yazmak ve üzerinde düşünmek pek güzel.

  • oyk

    benim internette gördüğüm, göbek bağını bi süre kesmemenin demir eksikliğiyle doğmuş bebeklerde iyi bir etkisi olduğu. endonezya’daki yerlilerinde kültüründe bebek doğduktan sonra bi süre bağını kesmemek varmış. yani kendiliğinden düşene kadar bağı tutmak çok yeni bi şey. o yüzden hakkında bir şey bilmiyoruz. enfeksiyon riski var ama belki de yeterince özen gösterince bu risk baya düşüyordur. ayrıca yeni doğum yapmış bir annenin neden göbek bağını kestirmeyi pek istemeyebileceğini de anlıyorum. sonuçta bebekler avazı çıktığı kadar bağırıp ağlıyor. ve insan bunu yeni doğmuş bi bebeğin yaşamamasını isteyebilir. bi şekilde yarar/zarar değerlendirmesini yapıp karar vermişler işte. siz sezaryen yaptığınızda çocuğunuzun gelecekte obez olmaya yatkınlığı olacağını göz önünde bulundurarak mı yaptınız? normal doğumda da yüz tane komplikasyon çıkabiliyor ve ne kadar zor olduğu da cabası. hamilelik insanın en savunmasız olduğu dönemlerden biri. yani ne olacağını kestirmek çok güç. ayrıca niye insanlardan bu kadar acımazsız bir tutarlılık beklendiğini anlamıyorum. kadın kendi çocuğunun doğumu için uçağa binmiş, çok mu? öyle istemiş, öyle olmuş. muhtemelen kendi işinde de yüz kere uçakla seyahat etmek zorunda kalmıştır. şimdi bütün iklim ve çevre duyarlılığını çöpe mi atsın?

  • Lora

    Kıskançlık mı desem, çirkinlik mi desem, fesatlık mı desem…Ne desem bilemedim…

  • terra

    Ayricalikli falan ama kadin cesaret isteyen bir sey yapmis. Roportajin dogum ustune tartisma acmasi cok normal geldi de yok niye ucaga binmis, yok bebege zarar verebilirmis gibi elestirilere pek anlam veremedim. Ama ote yandan su plasenta muhabbeti (kardashianlardan tutun da alicia silverstone’a bir plasentadir gidiyor) aklima su soruyu getirdi: plasenta ayricalikli bir sinifin yeni takintisi mi?

  • Plankton

    Bir ben farkliyim, farkli olacagim, Suma Beach e giriste 70 lira odeyip hippi olacagim hali var evet, sinir olunasi hakli olarak. Bir yorumda bahsedildigi uzere orta sinif iki kultur endustrisine is yapan calisanin isi gucu birakip oralara gidebilmesi kismi biraz enteresan. Kiskanclik degil ama yetersizlik hissi yaratabilir insanlarda. Bu bisiklet turu da , beton bina yapmayayim yayinevi acayim kismi da geriden destek ister. Daha acik olunabilir ve ailelere tesekkur edilebilir. Elbette ailelerin parayi karbon ayakizi yaratmadan mi kazandigi da sorgulanabilir vs vs… Bir yandan dijital gorunurluk cagi, her yaptigimizi mitoloji haline getirip pazarlama cagi, bunu hepimiz ister istemez yapiyoruz. O yuzden Irem’ e gelen elestirileri hepimizin kendimize de yapmasi sart…..

    • Cetvel

      Hangi çağda yaşıyorsun Plankton?

      Bilgisayar / internet çağında ev ofisinden çalışan insan tanımıyorsun galiba?

      İrem hanım doğum iznini başka bir kültürde ve iklimde kullanmak istediyse ne mutlu.Hatta doğum izninden bağımsız, insanların işi gücü ihtiyaç duyduklarında bırakıp istedikleri yere gidebilme hakları da olmalı.
      Çalışmama lüksün yok, işi gücü bırakıp uzaklaşma lüksün yok peki hastalanma lüksün var mı?Kötü bir hamilelelik geçirip hem kendine hem bebeğine bu süreçte zarar vermek ?

  • Ece Altınkeser

    “doğum ruhunuzla ve bedeninizle, bedeninizin çok özel bir bölgesini hiç kullanmadığınız şekilde kullanarak yaptığınız, çok güçlü ve tekil bir eylem” cümlesi yetti bana. 5,5 – 6 yıl önce bilseydim kesinlikle yapmak isterdim. Kendi iç sesinizi dinleyip, kendi yolunuzu çizmek için bas bas bağırabildiğiniz için sizi tüm kalbimle Tekbik ederim …

  • 5h4rfl1

    öff o kadar saçma ki kelimeler kifayetsiz kalıyor. yine şarlatanlık, yine safsata, yine mi doum? http://www.5harfliler.com/uzayliysak-da-bir-grup-uzayliyiz/ burada zaten yeterince tanıtılmamış mıydı bu dükkan? benzer hikayelerle şehirli zengin cahillerin tokatlanması açıkçası umurumda değil ama ısıtılıp ısıtılıp “masum bir duygu paylaşımı” diye karşımda görünce üzülüyorum.

  • EBE EMEL AY

    İstanbul Doğum Akademisinden eğitim aldım,30 yıllık ebeyim,aktif doğum eğitim eğitimcisiyim. LOTUS DOĞUMU ilk JANET BALASKAS dan duydum ve KONYA da yaptım aile çok memnun,bir kaç ailemde yarım lotus diyebilirim 8 saat sonra göbek kordonunu kesti çok sağlıklı bebekler.

  • hicran acar

    Dogum,bilgelik vermemiş bu hikayede.Dogum sonrası kanama,5 gün bu sebeple hastanede yatma ,doğum sureci oldukça normal ve tabi ancak hayatin tehdit altındaki durumu oldukça medikal cozulmus.

  • nesrin nesrin

    Herkese selamlar…
    Yazilan bir cok yorumu okudum yapilan yorumlardan yukselen ses yazinin samimiyetine saldiri gibi…

    Endonezya” farkliliklarin ittifaki” bu guclu bir slogan bir adalar ulkesi olan gulen insanlar ulkesi icin. Hakediyor gucunu bunu tum gebeligi boyunca, sirt cantasiyla once turkiyeyi gecmis sonra dogu ve ardindan diger asya ulkeleri derken su an endonezyada bulunan bir gezgingebe olarak yaziyorum.

    Saglikla huzurla dilerim gecsin by son gunlerimde.

    Turkiyeden cok daha ucuz endonezya. Esim sokak muzisyeni, ben tiyatro oyuncusu, cocuk oykuleri yazariyim.

    Paramiz oyle cok yok yani. Hatta baya az da denebilir. Akilli sayilan insanlara gore cok deli is I bir yoldayiz. Fakat su cumledir by yazinin end onemlisi ; ” bir kadin kendine ve bedenine guvenirse dogum on a icsel guc ve bilgelik veren bir tecrube olabilir.”

    Hayatta her sey mumkun. Dogum ve olumse degismez kanun.

    Hamilelik ve turkiye konusunda soylenen her seye katiliyorum.
    Yapilan yorumlara da, cesaret edilen , bir cagriya cevap veren anne’nin soylediklerini kiyas yapmadan da okuyabilir, kendinizin cagriya kulak verebilecegi zamana kadar bunu bir hayal olarak sevebilirsiniz diyebiliyorum ancak.

    Lotus dogum cok bariscil cok insancil hissettirdi. Bende gobek baginin kesilmesini istemedigimi nasil talep edebilirim dusunurken ustelik.

    Dogum komplikasyonlarina mudahale edebilecekleri bir mekabizmalari var anladigim kadariyla, by konuda cevap alabilecegimiz danisabilecegimiZ bir mail adresi var midir anne’nin?

    Tesekkurler. Muthis paylasim.

  • nikki

    Doğum için dünyanın öbür ucuna giden, ebe için 1000 doları gözden çıkarabilen bir insanın orta sınıfım demesi, ilkel yollarla doğurmanın da sezaryen’e benzer bir şekilde bir endüstri haline gelmiş olması ama biri aşağılanırken diğerinin “yapılması gereken, doğal” olarak satılması, bir de röportaj malzemesi olması… bu yazı nereden tutsam elimde kalıyor, bana çok yapmacık ve sinir bozucu geliyor bu “en doğal en organik en bilge anne benim, 1000 dolar verirsen sen de olabilirsin, ayrıca her adımında fotoğraf çekinmeyi unutma” halleri. İstediğiniz gibi doğurun ama iticisiniz ve itici kalacaksınız.

Bir de bunlar var

İntihar Anısı, KLİK
“Bitkilere Hürmet” Diyor
“Selam Facebook, Kızım Adet Gördü!”

Send this to friend