HES’lerin yıkıcılığını Kuru Su adlı romanına taşıyan Hande Aydın’la doğa, çıplaklık ve yazarlık üzerine söyleştik.

KÜLTÜR

“Doğanın sarıp sarmalamasına ihtiyacımız var”

Ayizi Kitap’tan çıkan Kuru Su’yu okumaya karar verdiğimde, aynı kitabı yeni bitirmiş bir arkadaşım, yazarı Hande Aydın için “Psikolog olduğunu öğrendiğimde her şey yerine oturdu” demişti. Zira karakterlerin tasviri ona “bu işi bilen” birinin yazdığı izlenimini veriyor. Kitabı okurken daha ilk sayfalarında bu kanıya hemfikir olmuştum bile. Kuru Su, suların insan eliyle kurutulmasına karşı isyan bayrağı açan bir kadının hikayesini anlatıyor. Doğayı anne belleyen yazarı Hande Aydın ise söyleşimizde romanından, yazma sürecinden ve kendisinden bahsetti.

 

Yazmaya nasıl başladın?

 

Yazmak, bir dürtü gibi kendini gösteriyor. Çocuklukta yazan-çizen bir çocuktum. Ortaokulda böyle çalışmalarım vardı ama hiçbir zaman karşılık bulmadılar. Ailem de beni bu anlamda yönlendirmedi. Her şeye rağmen böyle bir dürtü, istek varsa kendini bir şekilde hatırlatıyor. Daha sonra başka ilgi alanlarım oldu ama yazmak tamamlanmamış bir mesele olarak kaldı –psikoterapide de çok kullandığımız bir terimdir, tamamlanmamış mesele. Bir virüs kaptıysan gerçekleştirmen için seni dürtüyor. Aslında geç yazmış bir kadınım. 38 yaşındayım; geçen sene basıldı kitabım. İki üç senedir bunun bir tahayyülü vardı aklımda ama başka uğraşlar, telaşeler araya girdi. Sonrasında UMAG’ın yaratıcı yazarlık kursuna başladım. Biz kuşak olarak haddini bilmek üzere büyütüldük. Bu yüzden benim çok uzak durduğum bir şeydi yazmak. Yazmakla ilgili “Nasıl olur? Benim ne haddime!” gibi hislerim vardı. Bu yüzden UMAG’a gittim. Bir de bu işin matematiği ayrı bir şey. Orada “Yapabilir miyim?” sorusuna cevap aradım. O kurs çok teşvik edici oldu. İşin matematiğini öğrettiler. Kurgu nasıl oluşturulur, karakter nasıl yaratılır vs. Bu konularda destek alarak, oradan aldığım geri bildirimlerle böyle bir işe atıldım.

 

Peki Kuru Su’nun hikayesi.. Oradaki derdin neydi? Doğaya ait bir şey var orada.

 

Yazma ve ortaya bir şey koyma kaygım ile ilişkili olabilir. Öncelikle yazdığım bir işe yarasın istedim ve diğer konularda kendimi yazıp çizecek kadar yeterli görmedim. Benim çocukluğum Sinop’un köylerinde, ormanlarda geçti. Aklımda hep böyle çevre meseleleri üzerine yazmak vardı ama bunu romanlaştırma konusunda çok bir fikrim yoktu. Bunu biraz araştırayım dedim. Daha sonra HES’ler şu şekilde karşıma çıktı: Bir kitapçıda gezerken Mahmut Hamsici’nin Dereler ve İsyanlar kitabı karşıma çıktı. Mahmut Hamsici araştırmacı- gazeteci bir yazar, şimdi İngiltere’de yaşıyor. BBC adına haber yapıyor. Onunla da mailleştik daha sonra. O bütün Türkiye’de HES bölgelerini gezerek hem köylülerle hem çevre dernekleriyle röportajlar yapmış ve çok güzel bir araştırma kitabı oluşturmuş. Onunla karşılaştıktan sonra kitabın konusu biraz daha netleşti. Bir de açıkçası hem dehşete kapıldım hem de utandım bunlardan nasıl haberdar değiliz diye. Çünkü bunu okuduğum sene 2015…

 

Evet, gerçekten gündelik hayatta –en azından şehirde- çok üstünde durulmuyor. HES’ler kötü, zararlı evet ama o kadar.

 

Evet. Aslında HES ve barajlar enerji kullanımı açısından masum oluşumlar ama yasalar çerçevesinde. Bir HES kurabilmek için derenin debisinin yeterli olması lazım, çevre etkin raporunun çıkması lazım… Onlar olmadan da bunların yapıldığını görüyorsun. Bir fotoğraf çok çarpıcıydı. Melet Nehri’nin kupkuru bir fotoğrafı vardı. Öncesi ve sonrasını görüyorsun; “Böyle bir şey nasıl olabilir?” diyorsun. Kitapta da köylüler “Biz ilk defa jandarma ile tanıştık” diyorlar. Yazın Rize, Fındıklı’daydım. Orada da aynı şekilde, HES kurulmaya başlanmış. O nehrin kendi bölgelerine doğru gelmesini tedirgin bir şekilde bekliyorlar. “Biz de kendimizi savunacağız” diyorlardı.

 

Sen gezmek için mi oradaydın?

 

Evet. Kısa süreliğine gezme ve ortamı görme amaçlı gittim. Ben kitabı yazarken Melet’i de görmedim ama Google Maps’ten bakarak “Orada hangi ağaçlar var? Nereden dönünce nereye çıkılıyor?” gibi sorularla öğrenip ona göre yazmaya çalıştım. Denk gelmedi bir şekilde oraya gitmek. Romanın HES üzerine kurgulanması fikri böyle başladı. Biraz mahcubiyetten hani bu biraz daha duyulsun istedim. Özellikle Gezi’den sonra çok fazla okuyup araştıran genç bir kuşak olduğunu gördüm; benim yazma sürecim de Gezi sonrasına denk geldi. O anlamda biraz umutlandığımız bir dönem oldu. Tabii tüm bu olayların bir roman içinde yer alması, olayın fark edilmesini de kolaylaştıracaktır. Çünkü bu konuda çok fazla araştırma kitabı var ama bizim ülkemizde araştırma kitapları daima sıkıcı bulunur, daha az satın alınır, okunur, paylaşılır. Bu yüzden roman olması, edebi bir yanının olması dönem kazandı benim için.

 

Gezi’den sonra yazdım dedin ya, organik bir bağ var mı, yoksa tesadüfen mi?

 

Tesadüfen oldu. Ben çok uzun bir süreye yaydım bu kitabı. Hayatımda başka gelişmeler de olduğu için biraz ertelemek zorunda kaldım. O nedenle neredeyse eş zamanlı oldu gibi. Diğer süreç de Türkiye’de bir kadının kitap bastırması çalışması oldu tabii.

 

Yeri gelmişken sorayım: Nasıl oldu o süreç?

 

Benim kitabım çok uzun süre yayınevlerinde bekledi. Cevap da bekledi, “olur” diyen yayınevleri de basım için bekletti. Daha sonra çalıştığım psikoterapi merkezinin yan tarafında bir kafe var. Orada Semih ağabey var, İlknur’un (Üstün) da arkadaşı. Semih ağabey çok tatlı bir insan, çok şanslıyım onu tanıdığım için. Böyle laf arasında geçerken “Gel, seni İlknur’a götüreyim” dedi. Ben de çok şaşırdım, 10 dakika içinde oldu. Semih Ağabey ile yeni tanışmışım. O beni İlknur’a götürdü. İlknur kitabı okudu ve “İki ay içinde basıyoruz” dediler. Böyle bir hız görmedim ben. O anlamda Ayizi’nin kadına desteğini çok hissettim. Kapağı çok tatlı, sempatik oldu. İsim sürecini biraz aceleye getirmek durumunda kaldık. Kitap karakterin ismi olacaktı: Aden. Tam o sırada Adeen diye bir kitap basıldı. Ben de bir gece içinde böyle bir isim buldum. Gerçi Engin Geçtan hocanın da Kuru Su isminde bir romanı varmış, bilmiyordum. Ben “Kuru Su” dedim, İlknur olur dedi.

 

Psikoloji eğitimin karakter oluşturma ya da diğer yazma süreçlerinde rol oynuyor mu?

 

Oluyorsa da ben çok farkında olmuyorum sanırım. Bizim mesleğimiz de bir asker için askeriye gibi. Günlük hayatın içine yayılmış bir şekilde gidiyor. Ben psikoloji pratiği dışında psikolojiye çok ağırlık veren bir psikolog değilim. Öte yandan tabii ki bir dolu hikaye dinliyoruz: kadınların hikayeleri, erkeklerin hikayeleri.. Bu hikâyeler toplumun nabzını tutma anlamında da bize çok şey veriyor. O hikâyeler unutulduktan sonra burada başka bir biçimde çıkıyor. Psikologluktan ziyade karşılaştığım insanlardan çok feyz alıyorum, karşılaştığım kadınlardan. Beni teşvik eden kadınlarla karşılaşıyorum. Onların hikâyelerini duydukça, bu kitaptaki ana karakter bana daha gerçekçi geliyor. Böyle insanlar da, böyle kadınlar da var diyorum.

 

Çıplak olmak kitabın önemli temalarından biri. Ne ifade ediyor size? Kitaptaki çıplaklığın bir göndermesi var mı, dikkat çekmekten başka?

 

Aslında var. İlk başta ben kurgu ile tutarlı olsun diye böyle bir şey yaptım. HES eylemleri her yerde yapılıyorken niye bir kadın çıktı diye dikkatler ona yönelsin? Soyunursa haber olma ihtimali daha yüksek. Önce böyle bir mantığım vardı ama sonra yazarken Melet Nehri’ni düşündüğümde biraz imge olarak bakmaya çalıştım. Kurumuş bir nehir… Bunun üzerinde ne görmek istiyorsun? Yaşam görmek istiyorsun. O yaşam da-hani orada nehir olmayacaksa- estetik açıdan da kadın gibi geldi. Çıplaklığın bir dolu çağrışımı var. Hani oradaki erotizm biraz daha libidinal yaşama gönderme yapan bir erotizm. Bir sivil itaatsizlik, bir isyan var.

 

Norma uymama…

 

Evet norma uymamak var. Bir yandan da orada tam bir beden olarak, insan olarak bulunabilme. Bir anlamda kıyafetli olduğun zaman bir birey oluyorsun gibi. Ama kıyafet bile olmadığı zaman etten kemikten bir insan görüyorsun. Bu da seni düşünmeye zorluyor: Neden böyle bir şeye kalkışır insan? Kalkışmaktan bahsettiğimiz soyunmak aslında ama soyunmak o kadar tabu ki! Bir de Ordu faktörü var tabii. Ordu muhafazakâr bir yer. O karakteri ise böyle öğrenilmişlikleri olmayan bir karakter gibi düşündüm. Çıplaklığın çağrışımı çok tabii.

 

Kitapta Aden’in annesinin Aden’e Türkçe öğretmesinde nasıl bir direniş var? Oradaki anne-kız meselesi bir yandan çok sancılı görünüyor. Kadınların anneleriyle ilişkisi aşağı yukarı böyledir gerçi. Çok temiz bir ilişki olmuyor. O kısımdan da biraz bahseder misin?

 

O da tamamlanmamış bir mesele aslında. Tamamlanmış olanların çok da bir hikayesi olmuyor. Tamamlanmamış meseleleri ise daha sonra başka bir şeye, itici bir güce dönüştürebiliyoruz. Aden’in annesinin de iki farklı, birbirine zıt hayatı var. Tanınmış bir gazeteci olana kadar idealist bir taraf, daha sonra birden o kimliği değiştirip daha pragmatik bakan bir taraf. O idealist taraf “Evet, bunu da öğrensin. Kökleri bu. Türkçeyi, kendi dilini de öğrensin” diyor sanki. Ama sonra değişiyor bunun seyri.

 

Bir yandan da o idealist tarafını hiç unutmaması için bir mesaj gönderiyor aslında ölmeden önce. Ben öyle algıladım. Kendi başka bir kimliğe bürünmüş olsa bile kızına -hatta bazen sinir bozucu şekilde- “sen bunu yapacaksın” mesajı veriyor hep. O mektupları tutması mesela. O mektupların Aden’e kalacağını biliyor aslında, kendi açıp okumamış olsa bile.

 

Evet, öyle bir tarafı var. Bir de Aden’in kendi kafasında kurguladığı bir anne var. Küçük yaşta kaybedince gerçeklikten kopuyor. Aden’in iç sesine dönüşüyor. Aden’in içinde konuşan anne öyle konuşuyor: “Onu yapacaksın, edeceksin.” Orada da hep onay almak, kendini o anlamda ispatlama arzusu da var. Bir yandan da annesi yaşıyor olsa böyle bir şeye izin vermeyecekti. Öte yandan sevgilisine “Annemin olmadığı bir dünyada nasıl yaşayacağımı bilmiyorum” diyor. O da “ Belki o kadar da kötü değildir, annenin yapacaklarını görmemesi.” diyor. O baskı kaybolduğunda yaptıklarını yapmak için daha özgür hissediyor kendini. Ama o sorgulama bozayı ile de devam ediyor. Oradan sonra kitabın kurgusu biraz kaydı, öyle de olsun istedim.

 

Nasıl?

 

Bozayıyı biraz anne figürü gibi kurguladım. Aden’e sahip çıkıyor. Hem vahşi hem onu koruyup kollayan bir tarafı var. Aden’in sütannesi gibi. Çocukluğunda da annesiyle babası kavga ederken ormana kaçıyor ve orada bağırabildiği kadar bağırıyor ve rahatlıyor. Öyle ritüelleri de var. Bozayının da doğayı temsil ederek Aden’e annelik yaptığını düşündüm.

 

Sinoplusun değil mi? Neler çağrıştırıyor sende o bölge?

 

Babam Sinoplu. Ben İzmir’de büyüdüm. Sinop beni hep çok heyecanlandırmıştır. Geçmişte dağcılık yaptım ve dağcılık merakında hep o çocukluğun bir arayışı var diye düşünüyorum. Enerjim de çok yüksekti, o yüzden şehir beni kesmiyordu. Ayancık’ta ormanın içinde ağaçlara tırmanıp, hoplayıp zıplayıp rahatlıyordum. O heyecan, o özlem… Hep içinde bir arayış oluyor. Karadeniz’e gittiğimde, öyle bir ormanlık alana girdiğinde aynı heyecanı hissediyorum. Doğanın içinde olmak, kendinden büyük bir şeyle çevrelenmek gibi. Romain Gary’nin Cennet’in Kökleri adlı bir kitabı var. Oradaki karakter Nazi kamplarında tellerin arkasında hep fillerin olduğunu düşünerek hayatta kalıyor. Birkaç arkadaş kendilerine böyle bir rahatlama yolu buluyor. Hep filleri hayal ediyorlar. Kamptan kaçtıktan sonra da Afrika’da fil avcılığına karşı mücadeleye başlıyorlar. Mahmut Hamsici’nin kitabıyla karşılaşmadan önce, kitabımın esin kaynağı biraz da Cennetin Kökleri oldu. Oradaki mücadele daha sert geçiyor tabii. Silahlı çatışmaya girdikleri yerler de var hatta. Şöyle cümleler hatırlıyorum: “Dünyada bu kadar acı varken sadece köpekler yetmiyor. İnsanlara arkadaşlık yapmak için daha büyük hayvanlara, daha büyük cüsselere ihtiyaç var.” O sarıp sarmalama işlevinin önemli olduğunu düşünüyorum.

 

Bizden daha büyük bir varlığa duyduğumuz ihtiyaç gibi.

 

Bizden büyük bir güç ve onun düzeni orada devam ediyor. Sen olsan da olmasan da devam ediyor. Ona bakarak bir dolu çıkarımda bulunabiliyorsun. Oradaki dengeye, hayvanların birbirleriyle temasına bakarak çıkarımda bulunabiliyorsun. Psikolog olarak yaşantı gruplarına katılmıştım, onun da etkisi olabilir. Orada da hep insan ve çevre teması konuşulur. Yaşam denilen şey insan ve çevre sınırında ortaya çıktığı için orada nasıl bir alışveriş var, sürekli ona bakıyorsun. Benim ihtiyacım karşılanıyor mu? Ben çevreye ne veriyorum? O anlamda doğanın yalıtma görevini çok önemli buluyorum.

 

Karadenizli kadınların doğa talanına karşı direnişiyle ilgili ne düşünüyorsun, peki? Daha agresif bir şekilde mi direniyorlar sence?

 

En çok talan edilecek doğa orada. Bir de Karadeniz’de kendini doğa ile özdeşleştirme daha fazla. Sabah o derenin sesiyle uyanıp akşam onunla yatıyorlar. Günlük hayatında içinde çok yer etmiş. Eylemlerde kadınlar daha çok ön plana çıkıyor tabii.

 

Neden sence?

 

Dün Zeynep hocanın (Direk) bir konuşmasını izledim. Hegel’in “Kadın devletin ironisidir” tespitini anlatıyordu. Bana biraz o tespiti çağrıştırıyor. Erkek devletle daha çok özdeşleşebiliyor, onun oğlu gibi hissediyor. Jandarma erkek için daha büyük bir otorite kaynağıyken kadın onu sallamayabiliyor. Jandarmanın kadın üstünde pek bir tahakkümü olmayabiliyor. Mahmut Hamsici’nin kitabındaki bazı röportajlarda kadınlar “Biz gerekeni yaparız. Heriflerimize gerek yok” gibi şeyler söylemiş. “Bunu onlara güvenip de yapmıyoruz” anlamında… Erkek belki devletle daha küçük yaştan beri iç içe, evin sorumluluğu adına. Bu etkileşim onlarda devletin oğlu gibi hissetmeye sebep olabiliyor. Ancak kadının böyle bir repertuarı yok, yani korkmayı öğrenmemiş.

 

Özellikle de çevre söz konusu olduğu zaman bu daha çok geçerli sanırım. Daha doğrusu, yaşam alanının talan edilmesi söz konusuyken.

 

Evet, doğrudan senin sınırlarına müdahale var orada. Mesela burada senin pencerenin önüne bir bina daha dikip senin pencereni kapatırlarsa nasıl tepki verirsin? Öyle bir tepki var. Ağaçları canı gibi görüyor. Ağacı köpeğinden, ineğinden farklı bir şey olarak görmüyor.

 

Şimdi yazıyor musun? Ne yazıyorsun?

 

Yazdım bir şey. Bitti sayılır, düzeltmeleri falan var. Ölüm ve yas süreciyle ilgili bir roman yazdım. Bir yanı burada bir yanı geçmişte olan bir roman. Bir kadın kayıp sonrası bazen geçmişi hatırlıyor bazen de şimdiyi yaşıyor. O yas süreciyle nasıl baş ettiğini de görüyoruz.

 
 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

SANAT

Y“Sen ne kadar beni yok sayarsan say, ben buradayım”
“Sen ne kadar beni yok sayarsan say, ben buradayım”

Ağlanacak hallere gülmeleri en güzelinden anlatan Ayten Kaya Görgün’le güzel bir sohbet.

KÜLTÜR

YBir Adanmışlık Kitabı
Bir Adanmışlık Kitabı

Duayen oyuncu Nedret Güvenç’in acı tatlı anılarını Kendini Arayan Yıldız’da okuyun.

KÜLTÜR

Y“Ananı Da Al Git Buradan”
“Ananı Da Al Git Buradan”

Kadınların rolünün erkekleri eğitmek, 'düzeltmek' ve onlara bakmak olduğunu söyleyenlerden gına gelmedi mi?

SANAT

YDuvarlara Çarpa Çarpa: Violette Leduc’un Hikayesi
Duvarlara Çarpa Çarpa: Violette Leduc’un Hikayesi

Violette, Simone de Beauvoir’a takıntılı bir şekilde aşık oluyor, reddediliyor ve hayatının bir bölümü onun tarafından kabul edilme çabasıyla debelenerek geçiyor.

Bir de bunlar var

Oyunun Bir Parçası Olmak: Takılma Kültürü Kadınlara Ne Kazandırıyor?
Çocuk Aklı He-Man’e Karşı
Batı Sanatında Darlanan Kadınlar

Send this to friend