Şehirlilik hallerinden bir hal.

ECİNNİLİK

Beş Faulle Oyun Dışı

Sabah, methini çok duyduğum kütüphaneyi keşfetmek üzere yola çıktım. Ayakta gitmeyi sevmesem de ilk gelen otobüse düşünmeden bindim. Birkaç durak sonra insanlar önden arkadan akın etti. Orta kapının önünde kaygan direğe yapışmış, geleceğe dair umut vaat eden tek alanı, tavanı izliyordum. Bir sonraki durakta orta kapıdan insanları ittirerek binen bir adam arkama dikildi. Kafam kollarında. Basketbolcu diye tahmin ettim. Bu kadar uzununa her gün rastlanmıyor. İri vücuduyla bir ileri bir geri derken, belki üç durak sonra terk edeceği yerini sağlamlaştırdı. O yerini sağlamlaştırdıkça sırtımda bir küfe varmış da önüne gelen yükünü içine bırakıyormuş gibi ezildim. İnsan bir sırta olanca gücüyle yaslanıp fark etmeyebilir mi? Öne doğru adım sayılamayacak alan açma hamleleri yaptım. Önümde, sıkışık bir otobüse denk gelme talihsizliğini paylaştığım masum kadının saç telleri ağzıma yapıştı. Hoş bir şampuan kokusu. Daha bu sabah duş almış. Arkamdaki basketbolcu öne attığım serçe adımlarımın boşluğunu da koca ayaklarıyla doldurdu. Demek basketbolda kişisel alan hoş karşılanmıyor. Taktik değiştirip ‘adam adama savunmaya’ başladım. (Adam değilim ama olsun.) Bel fıtığı olmamak için ben de bütün ağırlığımı geriye verdim. Oh. Biraz da o beni taşısın. Sanırım bayıldığımı zannedip suratıma eğildi, şaşkın şaşkın baktı. Gülümsedim, 5 oldu, dedim. 5 faulle oyun dışısın.

 

Kütüphaneden çıktığımda akşam olmuştu. Eve metroyla dönmeye karar verdim. Yürüyen merdivenlerde, sağ taraftaydım. Önümdekiyle aramızda ikimizi de memnun edecek huzur dolu bir basamak boşluk bıraktım. Sırt çantam bir anda ağırlaştı. Göz ucuyla arkama baktım. Orta yaşlı bir kadının dirseği nasıl olmuşsa çantama oturuvermiş. Öyle sakince. Sanki çantam senelerdir kol koyma yeriymiş de benim haberim yokmuş gibi. Kadın yanında dikilen arkadaşıyla güzel güzel sohbet ediyordu, ‘’İstanbul’da yaşamak çok zorlaştı, dedi. Bak şu kalabalığa, çekilecek dert değil.’’ Arkadaşı hararetle onayladı, ‘’Tabii canım, dip dibe sırt sırta… Eskiden böyle miydi?’’ Bir gülme aldı beni. Dönüp kadına sarılmak istedim. Öyle yakındık ki sarılıp öpüşüversek ne o ne ben, ne de bu olaya şahit arkadaşı yadırgayacaktı.

 

Metrodan çıkmış eve yürürken, bizim sokağın başındaki büyük zincir marketlerden birinin küçük şubesine uğradım. Marketteki reyonlar da apartmanlar gibi yan yana, nefes almak için bırakılan boşluklar israf sayılarak dizilmiş. Bir ip cambazı misali kolumla raftaki turşu kavanozlarını devirmeden, karşıdan gelene de çarpmadan ilerlemeye çalıştım. Karşılaşma anımız geldiğinde bir el sepeti karnıma saplandı. Sonra o el sepeti, kaza alanından kaçan sürücüler gibi verdiği hasara dönüp bir bakmadan son sürat kasaya yöneldi.

 

Nihayet eve varınca, kapının anahtarını çevirip girişe çöküverdim. Bir yanım sinirden ağlamak bir yanım kahkahalarla gülmek istiyordu. Bu şehir beni delirtecek diye düşündüm. Ya da kişisel alan denen şeyin varlığına inandığım için çoktan delirdim. Belki de nankörlük bende. Toplu taşımada, market reyonunda, günlük hayatın zorladığı tüm kuyruklarda ne güzel herkesle kaynaşmadım mı? Kimisi şampuan, kimisi ter kokuyor, biri sırta binmeyi severken diğeri dirsek atmaktan hoşlanıyordu. Herkesin kendine has bir tarzı vardı. Tüm şehir bedenimde bir iz bırakmış, bana olan ilgisini ve sevgisini durmaksızın göstermişti işte. Nankörlük bende kesin. İnsan bir metropolden daha fazla ne isteyebilir?

 

 

Fotoğraf: Christo Doherty ‘Mit freundlicher Genehmigung’.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

MEYDAN

YPedim, Tamponum, Karın ağrım
Pedim, Tamponum, Karın ağrım

Adam kaşla göz arasında, renkli pedimi gazete kâğıtlarına sarıp bir de siyah poşete koymuş. Değneği olsa bir büyüyle de yok edecek.

Bir de bunlar var

Okur Deneyimi: HPV Kaptım, Bir Kolposkopi Hatırası Çek(tir)dim!
Trablus’un ay döngüleri
O Güzel Gözlerini Doktora Götürüyosun (veya Beyoncé sahneyi kırdı)

Send this to friend