Afet zamanlarında kurulan müşterek ağlar bize nasıl gelecek imkanları sunuyor?

MEYDAN

Afet Zamanı Irkçılık Ve İstifçiliğe Karşı Müşterek Dayanışma Ağları

Dün markette bir kadına “Herkesi telaşlandırıyorsunuz, sakin olun. Market ağzına kadar dolu, herkese yetecek kadar ürün var!” diye bağırırken buldum kendimi. Dolu raflardan, sanki son makarna paketini, son konserveyi alır gibi telaşlı bir şekilde market arabasını dolduran insana, elimdeki almayı bile planlamadığım kolonya şişesine gözünü diktiği için bağırdım. Dudakları titreyerek bir adım geri çekildi, muhtemelen o da kendisinden böyle bir tavır beklemiyordu. Alışveriş poşetleriyle eve dönerken tek düşünebildiğim salgın filmlerinin ne kadar gerçekçi olabileceğiydi.

 

Bugünlerde çoğu insan kaygılı. Sağlığı tehdit eden ciddi bir virüsle karşı karşıya kaldığımızda verebileceğimiz en doğal tepki bu. Diğer yandan beni içten içe en az sağlığım kadar kaygılandıran şey, bu salgının bizi ne tür bir sınavdan geçireceği. İzlediğim salgın filmlerinde en çok dehşete uğradığım anlar, insanların birey olarak hayatta kalabilmek adına toplumsal hayatı nasıl tehdit edebildiklerini görmekti. Virüsün Türkiye’de görüldüğünden şüphelenildiği ilk günlerde kolonya, makarna, tuvalet kağıdı gibi ürünlerin stoklanması; üreticilerin bu temel ihtiyaçlara karaborsa fiyatları uygulamaları filmlerde işlenen kehaneti doğruluyordu. 

 

Karantina günlerini umutsuz bir şekilde gerçekleşebilecek kötü senaryoları hayal ederek geçirirken bir arkadaşım Rebecca Solnit’in “A Paradise Built in Hell: The Extraordinary Communities That Arise in Disaster / Cehennemde Cenneti Yaratmak: Afet Zamanı Oluşan Olağanüstü Topluluklar” adlı kitabından bahsetti. Solnit feminist aktivist bir yazar. Bilen bilir, mansplaining kelimesinin de mucidi. Bahsi geçen kitabında ise, bugünlere bakışımı değiştiren tarihsel araştırma ve yorumlarıyla, insanlığın felaketlerden sonra verdikleri tepkilerin yanlış tasvir edildiğini iddia ediyor. Solnit, 20. yüzyılın başlangıcından bu yana gerçekleşmiş bazı büyük felaketleri ve sonrasında yaşananları inceleyerek kriz zamanlarının insanların hayatta kalmak için birbirlerinin üzerine basıp geçtiği zamanlar değil, bir araya gelerek dayanıştığı zamanlar olduğunu yazıyor.

 

“Homo homini lupus est,” yani, “insan insanın kurdudur.” Bu iddiadan oldum olası nefret ettim. Feminist mücadele, ataerkil kurnazlığın bu iddiadan ürettiği “kadın kadının kurdudur,” ifadesine nefis bir yanıt verdi halbuki: “kadın kadının yurdudur.” İnsan doğası iyi mi kötü mü tartışması yüzyıllardır devam ededursun, ben, faydasız iyimserlikten kaçınırken insanı eve kilitleyen, apolitikleştiren bir kötümserlikten de uzak durmak gerektiğine inandım hep. Solnit de insan doğasına dair kesin tespitler yapmaktan kaçınsa da, işlediği örnekler sayesinde görüyoruz ki merkezi otoriteyi sarsan büyük felaketler, insanlığa otonom örgütlenmeler için ciddi fırsatlar tanımış ve insanlar da bu fırsatlardan faydalanmış.

 

Solnit, insanlığın doğasına kötülük, yıkım ve kaos atfeden birçok argümanın aksine şu ihtimali ortaya koyuyor: insanlar hükümetleri, kurumları, otoriteleri zayıflatan büyük felaketler karşısında hem kendilerini etkili bir şekilde yönetme yeteneğine sahip, hem de felaketlerin ardından ortaya çıkan yıkım ve zararı iyileştirecek onurlu bir dayanışmayı örgütlemeye muktedir. Toplumların bu şekilde kendi kendini iyileştirebilme iradesi belki merkezi yönetimler için bir tehdit olarak görülebilir, fakat bu zor, karanlık ve belirsiz günlerden geçerken üzerine düşünmemiz gereken tam da bu irade gibi geliyor bana.

 

Medyanın sansasyon hesapları, Hollywood’un muazzam görsel tekniklerle inandırıcılık kazandırdığı afet filmlerinde yer alan yağmacılar, birbirlerinin üzerine basarak var olan felaketi daha korkunç hale getiren bencil insanlar aslında kötümser ve sansasyonel bir senaryoya ait. Gerçek deneyimlerse bize başka ihtimaller, umut verici senaryolar sunabiliyorlar.

 

1906 San Francisco depreminde 3 binden fazla insan öldü. Deprem yüzünden çıkan yangınlar günlerce sürdü. Büyük bir yıkım ve otorite eksikliğinin ardından sıradan vatandaşların örgütledikleri yemek dağıtım alanları insanların hayatta kalmasını sağladı. Solnit’in paylaştığı dönem kayıtları ve sözlü tarih bilgilerine göre, devletin bölgeye yardım ulaştırmasına kalmadan insanlar hayatta kalmalarını sağlayacak mekanizmaları beraber üretmişlerdi. 1985 Mexico City depreminde ise koskoca kentte taş üstünde taş kalmamış, 10 binden fazla insan hayatını kaybetmişti. Devlet kurumlarının da binalar gibi çöktüğü ülkede insanlar önce konut ihtiyaçlarını nasıl gidereceklerini çözmüş, ardından çok partili demokratik sisteme geçiş sürecine değin küçük örgütlenmelerle hayatlarını idame ettirebilmişlerdi. 

 

Nükleer saldırılar, bombalamalar, kasırgalar ve diğer doğal afetler… Hepsi dünya üzerinde çeşitli noktalarda kurulmuş düzeni yerle bir etti. Sonrasında gelişenler ise kaos ve yıkım değil yeniden ayağa kalkma girişimleri oldu. Katrina Kasırgası yüzünden ABD’nin güney kıyısında tüm elektrikler kesilmişti. Gökyüzünü karartan ışık kirliliği yok olunca gökteki yıldızlar görünür olmuştu. Rebecca Solnit, merkezi otoritelerin eksikliği veya beceriksizliği ardından ortaya çıkanın kaos değil, doğal bir kendi kendini yönetme becerisi olduğunu gösteriyordu. Tıpkı yeniden görünür olan Meksika göğünün ışıyan yıldızları gibi.

 

Solnit’in iddiasını daha yakın zamandan örneklere bakarak da ispatlamak mümkün. 2017 yılında Porto Riko’da çok büyük bir kasırga yaşandı. Maria Kasırgası adı verilen bu doğal afette 3 binden fazla insan hayatını kaybetti. Şehirler yıkıldı, ülkenin limanları hiçbir geminin yanaşamayacağı şekilde zarar gördü. Bu, ithal edilen sayesinde geçinen bir ülke için uzun vadeli bir felaket oldu. Devlet bu süreci o kadar yönetemedi ki net ölüm sayısını belirlemeleri 11 ay aldı. Kasırgadan sonra normal hayata dönmek mümkün olmadı çünkü limanlar hasar gördüğü için ekonomi ciddi bir darbe almıştı. Merkezi otoritenin bocaladığı, sekteye uğradığı bu süreçte Porto Rikolular işlevsel dayanışma örgütleri kurdu. Bu, kendi kendini yöneten dayanışma örgütlenmeleri zaman içerisinde bir kasırgayla başlayan ve kötü yönetim yüzünden gittikçe büyüyen ekonomik kriz üzerine söz söylemeye başladılar. 2019 yılında ciddi protestolar düzenleniyordu. Hükümetin istifası istenen protestolar düzenlenirken bir yandan esas soruna dair çözümler de üretilmeye çalışılıyordu. Porto Riko, kendi kaynaklarını üretebilecek bir ülke olduğu halde kapitalist politikalar yüzünden dışa bağımlı yaşıyordu. Kasırgadan sonra yaşanan kıtlık yüzünden özellikle yaşı ileri olan pek çok insanın öldüğü düşünülüyor. Bu tabloya karşı Porto Rikolular tekrar tarımı geliştirme yolları üzerine kafa yormaya başladı. Ülkenin çeşitli yerlerinden bir araya gelen bağımsız çiftçiler, iklim değişikliğiyle nasıl mücadele edecekleri ve yerli tarımı nasıl geliştirecekleri üzerine ciddi girişimler başlattı. Kasırgadan önce gıda ihtiyacının yüzde 85’ini yurtdışından, çoğunlukla ABD’den karşılayan ülkenin bağımsız örgütlenmeleri, şimdi bu tabloyu değiştirmek için mücadele ediyor. Bu çiftçilerden biri olan Pagan-Roig, kasırgaların olmaya devam edeceğini biliyoruz ve bir daha asla bağımlı olmayacağız, diyor. Porto Riko’da çiftçilerin birleşerek endüstriyel tarıma karşı yaptığı müdahale sadece gıda güvenliği alanında önemli bir adım olmadı, aynı zamanda toplumda dışlanan, hor görülen, şiddete maruz kalan kadınların ve toplumun başka kesimlerinin de bu sürece eşit katılımını sağlayarak daha adil bir toplumsal örgütlenme ve yaşamanın yolunu açtı ve bu yolda yürümeye devam ediyor.

 

Peki bugüne geldiğimizde, koronavirüs salgınına verdiğimiz tepki Solnit’in argümanıyla tamamen çelişiyor mu? Salgının ülkelerinde görüldüğüne dair resmi açıklamaların yapıldığı her yerde belirli ürünlerin çılgınca stoklanması refleksi, önlemlere karşı gösterilen duyarsızlık (karantinaya uymamak gibi), medyada dezenformasyonun yayılmasına hizmet etmek gibi felaketi besleyen ve güçlendiren davranışları nasıl açıklayacağız? 

 

Psikiyatrist yazar Steven Taylor insanların pandemi karşısında verdiği tepkileri incelediği kitabını üç ay evvel yayınladı. Kitabın basılmasının hemen ardından patlak veren bu virüs onun için pek tesadüf olmamış. Söylediğine göre virologlar yeni bir salgını yakın zamanda bekliyordu ve yazar da hastalarının bir salgın karşısında nasıl davranacaklarını merak ederek araştırmaya başlamıştı. Geçmişteki pandemileri incelemiş ve bu dönemlerde ırkçılık, istifçilik (yazar istifçilik demiyor aslında, panic buying tabirini kullanıyor. Bu tabir “alıcının herhangi bir ürünün bitebileceği kaygısıyla fazla fazla alması”nı ifade ediyor), zihnin yarattığı hastalık belirtilerine aldanıp hastanelere yığılma gibi davranışların arttığını gözlemlemiş. Fakat ileriki sayfalarda, kaygının yarattığı bu davranışların yerini zaman içerisinde dayanışma içeren eylemlere bıraktığını ifade ediyor. 

 

Eğer bu iki yazar haklıysa, yani salgının yarattığı dehşet hissini bir noktada yenip soğukkanlılığımızı bir nebze kazanabiliyorsak ve felaket zamanları merkezi otoritelerin beceriksizliklerini ifşa ederken aynı zamanda toplumların örgütlenme kabiliyetlerini ortaya koyuyorsa, sırada ne var? Covid dehşeti, bizim örgütlenme kabiliyetimizi nasıl ortaya çıkaracak? Çıkarabilecek mı?

 

Karantinaya alındıkları ve işyerleri/çalıştıkları yerler kapatıldığı için gelirlerinden olan bir sürü insan geçinememe riskiyle karşı karşıya. Yayınlanan genelgeyle evlerinden çıkması yasaklanan 65 yaş üstü ve/veya kronik rahatsızlığı olan insanlar, eğer bakım desteği sağlayacak diğer aile üyelerinden mahrumsa kaderlerine terk edilmiş durumda. Çalışmak zorunda olanlar virüse yakalanma tehlikesiyle karşı karşıya ve özellikle sağlık çalışanları hastalarla temas ederken kendilerini koruyacak ekipmandan mahrum

 

Benzer sorunlar dünyanın salgınla baş etmeye çalışan diğer bölgelerinde de yaşanıyor. Bu yüzden kiraların ertelenmesi için kampanya yapılıyor, ücretsiz yemek dağıtımı örgütleniyor, mahalle mahalle dayanışma grupları kuruluyor, engellilerin ihtiyaçları göz önüne alınıyor… Özetle devletlerin büyük projeler yürütürken görmezden geldiği “küçük insanlar” birbirlerini hayatta tutabilmek için ilaç, gıda, moral desteği sağlayabilmek adına bir araya geliyor. Numune niyetine verdiğim örneklerin çok daha fazlasına buradan ulaşabilirsiniz. 

 

Bu sırada Türkiye’de tıbbi gerece ihtiyaç duyacak sağlık çalışanlarıyla bu gereçleri üretebilecek 3D yazıcıya sahip olan kişileri bir araya getirmeyi amaçlayan bir kolektif üretim hareketi başlatıldı. Bazı semt ve mahallelerde insanların, komşularının ihtiyaçlarını tespit edebileceği ve giderebileceği örgütlenmeler kuruluyor. Bugün yaşadığım mahalle özelinde kurulan bir dayanışma grubuna sosyal medya üzerinden katıldım. Yine internette bazı kampanya ve dayanışma girişimlerinin hesaplarına rastladım. Tüm yazıyı linklere boğmadan durduruyorum kendimi, henüz denk gelmediğim bir dayanışma faaliyetini ise yorumlarda duyurmanın tam zamanı. Siz hangi ortaklıkların parçasısınız? Yoksa kaygı içinde evde haber takip etme modundan çıkamadınız mı henüz?

 

Şimdi, daha fazlasını örgütlemek için konuşmanın, bir araya gelmenin tam zamanı. Bir araya gelmek dediysem, karantina kurallarını ihlal etmeden tabii. 

 

 

Ana görsel: Lara Baladi, Oum el Dounia, 2014

YAZARIN DİĞER YAZILARI

MEYDAN

Yİnsani Su Hakkı mı, O Ne?
İnsani Su Hakkı mı, O Ne?

Su faturalarındaki yeni “İnsani Su Hakkı” ifadesi ne anlama geliyor?

MEYDAN

YAslı Erdoğan, Türksplaining ve Kifayetli Kelime Arayışları…
Aslı Erdoğan, Türksplaining ve Kifayetli Kelime Arayışları…

"Bir Kürtün çok açık maruz kaldığı ayrımcılığa sıra arkadaşı olan Türk neden şahit olamadı ya da olmadığını iddia ediyor?"

YAZI

YHidayet Romanlarında Bulduğumuz Feminist Kırıntılar
Hidayet Romanlarında Bulduğumuz Feminist Kırıntılar

80’li ve 90’lı yıllarda kalemi keskin, sesi gür, fikirlerine katılmasak da İslamcı erkekler arasında sivrilen o kadınlardan ve romanlarından ne çok şey öğrendik...

Bir de bunlar var

Travma, Mesafe ve Mizah
Başbakanınızı Mutlu Etmenin Yolları
Pulitzer Ödüllü Fotoğrafçı Anja Niedringhaus’un Mirası

Send this to friend